4 Şubat 2019 Pazartesi

EFRUZ


EFRUZ

Bir femme fatale (kaderimin kadını, ruhumun efendisi gibi anlamlara geliyor). Esmer, yakıcı güzellikteydi. Esirgeyen, bağışlayan tanrının adlarından biriydi o; Şehrazat... Güzelliğinin acıları, -bir klişe ama- sınıfsal konumunun duvarlarına çarpa çarpa bir ıstırap melodisine, bir ağlatıya dönüşmüş, hanende bir melekti. Kartpostallarda gözlerinden yaş damlayan o güzelim çocuğu andırır, minicik, kanatlı bir şeymiş gibi bakıyordu insanlara.

Onu Denizler’de tanıdım, sahile yakın bir yerde değil, Denizler’in evinde. Deniz zaten adanın tüm erkekleriyle haşır neşir, kadınlarıyla süt liman, soğukkanlı insangillere göreyse, algoritması tuhaf biriydi. Güzelliği dillere destan ama gönlü yaşamı boyunca karalar bağlamış Efruz’u orada görmek, son derece olağandı bu yüzden. Deniz, Havva anamızsa, Efruz, Lilith gibiydi kısacası.

Yaşamım boyunca platonik aşklarla ömür geçirmiş biriyim ben, gerçeklerden korkuyor ve kaçıyorum, daha doğrucası kitabi yaşarım. Çünkü gerçek, para demek, ufukları belirsiz koşuşturma demek, hiçbir neden yokken ağlamak, merdivensiz kulelere tırmanmak, radyasyonik ortamlarda bulunmak, gece yarılarında ilaç evleri aramak, uçaktayken bir daha yeryüzüne inememe korkusu, vapurlarda bebek çığlıkları, Koçerocu bir silahın horozluğuna soyunma hevesleri ve işyerlerinde entrika takımına oyuncu seçilmekle, gölgelerin savaşına kurban edilmek ve büyük olasılıkla, sonsuz evrende, yalnız bir kez bağışlanan bir seyr-ü seferin, anlamını hiçe sayarak, bir harcı alemle geçip gitmek… Tanrıyı yadsımak belki de budur.

Belki de…

Efruz herkese hayran, herkese kurban ve herkese açık bir cennet bahçesiydi. Görür görmez aşık oldum ona. Aşk, modası geçmiş bir kalp sulfatası. Geçmişe övgü. Bağlar ve bahçelere, ortanca ve sütleğenlere özlem duyan, iki arada bir derede ömür geçirmiş talihsizlerin kalp oyuncağı ve artık kimselerin dönüp bakmadığı bir oyalanmanın sevinci ve yaralı ruhların sığınabileceği, ıssız bir dağ kulübesi…

Efruz bana yüz verdi!.. Bir evcil kedinin dağıttığı ve herkese verilen bir nazı -deyim yerindeyse-, insan niçin kendine özgü sanır, yaşamım boyunca gizini çözemediğim, biricik içgüdü işte budur. Ellerini tuttum, ayaklarına bastım, beline sarıldım, yanağını öptüm, gözlerini süzdüm gece boyunca. O da içti, içti, içti…

Yaşamı hiçbir zaman kavrayıp, anlayamadım ki demek utanç verici ama yine de içimden geçenleri söylemek zorundayım. Efruz nasıl geçirir ki günlerini, önümde giderken, telefonda her güne bir dizi sığdıran ve bugün Çukur’u izleyeceğim diyerek, özlemle, coşkuyla, sakınmasız bir hırsla kendi gayyasını kazarak, ölümüne hazırlanan bir gençliğin, o devi andıran çocuğunda olduğu gibi mi…

Efruz mutfakta, Efruz çayı getiriyor, Efruz yemeği hazırlıyor, Efruz kahve falına baktıracak zaman buldu, Efruz çocukları topladı, Efruz yatağı hazırladı, Efruz faturaları yatırmaya gitti, Efruz boşandığı adamla düşlerinde sevişti… Bir hüzün bahçesinin, bitip tükenmeyen yaprak dökümleri… Bu tip Şehrazatlar’a göz koymak, düşünüldüğünde, günahların en büyüğü, obsesif bozuklukların, fırsat düşkünlüğünün önde geleni ama Efruz’da biliyor ki, şu dünyadan yalnız gelip geçmek ne denli acı verici, herkes el ele tutuşuyor, birbirine sarılıyor sağda solda, ama o tencerenin kapağını kaldırıyor, tavanın kulpunu tutuyor, yorganı çekiştiriyor ve merdivenleri siliyor kaç yıllardır, kürek cezasına mahkum bir yeryüzü nöbetçisi gibi.

Ama her şeyi biliyor o, her şeyi biliyor ve yazgısına lanet ediyor, tanrısını da sorguluyor geceleri ve yine de şükrediyor her sabah kalkarken, bu günde yaşıyorum işte, kanserli göğsümün ağrıları dindi, genç yaşımın zamansız siyatikleri geçti ve her nasılsa bu ay faturalara param yetti. Düşlerinde ekstralardan kazanmadın mı bu paraları diyor şeytan ona, ama öyle bir şey yok ki. Efruzcuk belki de hayallerle gerçekleri birbirine karıştırıyordur öteden beri… Kim bilir, belki de afazi, paranoya, Alzheimer gibi ‘başka dünyalar’dan gelen ziyaretçileri yoldadır!..

Günün birinde, şanı edebi, namı İsmailîler’den Hatayi bir içki konağına gittik onlarla, dört kişi, Deniz, ben, Efruz ve çocuksu don juanlarımızdan biri, -devranidir belki ama- hesap o kadar yüklüydü ki, kim verdi anımsamıyorsam da, bir bölümünü ben üstlendim ne yazık ki, ne yazık ki demem şu; çene çalmaktan başka hiçbir yeteneği olmayan birinin, şirk koşarak sermayeyi üstlenmesi, dünyamızın acımasız geleneklerinden biri ve konu komşunun fermanları uyarınca da biliyorum ki; Efruz’un cüzdanına el atması demek, onun gözlerinde, bin bir gece masallarından süzülen harelerin, eşsiz ve bahtiyar bir payidarı olarak, herkese bağışlanmaz bir nimeti, hayasızca tepmek demek oluyordur. Öl ama, yapma!..

Efruz, eriyen buzullar gibi, yine içti o gün, mutfaktan çıkar çıkmaz, başka bir kimliğe bürünüyor ve farmakolojinin alkolitlerine karşı, Frankşeytansı bir bağımlılığa soyunuyor bu kadın. Gündüz insan, gece bayan bir zombi!.. Zombi çünkü; Hokus pokus diyerek kadehini kaldırıp herkesi yoluna yolladı (meğer binlerce yıl önce komünyon ayinlerinde, rahip bir parça ekmek alır ve ‘Hoc est corpus’ -bu İsa’nın bedenidir- diye haykırır ve onu İsa’nın kanı olan şarapla birlikte yiyip içmeye davet edermiş yoksulları, ama bu sözler yoksul çiftçilerin dilinde, zamanla hokus pokusa dönüşmüş) ve gecenin yarısında benimle baş başa kalmayı başardı bu Judasçı rahibe... Ben ki kitabi yaşar ve yönünü çok önceleri kaybettiği içinde pusula aramaz bir komitrajik varlık.

Barlara girip çıktık (Ne garip, insanlar dünyaya eğlenmeye gelmişler, karanlık koridorda, kuyruklu iblisler gibi geçiyorlar yanımdan, birbirinin üzerine yığılanlar özlemle kucaklanıyor, az ilerde Çıfıtlarla, ifritler, kulakları sağır eden gürültüye, öyle bir eşlik ediyorlar ki, sanki keçi ayaklı Pan’ın çocuklarıyla, erkekli dişili su perileri ve satirler ortalığı velveleye vermek için, şarap tanrısı Diyonizos’dan ödünç alınmış ve ahı gitmiş, vahı kalmış, metal ve mental yorgunluktan viran olmuş dünyamıza yollanmışlar, hah dedim göz gözü görmez karanlıkta, bir bu eksikti, Tepegöz’de geliyor işte, ama yanıldım, ürkütücü parlaklıktaki şeyi, ağzındaki tütün çıktı, kimileri ortaya salınıp, çember olmuşlar, Picasso’nun harpileri gibi, teke şarkıları eşliğinde dönüp duruyorlar, Efruz’a dedim ki, gördüğün gibi, dünya hiç değişmeyecek, o çok daha deneyimli bu yollarda tabi, halime acır gibi gözlerime baktı, tövbe ya rabbim; Acem acemiliği bu olsa gerek dedi), birkaç yer gezdik, geç saatlerde kapılardan çevrildik, sabahçı aperatifçilerde pinekledik (biri köşede, dünyamızın insan dahil tüm cangıllarıyla sentezleyip, dayattığı düzeni; hala değişebilir/değiştirebilirmiş gibi Anti Dühring’i okuyordu, yanlış duymadıysam, biride kızını, Hasan diye çağırdı), Efruz’un masalarda, uzun yollara çıkan yolcuların uyuklamasına benzer hallerine eşlik edip, elceğizini öperek, saçlarını okşayıp, merdivenlerden salınarak inerken, düşmesin diye kanatlar açıp; güneşin doğmasını bekledik…

Mutluyduk.

Çünkü bu şehrin gecelerinde herkes uyuyor ama uyumayan birileri var ki, kimdi onlar; işte onları gözetliyor, bütün gece karanlık serin yollarda, dünyayı aydınlatmaya ve orada sürüp giden gizemli yaşama, bin yıllardır eşlik etmekten usanmayan ayın rotasını izliyor (Efruz aya, hilâl kuşu dedi), birbirimize antik çağlardan kalmış bir iki solgun yıldızı gösteriyor, parıldayan asfalt yollarda, kin dolu, yorgun uyanışların, meraklı ve şaşkın bakışların eşliğinde; yüz yıllardır yinelenen, afişler ve ışıltıyla süslü, gerçekte yılgınlık ve baygınlık yayan, yıkıntılar arasında ilahiye benzer, alabildiğine ölgün ve artık motorize alaylara evrilmiş, yine de yaşam sevinciyle dolu, çalımından geçilmeyen, kibirli hırıltıları dinliyorduk.

Arabalar geçiyordu ve tan ağarıyordu artık.

Efruz’a dedim ki, gördüğün ay ve alaylar, bin yıllar önce gene böyle bir gece, Antonius ve Kleopatra’ya da eşlik etmişti, çok şanslısın. Öyle bir kahkaha attı ki, birileri ne oluyor diye başımıza üşüşecek sandım, çünkü ses karanlığın sırlarını paramparça eden bir akustikle, aya dek gidip gelmişti neredeyse… Efruz dedim, her sahne yinelensin diye yaşarız biz insanlar, Brutus’un kahredici bahtsızlığı yinelensin diye, bir kabadayı öldürülür köşe başında, minik göğsü kadehlere ölçü olan Antoinette, giyotine başını uzatırken, bir başkası delik deşik edilir yatağında, Şeyh Bedrettin asılırken Serez’in esnaf çarşısında, gene biri dikenli telleri aşmak ister ve kurşunlara yem olur öğle sıcağında, bütün insanlık hınçla, kinle yineler durur kendini ve sanki El Kindi’nin de soyundan gelirmiş gibi, sabırla…

Uzatıyorsun ama dedi Efruz, görecelidir yaşam, hayatın bin bir yüzü var ve pencerelerde birbirini göremeden, geçip gidebiliyor insanlar. Şu yaşamda sen, gördüğüm kadarıyla, -yazı kalıcıdır- sanıyorsun yalnızca, üstelik konuşuyor gibi de değilsin, okuyor o da değil yazıyor gibisin.

Anladım ki bu öykü bitmeyecekti.

Zaman değişse de, hiçbir şey değişmeyecekti, bizler, Efruz ve özlemlerimiz…

Düşündüm ki yaşam, arzunun karanlık nesnesi, -Demokles’in kılıcı gibi- sürüp gidiyor, çağlar gelip geçiyor, belki yenileniyor ama, ruhlarımız epriyor ve yalnızca insan, insanlık eskiyordu…


1 Ekim 2018 Pazartesi

FAYTON

Dünyadan ayrılalı  yüz yıllar oluyor, günahlarımın kefaretini ödemiş olmalıyım ki cennetteyim ben. Ödenmiş cezaların ve vaat edilmiş mükâfatların son durağında!.. Bilinmez belki de öyle sanıyorumdur. Şu evrende terk edilmeyen tek kuram, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, tanrının sağ koluymuş bu adam bilemedik.

Büyükadalı biri olarak fayton ulaşım aracı olarak kullanımdan kalktı mı pek merak ediyorum ama, burada bir gönül tsunamisine yakalandım öncelikle, daha doğrusu dünyada yarım kalan, bir türlü yaşayamadığım aşkın depresyonu sürüyor ve gene delirtti beni, sersem gibiyim ve çok ender görülen bir belanın pençesindeyim, tanrının bağlarında, dünyevi sendromlar başlığında toplanıyor bu tür sayrılıklar ve her zamanki gibi, her şeye gücü yeten tanrımız ilgilendi benimle -o her yerde ve her şeyde değil mi, türün öbür bireyleriyle nasılsa, benim de her zaman yanı başımda- ve dedi ki rehabilitasyona gereksinimin var hem de acilen...

Dedim ki, biz dünyada yaşadığımız travmalardan dolayı buraya düşmedik mi, üstelik iyiletim amaçlı ve de armağanlarla dolu, cennet bize çare olamayacaksa ne işimiz var burada... İyi de dedi, burada aşk yok ki, gılman ve huriler var dilediğin kadar, ama illaki aşk arayan ve onun acılarını şifa olarak gören biriysen, öbür dünyaya gitmen en uygun çözüm.

Öbür dünya dediği de 6 adet anakarası, okyanusları ve bitmeyen savaşlarıyla şu bizim; sizin dünyanız yani!.. Güldüm artık, o taraftayken bu taraf öbür dünya, bu taraftayken o taraf öbür dünya, işkillendim ben dedim tanrıya, yuh olsun dedi, çözüm be kardeşim, burada derdin varsa öbür dünya çözüm, orada derdin varsa bu dünya, ne değer bilmez şeysin sen...

Düşündüm ve dedim ki, iyi de nasıl olacak bu workshop, bu taraftan gideni hiç görmemiştik de... O taraftan geleni de görmedi buradakiler dedi. Birden aydınlandım, demek ki dünyevi günahlarımızın 'cezası ve mükâfatıyla' bilmeden karşılaşıyor ve aynı imparatorluklar dünyamızda olduğu gibi, buradaki günah ve sevaplarımızın karşılığını, öbür dünya korkusuyla ezilip büzülmeden ediniyorcasına yaşıyorduk sanki. Çok güzel, ussal ve belki de kurnazca bir yöntem bu bence!.. 

Gerçekte cezalar ve mükâfatlar somut biçimde yaşanırken, vaatler ve nice haksızlıkların diyeti ise hep öbür dünyaya havale ediliyor biliyorsunuz!.. İkisi arasındaki fark çok incelikli ama ve altta kalanların, daima üsttekileri sırtlayan lokomotif olmasının sinsice düzenlenmiş bir gerçelliğine dönüşüyor bu dünyamızda ve sürekli ne yazık ki!..

Tanrıya kızmıyorum, küseceğimde yok, çok zor işler, cennetini gördüğümde anlamıştım bunu, tanrıya yardımcı olmuyoruz biz, başıboş sürüler gibi davranmakta üstümüze yok, tanrıcıl geçinenler en zalim topluluklar  üstelik, her şey karmakarışık ve tanrı da baş edemiyor ve bambaşka  bir formül üretmeye çalıştığına birebir tanığım!.. Tanrı masum, insanlar fırsatçı bu formülasyonda yani!.. Açımlamalarımın yetersizliğini görmüyor da değilim.

Tamam dedim önerisine, ama nasıl beceriyorsun sen bunu, -korkunç derecede hoşgörülüdür kendisi- reenkarnasyon dedi, seni Verona'da aşktan sarhoş olup delirecek, çılgın bir delikanlı gibi göndereceğim oraya, büyüyünce özlemiyle yanıp tutuştuğun tsunamin,  kasırgalar ve tayfunlar arasında seni boğacak ve ama karşılığında da büyük mutluluklar yaşayacaksın. Anlaştık dedim, ama ben şu huriye tutulmuştum, kendisinde Sibel'i gördüğüm. Bilinçaltı ve sanrının oyunları evrenin her köşesinde...

Burada aşk yok, anomali yok, dehşetengiz hülyalar yok, yalnızca mutluluk var dedim sana, ama mutluluk seni katlanılmaz anlamsızlıklara sürüklüyorsa -genelde böyle oluyor- o tarafa gitmen gerek, bir denge arayışı içindeyiz biz, sevgili deneğim, başkaca bir çözüm yok diye sesini yükseltti. Umarsız gibiydi!..

Verona yerine Napoli olsa iyiydi, mandolin çalmasını biliyorum da  ben, ama gene de Büyükada'yı istiyorum, sevdiğim, büyük yaram orda kaldı, belki onu bulurum dedim. Eksikliğini duyduğum özlem uğruna!.. Orada 66. yüzyıldalar gene de sen bilirsin dedi, senin antik ve ilkel dürtülerle dolu tasımladığın aşk daha büyük facialara ve yıkıntılara neden olabilir, ruhsal yaraların ve  depresif yapın erkenden buraya dönme içgüdünü tetikleyebilir!..
...
Aradan nice yıllar geçti. Ben başıma gelenlerden söz edeyim izin verirseniz. Büyükada'da faytonlar ışıktan ve bir lazer çubuğu gibi saydamdı artık, isteseler atlar bir anda ışıltıdan başka bir şey olmayan Aya Yorgi'nin tepesine ulaşabilirlerdi, saydam insanlar, saydam faytonlara biniyor, saydam marketlerden alış veriş ediyor, saydam yiyeceklerle karın doyuruyor ve sözleri hiç duyulmadığı halde kahkahalarla gülüyor gibi yapıyorlardı. Neredeyse görünmüyorlar ve tüysü, içi dışı elyaf gibi geçişli, ipekten bir eriyik gibi, yok hükmünde varlıklardı bunlar ve deniz atı gibi parlıyordular.

Korkunç derecede sessiz bir dünyayla karşılaşmıştım ve zamanları öylesine boldu ki, momentum hızını kendileri ayarlıyor ve yaşamlarını diledikleri gibi düzenleyerek, örneğin piknikte sanki yıllarca vakit geçirebiliyorlardı, oysa bu sanal bir şeydi ve her şey bir mikro saniyeden bile kısaydı belki de, anladım ki zamana hükmedebilen ultramatik bir canavarlar dünyasıydı bu!..

Nasıl olduysa ölüm sözcüğünü ağzımdan kaçırır gibi oldum bir gün, o kadar uzun süre baktılar ki bana, dediğime bin pişman oldum, bilisiz birinden beter bir konuma düştüm sanki, sayıklayan bir insansı sanmışlardır herhalde beni ya da sekarat eşiğine gelmiş ve yokluğuna susamış bir yarıdeli... Lennie dedi biri, Lennie! Duymazlıktan geldim. Ağaçlar ışıktan, binalar ışıktan, güneş, ay, tüm yeryüzü ve gökyüzü ışıktandı, sonra anladım ki burası, gerçekte bir ütopya ve bir plantasyonun akvaryumuydu.

Ellerimizle hiç bir şey tutamıyor, kimseye dokunamıyor ama elimizi uzattığımız her şey ışıktan bir sepete giriyor, yanımıza geliyor veya midemize iniyordu. Görkemli bir yaşam biçimi vardı sanki ama bana çok yavan, ilkel, hatta komik gelmişti gene de, itici buluyordum bu tür bir yaşamı ve iğreniyordum uygarlık biçimlerinden. Olağanüstülüklerini anlatmakla bitiremem ama sıcaklık yoktu, içtenlik yoktu, rekabet yoktu, hırs yoktu ve aşk yoktu artık. İçimden dedim ki birbirinizden bu kadar korkar, nefret eder ve bir gram bile güvenmezseniz olacağı buydu, ölüme aşık, kavgacı primatlar!

...

Tanrı indinde, reenkarne olarak yaşayan bir genç olarak, Büyükada'daki aşkımla ilk kez bir markette karşılaştım, -aşk adına özlemini duyduğum mazohizm ayağıma gelmişti işte- adı Sibel'di onun, bana bakar gibi yaptı gene, sonra başını eğdi her zamanki gibi ve ben bu kez affetmedim, görüşebilir miyiz dedim. Eli elime değmeden, göz göze gelmeden ve gülümsemeden, platonik. 'Deniz Kızı' heykelinin oraya gel dedi. Bayılacak gibi oldum, bin yıllarca  sahilde hiç bir değişiklik olmamış mıydı yoksa... Yoksa Sibel'de benim gibi bir reenkarnasyon muydu, tanrıma şükreder gibi oldum o an, sayrılığıma bir umar  olsun diye; Sibel'i de buraya göndermişti belki de, yeni bir Sibel uydurup, biçmektense, vahşete eğilimli çağların, gaddarlıkla beslenmiş ruhu ve emellerine bir türlü kavuşamayan, organ yetmezliğinden mustarip ve sakatlanmış 'anomalik' bir bünye için!..

Sevişeceğimiz tuttu bir gün, yüz yüze iki aşık ve iç içe iki  kaşık gibi birbirimizin içinden geçiyor, ışık körü bir havada, uykulu gibi, bir esirin boşluğunda dönüp duruyorduk -sanki bizi gizleyen duvarlar varmış gibi!-, kahrımdan ölecektim, kendimi bir oyuncak, sanki aşağılanmış bir varlık gibi algılıyordum, sevişmek böyle mi olurdu, ama bedenlerimiz ve tasımlanmış ruhlarımız başka türlüsüne el vermiyordu ki, geçmişi anımsamasam belki bir yararı olurdu bunun, ama bir şeylerin eksikliği iliklerime kadar donduruyor ve bir inme duygusu, bütün vücuduma yayılıyordu sanki...

Sibel'de sanki motorize, düş gücüyle çalışan bir otomat gibi ayak uyduruyordu bana, aşkıma kavuşmuştum sözde ama saklamak utanca boğuyor, dayanılmaz bir aşağılık duygusuna sürüklüyor beni, korkunç derecede mutsuzdum ve bir gün Sibel'e her şeyi, umarsızlığımı ve bu aşktan belki de artık  nefret ettiğimi, dahası ayrılmak istediğimi söyleyecek kadar ileri gittim, ama gaipten gelen bir ses sanki dur dedi bana, sabret, ilkel dünyalı!..

Onların uygarlık biçimine ayak uyduramayışım imgelemdeki aşk duygularımı yok etmiş, bir niceliğe indirgemişti beni... Sibel'de duyarsız gibiydi sanki olan bitene, yalnızca uyum içindeydi belki de o, belki de yeni dünyaya ve uygarlığımıza alışmayı, post fütürizmi benimsemeyi ve saydam -yokluk sınırında- oluşumculuğu özümsemeyi bir tür yetenek gösterisiyle benden çok daha önce başarmıştır, ne bileyim. Aşka giden her yol mubah değil miydi geçmişte, hak veriyordum ona ama beni sanrılarım, dünyevi kıskançlıklarım ve ondan bir dakika bile ayrı kalamama dürtülerim her zamanki gibi perişan ediyordu. O salt benim olmalıydı ve eşi benzeri olmayan kırmızı gülüm, gizlenti dolu buyruklarım altında ezilmeliydi açıkçası. Aşk hükmetme ve yok etme duygusunun romantik varyetesi değil miydi, bir zamanların 'Ölümlüler' dünyasında!..


En sonunda kendimi tutamadım ve onu öldürmek geçti içimden açıkçası, çünkü benim değildi bu görkemli yaratık, gensel dürtülerimin kurbanı olacak bir özveriden yoksun ve çılgınlığın sınırlarını parçalayacak denli gemi azıya alabilen; tanrısal bir aşktan da habersizdi... Onu ya öldürecek ya da aşkı dilediğim, düşündüğüm veya tasımladığım gibi yaşayamayışımı kabullenemediğim için bu dünyayı terk edecektim. Kendisine taşıdığı ışık gücünün kat be kat fazlasını gizlice yüklersem sigortası atabilir ya da kendi kendine yanıp kül olabilirdi, bende eskinin özkıyımlarını anımsatan bir atakla fişimi çektiğimde ya da bin bir türlü olanak ve yöntemlerle işimi bitirdiğimde yok olabilirdim, bir intihar şarkısı eşliğinde!..

Bunlar ölüm sayılmıyor ama burada, klonlanabiliyor ve her şeye yeniden başlayabiliyorsunuz ve ceza olarak ne Sibel'i anımsıyorsunuz ne de bir tür geçmişe bağlı olarak yaşıyorsunuz artık, hatta türün öbür bireyleriyle olan manyetik -kimyevi tinsellik- bağlarınızda yok oluyor, tecritte yaşıyorsunuz sanki belirsiz bir süre... Gördüğünüz gibi sayısız bir olanaklar dünyası bu ama yaşamın tadı yok bence!..

Neyse, sözü uzatma alışkanlığı var klasik dünyanın maymunelerinde, alınmayın kendime söylüyorum bunu, ceylanlarında desem sevineceksiniz ama; oysa maymunun uscağızı geyikte olsaydı, bugün insan diye geyikleri ayakta alkışlayacaktık biz... Çatallı boynuzlarıyla heybetli bir geyiğin, kurumlu bir diktatöre özenircesine, halkını selamladığını düşünün, tuhaf bir gurur duymuyor değilim bu manzaradan, çokça da ürküyorum ama, Gaspar David'in tablolarındaki beyzadeler gibi, sanki tacı ve asası doğuştan bağışlanmış bu canlıya ve bu işte bir yanlışlık var gibi geliyor bana!.. Onu bırakın, en yakın akrabamız köpek olmalıydı diye hayıflanırım öteden beri, bakışları, tavırları, uyumu, teslimiyeti kesinlikle insanın dürtülerine benziyor, gelecek dünyalarda, cennetsiz de olabilir belki ama; bir 'Köpek Gezegeni' bekliyor bizi diye düşünüyorum açıkçası...

Sözümü bitireyim, tanrıya gizlice yalvarmaya başladım ben, cennetine geri al diye, Sibel'in egzistansiyalistçe sürüp giden saydam dünyasına alışamadım, çocukluğumun aşkına bir türlü ısınamadım, oysa tanrı başkalarına, belki bir kez bile bahşetmediği bir iyiliği bağışlamıştı bana, onu yadsıdım, gücünü alaya aldım ve beni gene gamdan kasavetten yoksun 'İrem Bağları'na alabilir misin diye yalvardım, alay ederek yaptığı iyilikle, küçümseyerek, şımarıklık ve hor gören bir utanmazlık, arsızlık ve  hodbinlikle... Hayran olduğumuz şeyi tepmek ve yemek yediğimiz çanağı devirip, dökmek alışkanlığımız geçmiyor bizim. Basitçe özeti bu Ademgillerin. Yapabileceğimiz bir şey yok!..

Ama ne yapayım, aşk geri gelmiyor, geçip giden şeylerin ne tadı, ne hedonist coşkusu bir daha yinelenmiyor. Yaşadığınız an bir daha yenilenmiyor ve tanrı bağışlamış olsa dahi, geçmişteki düş kırıklığımızı yeniden ve yaralarımızı sararak yaşamaya, hem de her şeyi ayağınızın altına sererek; gene de iflah olmuyor artık ruhlarımız ne yazık ki, yaşanmış acılar ve mutlulukların, ne telafisi ne geriye dönüşü var; ne de yinelenişi, ne yazık ki sonsuzluğa karışıyorlar ve daha da ötesidir belki ... Zeno'nun oku gibi kırılabilir ama geriye dönmüyor o...

Öyleyse şunu söyleyeyim, olmuş olanın önüne tanrı bile geçemezmiş, ben üzünçler içindeyim ve bu aşk acısı hiç bir zaman yüreğimden çekip gitmiş değil...

Ne yazık ki bu macerada, acılarıma bir şey daha eklendi sonuç da, tanrı geriye dönmemin olanağı yok dedi. Saydamsılarda kıyamet kopana değin Araf da bekleyecekmişim, ne büyük bir hata yaptım aşk uğruna, şimdi ne öbür dünyadayım ne de bu dünyadayım.

Bekliyorum yalnızca...

Gözyaşlarımla!..

KEŞİŞ


Ada da yetimhaneye doğru yürüyordum, birden pencerelerin birinde, ikiye bölünmüş bir adam belirdi. Garip olan, pencere adamla birlikte hareket ediyor gibiydi. Akşam üzeri, kararan havada, gölge oyunları kabildir diye düşündüm. O tuhaf siluet, dağından büyük bu devasa manastırın, ürkütücü keşişidir belki de!..

Düşüncelere boğuldum birden, söyleyeyim Shakespeare azılı bir gerçekçidir ve bu anlamda sıradan bir yazardır kimilerince -var böyle okurlar-, çünkü onun bütün kahramanları ya hayalettirler ya da hayalet görüyorlardır. Bu gerçeklikten başka nedir ki, hayalet görmek bir soyutlama değildir, bir durumdur çünkü, tabi bu kesinlemelerde bir görüştür, ama soyutlama nedir sezip bilenler ne anlatılmak istendiğini bilir.

'Canına kıyıp, Mississippi ırmağının kıyısında, ağzından sular taşan bakire Meryem, artık bir hayalete benziyordu' derseniz, bu bir soyutlamadır. Yazarlık zaten olan biteni çarpıtma sanatıdır. Gerçeğin kavalcıları yinelemenin cambazlarıdır ve hiç bir işe yaramazlar. Avutmak ve avunmaktan başka... Ne ki çarpıtma yeni varyantlara ve çıkmazlara sürükleyip, yoldan sapmadığı sürece, hiç bir yararı da olamaz. Bir gizem barındırmayan şey, şiirde olamaz örneğin, 'Şu mayıs sabahında, baharsı renkler, sanki içimde koşuşuyor gibiydi' demelidir, düşlerin prens/es/leri hiç yoksa...

Doğrucası, Shakespeare -gerçekten gerçekçiyse- çalı bülbülü bile değildir. Aynı nakaratın savruk düşlerle dolu bezirganıdır bu tür yazın erleri!.. Adına biçemde desen, tek bir şiir yazdı yaşamı boyunca da desen, tek boyutluysa bu insanlar, yazın statükosunun, tamponu ve takozu işlevi gören anlak içi kumarbazlarıdır ve oyunu kurallarına göre oynamaktan haz alırlar, alkışlar kimileri için, yazın sanatının kişisel trajedisinden önce gelir, statik yaşam şövalyeliği gibisi yoktur onlar için, oysa Globe'un oyun yazarının, öncelikle kendisinin kozmirajik olması gerekirdi. Neden, genel kanı şudur ve dile getirilmese de yazının gizli kurallarındandır, kendi Gargantua'sını yaşamayan birinin kaleme aldığı trajediden, değil Oblomov, tanrı bile kuşku duyabilir!.. Salieri, Mozart kadar içten olabilseydi eğer, tanrı katında yer değiştirmiş olurlardı!.. Sanatın dolambaçlarında, saraylarda cirit atarak, bakir kırlar ve evrensi yoksullukları, ne denli dile getirebilirsin ki...

Neyse, bu terk edilmiş yetimhanede cinler periler var deseler insanlar inanmaya hazırdır zaten. Bütün hayaletler, drakullar, umacılar, tanrılar, melekler, şeytanlar, tapınaklar ve katakomplar bizim içimizdedir. Ama korkacak bir şey yoktur, biz nasıl varsak alt tarafı, onlarda vardır.

Tahtından düşmüş bu karasaray, kendisi yetim bu İsevi ocağının, bir peri masalı yoktur ama; yazık, bir söylenceden yoksun olup, yıkılmaya yüz tutması, doğallıkla olağan şey. Adı üstünde yetim bu yapı, azılı bir yoksunluğun içinde çırpınıyor ve onu mesellerle, hurafelerle, söylencelerle süslemekten kaçınmış dünyalılar. Sizi sevecek olan kişi, dünya yıkılsa, gene sizin gibi biridir. Bu yaklaşım hem soycul, hem de hakkaniyete daha uygundur. Yetimhane üzerinde umarsızca, düşünce egzersizi yapmaya kalkışmamışsa insanlar, bu onların dünyevi varlıklardan başka bir şey olmadığını gösterir, deselerdi ki bu manastırın tanrısı, o güne dek hiç görmediğimiz, düşlenmedik bir şeydi ve geceleri koridorlarda at gibi şaha kalkıyor, pencerelerden sarkıyor ve ada halkından bir korteks cinsiyetine sahip olamayanları, Satürn'ün evladı gibi yemeye kalkışıyor, Kimera gibi parçalıyordu; bütün dünya ziyarete gelirdi o an bu karanlık manastırı!.. Ülkenin cari açığı da bir gecede kapanırdı inanın!.. Masalların yararı yalnızca budur, aç ruhları gerçekten doyururlar!..

Adaya sonbahar geldi...

Arı kuşları hâlâ kurig kurig diye ötüşüyor, ada sevdalıları -soyutlamalar kesin midir ki- arı kuşlarının sonbaharda bile seslerini, ötüşlerini duyuyorsa, onu kutsamak ve ilanı aşkta bulunmak için yeterli neden herhalde vardır. Düşler ve düşünceler üzerinde, havanda su dövecek bir tanrı kulu kalmasa bile şu topraklarda!..

Dünyada nereye gitsek yalnızlık peşimizi bırakmayacak biliyorum, benliğin savaşları, Lidyalının krizleri, kısa mesafe koşularında kimin daha bilgiye aç, kimin şefaat ya resulullah diyerek elekten geçirildiği belli değil ki... Gene de, herkes Shakespeare bu ada da inanın, sallanan mızrak yani, kenara çekilmezsen delip geçebilir, kör hançerleri, süngüleri, kasaturaları. Sallanan Mızrağı eleştirecek oldum bir gün; eşine boş ol demek gibi, Medusalığa soyunmak cesaretini gösterebilmiş ve kutsanmış bir nisa, sattığı incik boncuk tablasının altından bir kitap çıkardı ve onun tiratlarını okumaya başladı, hemen önlemimi aldım, bu o kadar büyük bir oyun yazarıdır ki dedim, tabi oyun sözcüğünü ekleyip, salt -yazar- demeyince uyuz oldu birden, oyun diye eklenti bir baraka uydurmam haliyle tilt etti onu ve ama duymazlıktan geldi ve ben sürdürdüm; Zağanos Paşa sokağında aradan yüz yıllar geçse bile, mızrağa aşık ve kahramanları gibi entrikacı bir Şekspiryen'in tablasının altından; onun kutsevi, incik boncuklarla dolu İncillerinden birini çıkarması ve gizli gizli okuması kadar, taharetsiz biçimde insan eline düşecek denlide tomarlaşmış ve kitabi bir vaveylaya dönüşmüştür, onun çığlık ve düş kırıklıkları dedim, hatta daha uzun bir tirat attım ve kadıncağız, kötü niyetli hayırseverlere herkesin reva gösterdiği ve cömertçe sunabildiği tepkiyi hemencecik gösterdi ve 'elbette efendim' dedi!..

Şunu bilmek gerekir ki, sözcüklerde bir silah, selamsız geçmenin, yan gözle bakmanın, görmezden gelmenin, avam dünyanın, vulgerliğin enflasyonist baskılarında, tapınılacak silahlara dönüşmesinde, en ufak bir sakıncanın olmayışı gibi; insanlarla bir türlü aynı demir yolunda seyredemeyişimden, gözlerimin bazen nemlendiği oluyordur ama henüz göz yaşı dökmedim, adanın fan fin fonlarıyla dolu bu düşler dünyasında...

Gözyaşı için daha soylu gerekçelerim olmalı. Diyojenimsi yansılama becerisi gibi örneğin, ağlıyorum evet ama kendim için değil, sizin için, yok hepimiz için ağlıyorum filan feşmekan; ey benim nazenin dostlarım diyebilecek seviyeye gelmedim henüz. Tanrı taksiratımı affetsin!.. Özlemlerimizi gidermeden, kozmosun balballarından birini elimize alıp, evrenlerden bir evcik beğeneceğimiz gün gelebilir, kapımız çalınabilir. Anahtara bile gerek duymaz onlar, zili bile çalmazlar, birden baş ucumuzda belirirler inanın. Topal Halit'in özdeyişidir bu, ben uydurmadım.

Yaşamak güzeldir gene de; neden siz düşman olasınız diye, ruh mürekkebimi harcayayım ki, pen turist olayım durduk yere!.. Yaşamak güzel, güz'ellerim, çıkın kayalıklara, yazgılarınızın kadehi elinizde, haykırın tanrınıza hiç çekinmeden, 'Tanrım beni neden bıraktın' diye, ertesi gün bir esenlik, bir muştu kapınızı çalacaktır kesinlikle, çarmıha benzer, deneyin ve benceğizi  arayın, bulamazsanız üzülmeyin, biliyorum ki haklıyımdır, büyük olasılıkla tabi!.. Kesinlemeler, tatlı bir dille söylenmeli, ipek gibi yaklaşmalıdır, keskin taratorlara!.. Çünkü her şey unutuluyor bu dünyada, bundan daha güzel bir eziyet ve daha enteresan bir zulm'et türü bulunabilir mi dostlarım, tanrımızı tebrikler ediyorum, kutluyorum onu ben, bizim gibi yalnız akıllı, yalnız kurnaz veya yalnız kara sevdalı değil o, her numara var ve pantolon uymadıysa gömlek verebiliyorlar!..

Sonbahar dedim ya, begonviller hâlâ açıyor, dünyanın en güzel çiçeği inanın, ama dikenlidir dikkat etmeli; bu şu demek kanımca, çabanız olmadan hiç bir şeye ulaşamazsınız, ulaşsanız avcunuzdan kaçıracaksınızdır kesinlikle, yani e=mc2 sarf etmeden ne doruklara çıkabilirsiniz şu ölümlü dünyada, ne kalabalıkların lanetleri altında, yerin dibine girebilirsiniz. İkincisi ilkinden daha büyük başarıdır unutmayın, tarihe bakın örneğin, İsa Efendimizi düşünün, hem yetim, hem öksüz, hem masum, hem mahzun yahu bu adam, dört dörtlük, biricik ve savaşta ağzı burnu kan içinde kalan peygamberinizi düşünün, sırtına basılarak ata binilen hükümdarlarınızı, kitapları yakarak ısınan doğunun Hülagüsü ve batının Vulgatacı keşişlerini, kuzeyli barbarlarını ve kemiklerini ak babaların sıyırdığı Hypatiaları, leydi Godivaları, Che Guevaraları, hepsi rüsvaylığın doruğuna vardılar, açlıklarını lanet ve iştihayla kan kusarak doyurdular ve gene de, ben sizin babanızım diyecek kadar dişlerini sıktılar ve korkusuzca kolezyuma çıktılar ve Karakalla'nın baş parmağı dahi inmeden ve güneş devrilmeden meydandan çekildiler de, insanlar gene de rahmetle uyluklarından kaval yaptılar ve yalnızca tarih sayfaları affedip, unutmadı onları ve mürekkeplerini güzelceğizim dediklerine ayırarak, işte tanrının sevgili kulları diye kutsadılar!..

Bir şey diyeyim mi, tarih çil çil altınlarıyla yatıp kalkan, hiç bir deyyus-u ekberi koynuna alacak kadar, alçak bir tapınak fahişeliğine soyunmamıştır, kim bilir bu da belki bir umut ışığıdır iki ayaklı, nobran suratlı, orman şempanzelerinin kılavuzları için, tanrıdan ümit kesilmez diyorum ben, hepimiz gibi, ümit kesilmez, neden; kozmosumuz da kıyamete kadar geçen süre, kapının ziline basmaya kalkmak için, adımımızı atmak gerektiğini düşünmeye kalkıştığımız zamancık kadar kısadır dostlarım.

Sabredin, çünkü yüz milyar yıldır sabrediyor tanrımız, arızalı aksamı bulmak için, etolünü giyip arabanın altına yattı ve vidaların hangisinin yalabıklaştığını arayıp duruyor, yıldızlar yollarını yineledikçe ve Robin Hood ormanlarında bülbüller öttükçe, bakın ayıp ettim gene, ormanlar derken Toroslar veya Meke dağındakiler gibi filan demeliydim, insan görmediği ormanlara sevdalanıp adını anacak kadar düş hırsızlığına soyunmamalı, el alemin ne olduğu belirsiz, hatta görüp bilmediği granit yığınlarına, ruhlarından tasmalı, firavun kedileri gibi iman etmemelidir.  Çünkü canavarları kim bilir nasıldır onların, önlemi elden bırakmamak gerekir, ne bileyim ben!..

Ha dünya malı dünyada kalır diyerek, münafıklık yapan altın postçularda, hala ellerine ne geçti diye riyalar içinde yüzüp, bitcoinlerini stok ederek, ellerini avuşturup, çalgılı çengili düğünlerde, tanrılarına meydan okuyarak ve sonunda en güzel mezarları satın alarak bahtiyar oldular evet, o kadar da değil... A. Yıldız. Doğum; 1958. Ölüm; Yatay S. Tarihe geçmekten belki de iyidir, Astor gezegeninden güvence mi alıyorsunuz yahu, bizim herzelerimiz daha iyi, daha kutsaldır diye, garanti belgesi ha!..

Her şeyi tanrı bilir, elçisi melekler söyler, ulağı kaleme alır ve şeytan edite ettikten sonra, papirüsler piyasaya sürülür ve sizler okuyarak, eni sonu bir karar verirsiniz artık, işler karışır üstelik gene de, ama dedim size, bu hengame öyle eğlencelidir ki, tanrı kıyameti bile sürekli erteliyor inanın, nükleer güçlerini de armağan etti bize, Einstein amcanızla, Curie teyzeniz, saç saça, baş başa kavga etmeden, çoktan patentlerini alıp paylaştılar!..

Düşünüyorum da dünya kadar eğlenceli, serkeşlik veren bir yer yok, beddualarla tanrının günahını alıyoruz biz, tanrı amca her şeyi sana borçluyuz inan, bizlere bakma sen, hadi bir ortaya çık da kalçalarını çevir kasnak gibi, darbukayla bendir tıkırdatmasını biliyorum ben, kimselere söylemeyeceğim ama ve Susan Jimenez gibi olağanüstü biçimde kıvrak ve vallahi doğurgan kalçaların, gözleri kör edecek ve tanrıcığım gökte o gün iki güneş göründü, biri senin parlak basenlerin, ikincisi sağrıların diyeceğim... Ama diyemedim, çünkü adam, ne bileyim sakallı biri gibiydi, bir Satyr ya da Kentaur yahu bu diyecek kadarda; Diyonizos şırası içmiş ve kendimden geçmiş değilim candaşlarım!..

Kim bu; tanrının sevgili kulu, dedik ya kimileri için, nerde demiştik, unuttum elbette, bu hurufatın içinde!.. Barış için savaştı, savaş için barıştı, yedi içti, yan geldi yattı, çaldı çırptı oynadı, horon tepti, şnav çekti, goncasını değişti, akıl fikir verdi ve gitti. Kokusu bile kalmadı geride, bu denli günahsız bir insanı, yedi kere kurulup, yedi kere yıkılan cihannüma bile görmemiştir belki de!.. İnsan türleri ne sonsuz ve tanrımız; çeşnisi ne bol bir ahçı yahu!..

Ey Nasıralılar, ada öyle ilginç bir yer ki, mayısta peyda olan mimozalara benzeyen çiçekler var hâlâ, yollarını şaşırmış bu sarı çılgınlıklar, duvarlara tırmanarak yollara sarkıyorlar dünyayı görmek için, belki de bir tür mimozadır ya da ikizi vardır bu çiçeklerin bilemeyiz ki, güz mimozası, ay mimozası, göl mimozası, köşk mimozası, meşk mimozası her konuda olağanüstü güzellikte adlar yaratıyor insanlar, ağzınız açık kalır, yahu bunlar mevsimlik çiçek değil miydi bile diyemezsiniz utancınızdan!.. Ama ben gene de çiçek adlarından Aşık Merdiveni'ni severim, çünkü aşkın gönül hırsızlığı olduğunu ve tutsak edilecek ruhların, çalınacak kalplerin kalpazanlığı, pardon çöpçatanlığı olduğunu saflara açıkça ima ediyordur, ama şu dünya da, aşktan başka iç titreten başka bir şey olmadığını da kim biliyor ki... Aşk tanrının bile tutkusu işte, aşk uğruna yarattı bu dünyayı, şimdi ipin ucunu kaçırmamaya çalışıyor zavallı, ama Nietzsche, tanrı öldü deyip kendisi ölünce, dediğine pişman olmuş; zavallı dedim tanrıya evet, ama korkacak bir şeyim yok benim, tanrı zavallıysa, esamisi bile okunmaz kulunun!..

Pencerelerin birinde ikiye bölünmüş bir adam görmüştüm, öyle demiştim evet, yaklaştım iyice ve gerçekten varmış öyle biri, meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan dizesi gibi, adanın meçhulden gelmiş ya da gökten inmiş keşişlerinden biridir sanırım, iyi koku alırım ben. Böyle durumlarda her iki tarafta çekinir birbirinden, gözdağı korkudan kaynaklanır gerçekte, ben doğal korkuların tutsak aldığı biriyim zaten, bu ekstrası olacak ne yazık ki. Adam geri çekilir gibi yaptı beni görünce, gene çıktı ortaya, gene çekildi derken...

Cesaret neden korkacağını bilmekmiş düsturunu anımsayıp, akineton yutmuş bir mecnun gibi, adama en son sormam gereken soruyu sordum aniden, bu tür sorular sorma merakımdan değil; anasız babasız büyüyenler, dünya yoksulları, inanç kurbanları, hayatın oyunları gibi kavramlar; bu terk edilmiş mezbeleyi, adı insanı acılara gark eden, bu yalnızca tahtaları kalmış ibadethaneyi, kapkara yetimhaneyi görünce kafama üşüştü sanıyorum soru!..

Meczuba da acınmışımdır belki de, adam terk edilmiş yazıkhanede korkusuzca yaşamak şöyle dursun, ne yiyip ne içiyordu ki, belki de Mikaillerden biri getiriyordur nimet bohçasını, her neyse, bütün bunların olanaksızlığı beni huzursuz etmedi değil ve sırf bu yüzden, adama inat çekinmeden sordum soruyu; belki de bu hallere düşüren, tanrın değil mi seni der gibi birden;

Tanrıya inanıyor musun sen dedim!..

İnsanları küçümseriz, sanki her şeyi biz biliyormuşuz gibi. Özellikle bir meczup bu konulardan ne anlar diye düşündüğümüz olur, onun derdi, bir bardak çay, bir sigara ve yarım ekmek içine sıkıştırılmış, Rodrigo'nun gitar konçertosundan başka bir şey değil ki!.. Ama bazıları size öyle şeyler söyler ki, bu sorular karşısında, hemen not alırım ve sayısız öykü çıkar bu salvolardan.

Adam son derece bilinçli biriymiş, dediki sakince ve derinlerde ağır ol da molla desinler gibi; Gerçekte dedi tanrı, ruhumuzun değil, bedenimizin bir mimarı ve onun külliyen bir parçasıdır, ama neden ruhumuzda ararız biz onu, inanmak zorunda değiliz ona; bu ikilem yüzünden, çünkü ruhun özgür olmasıdır tanrıyı var eden, eğer ruhu özgür bırakmasaydı o, kendini yadsımış olurdu, örneğin salt kendisini kopyalayan; bir yaratılmış ya da üretilmiş bir tözün varlığından söz edemeyiz, o zaten vardır, varoluş bağımsızlık demektir, öncesiz ve sonrasızdır o, başkacadır ve görülmemiştir ve bir yineleme de olamaz, bu yüzden ürettiğimiz birebir kendisi olan değil, ayrıksılık barındırabilen ve başkaca bir nen, başkaca bir töz olabilendir. Eğer tanrı kendini kopyalamış olsaydı bizim adımıza, onun bir varlığa can verdiğinden söz edemezdik ve bundandır büyük bir olasılıksızlıkla o, yaratma, var etme uğruna; insan diyebildiğimiz, o kutsal varlığı, o sonsuz özgürlüğü bağışladı evrene ve salt kendisini, bir tanrı olarak duyumsayabilme, bir yaratan olarak kutsayabilme uğruna...  Eğer o, kendisinin birbiçim kopyasını türetip yaratsaydı evren adına, bir yaratıcı olamazdı, sayılamazdı daha doğrusu, yaratmanın değişkesiz ve tanrısal kuralı; biricikliktir ve eşi ve benzeri olmayan olabilir ancak o... Biz tanrısal olabiliriz bu yüzden, ama tanrının birbiçim sureti olamayız, çünkü yarattım diyebilmek için yinelemedim diyebilmek gerekir, ama gene de tanrı ile, o -varlıkların en özgürü- arasındaki bağ, simbiyoz bir yaşamdır ve bizimde bir deney olduğumuzun kaçınılmazlıkla kanıtı ve kabulüdür artık, kopya olsaydık bir akıl ve bir eylem evreninin varlıkları arasında kabul göremezdik, onun için insan bağımsız ve yaratıcı bir ruhun, aşkınlık peşinde koşan bir doğacıllığın ve evrende kendini arayan bir varlığın, tanrısının dışında; tanrısal bir bedene sığınmış görüngüsüdür, o gerçekten vardır bu yüzden ve varlığından ancak böylece söz edebiliriz ve ama o eni sonu kendi varlığından kurtulacak ve bir başka tanrı olacaktır, emel denizleriyle yoğrulmuş kozmosumuzun, kaotik canlısı insanın ve insanlığımızın biricik ereği budur ve biz bunun için varız ve bu düşüncelere ve bu tür bir eylemselliğe yaklaşmak uğrunadır tüm çabalarımız, bundan ötürü, Musa onun sevgili kulu, İsa oğlu ve Muhammet'se onun son elçisidir der dururuz, düşüncenin okyanuslarında sürgit limanlar beğenir, fırtınaya tutuluruz diye son noktayı koydu ve tefekküre dalmışlardan her meczup gibi üst perdeden; çokta kafanı yorma bu konulara diyerek durdu. Ayrılırken, illaki 'Kendine iyi bak' diyen herifler gibi!..

Sonra şöyle düşündüm -ama bugün düşünüyorum bunları-, bu adam gerçekte benim tutsağımdı ve hep benim istediğim, özlediğim ya da gereksinimini duyduğum yanıtları verecekti. Yoksa nasıl öykü çıkaracaktım ki bu düşsel olaydan, adam delice bir şeyler söylese, buraya aktaramayabilirdim örneğin, uyumsuz, ilgisiz şeyler söyleyip, hiç bir düşünce kırıntısı olmayan şeyleri ileri sürebilirdim de, ne bileyim, onun için benim tutsağım diyorum.

Sonuçta onun dediğiyle, benim arayıp, bel bağlamaya kalkıştığım düşüncelerin sentezi olan bitenler... Bu tür meczuplar insanı kolaylıkla mat edebilir ama, deneyimlerimden biliyorum. Onlar benim üstadım, bilgi ağacım ve meccani yol arkadaşlarımdır yani...

İki bacaklı adem cemiyetlerinin, yazın adını verdiği yeşil bataklıklarda, uzun uzadıya bir odayı anlatan romancılar vardır. Prospektüsçü Proust lafı uzatmakla meşhur biri örneğin, ama bazı okurlar da bu konuda çok bıçkındır, yahu odaya girmeyeceğim be kardeşim -olanaksız zaten!- neden bu kadar uzatıyorsun derler, haklı olabilirler ama her sağır satıcının bir kör alıcısı vardır bu dünyada. Bilemem!..

Birde şu var, pejmürde görünümlü, gölgelerin keşişini, yani pencerenin birinde ikiye bölünmüş gibi gördüğüm adamı anlatırken (ha unutmadan söyleyeyim adam pencerenin diğer kanadındaki görüntüsü yüzünden bölünmüş gibi gelmiş bana), amansız diyaloglarla süslesem veya tiksindirici şeylerle betimlesem, kimi okurlar için bu da beyhude bir cavalacivozluk olur. Neden, çünkü ikiye bölünmüş keşişte, uzun uzun anlatılan oda da, yazanın kendisidir ne yazık ki, yazanın diyorum, yazarım diyemeyecek kadar korkak ve güvensiz biriyim ben, gülmeyin ya da hayıflanıp acımayın melalime, bunun nedeni çok değişik, yaşamdan kaynaklanmıyor yani, okuyan filanda yok, hiç biri değil, vallahi okuduğum kitaplar beni delirtip, korkak yapıyor, gün geçmesin ki görkemli bir novella okumayayım, dizlerimin bağı çözülüyor, böyle yazamadığıma göre, değil yazar, okur bile değilim, olamam, gördünüz mü, ettiğim laf eni sonu sizi buldu sonunda!.. Buldu da benim yazma hevesimin kökünde çalmak vardır, ama çaldığım şeyi boyarım, kulpunu uskurundan çıkarır ağzına takarım, bir keresinde çaldığım malın sahibine, gözü önünde istavroz çıkarıp, la havle çekerek bu miri mal senindir, affeyle ben denizsizi ve al tepe tepe kullan dedim, adamcık yüzüme baktı şamakona bak der gibi, bunu bana layık görüyorsun ha dedi, başka bir şey demedi, buda çalmayı meşru kılan yollardan biri oldu zamanla tabi. Biride mülkiyet hırsızlıktır zaten cahilperi dedi, kimden ç/aldıysan ona ver demek, hırsızın hırsıza ikramıdır bidayette, bazen lafın altında kalmak mutluluk veriyor, kuş dilinden anlar Süleyman'a!..

Neyse,

Entelektüel Fransızlar Hugo'yu bilmiyorlar, H.R.G'ın Gulyabani'sinden kaç kişi haberdarsa, Notre Dame'ın Kamburu'nu da o kadar kişi biliyor ya da ilgileniyor Fransa'da ve sizi Hugo adlı bilgisayar oyunundan söz ediyor sanıyorlar, bu bir gözlem ama, gene de Hugo vasat biri gerçekte, dönem yazarı ya da ahir zamanının ecinnisi gibi. Her zaman modası geçiyordur bu tür meşrufatçılığın. Az önce İsmet Tarık söyledi, Tarkovski'nin özelliği yüz yıllar sonra bile filminin ilgi çekebileceği, izleneceğidir diye!.. Katılırım kesinlikle, bir şeyi bilmeyenler, bilenlerden fazlaysa o şey iyidir ruhibebelerim. Hugo gerçekten sıradan ama, yani demode ve hadi diyelim gotik yazının popülist diye niteleyebileceğimiz bir şubedarı olsun. Birazda vulger romantik!.. Bu vulgerin Vulgata'yla bir bağı olmasın!..

Neyse ama, bize Hugo'yu öyle bir tanıttılar ki, tıpkı siyah beyaz televizyonu ülkeye doldurup duygu sömürüsü bittikten sonra, renkliyi sunmaları gibi, kabahat kimde peki, sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum!..

Keşişi geride bırakıp gidiyordum ki, densizlik yapıp, adamda mezomorto bir hal varmış gibi, ölüm için ne düşünüyorsun dedim, sorumu beklermiş gibi hiç çekinmeden, kıskançlık diye yanıtladı!.. Hiç bir şey anlamadığımız halde, bazen bir konuya ilişkin ileri sürülen, ilgisiz her sözcüğü anlamış gibi yaparız, tıpkı bunun gibi, kıskançlığın ölümle bağıntısı olabilirmiş gibi, dediğini derinden kavramış gibi yaptım ve dedim ki, cennet ve cehennemin gerçekliğinden emin olabilseydik, ölüm korkusu yaşamazdık. Birden dünyevi boyutlar kategoryenliğinin sıradan bir mudisi gibi, bir düşünce atmıştım işte ortaya, keşiş sıkılır gibi oldu, ama nedense belli etmedi durumunu... Ölüm dedi gerçekte, yaşamı kıskananların düştüğü boşluğa verdikleri addır, bizden başka ölüm için ağıt yakan ya da düşüncenin kovuklarında boğulan bir varlık yok, ölüm neden korkutucu olsun ki, yaşam da korkutucu, korku çemberinden bakarsan, her şey dehşet veriyor şu dünyada...

Ölüm bir formdan, bir kozadan çıkış; annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz, ilahi komedya işte bu, ölüm evrenin bir tür doğumsaması belki de, ölümün bir tür doğum olmadığını nasıl bilebiliriz, her yerde olmak, tek bir yerde olmaktan yeğdir belki de, gene de kişinin öz düşüncesi her şeyden önemlidir, her insan bir dünya değil mi, ölüm de ölebilir diyebiliriz bir gün, kıskançlık ilginç bir kavram, kıskançlık yenebilir bir gün ölümü, belki de...

Zorbalar sevilmeseydi mezarlar çiçeklerle dolu olur muydu dedim keşişe, konuyu değiştirerek savruklaştım, istakoz gerici, yengeç günoğulcudur denizlerde, bir gün oralar yurtlağımız olacak. Afrika sömürülmekten kurtulacak. Biz Türkçeyi çevirilerden öğreniyoruz, çeviriler daha derin, daha düşsel ve daha kozmik, başka dünyalara açıldıkça şaşkınlığa uğramamız kaçınılmaz.

Bir düşünür bile, insanlık için derin, anlaşılmaz, hatta sonsuz analizlere girişebilir, kaotik ideoloji yığınlarıyla bir çöplüktür insanlık tarihi, analizci bir bilge, köpeğini okşarken alabildiğine yalınlaşıp, sadeleşir ve bir kaç aforizmayla, özdeyişe indirger köpekle insanın ilişkisini, oysa sevgi, barış, kozmos, yaratılış, aşk ve ölüm varyantlarını bizlerin, öylesine kaotik ve anlaşılmaz sözcüklerle dile getirirler ki, aynı bilgenin, insanla ve insan toplumlarıyla -köpekle insan ilişkisinin dışında- bu denli kaygan, değişken, zorbaca, bitip tükenmez ve çözümsüz algoritmalara sığınması, onun düşünceleri ve ileri sürmeleri karşısında; kuşkuya sürükler artık insanı, dahası onun art niyetli olduğunu düşünebiliriz neredeyse...

Köpekle ilişkisini bir kaç tümce ve satıra indirgeyen bilir kişi, insanın insanla ilişkisine gelince, kırk dereden su getiriyor. Öyleyse, vahşet ve barış sendromunun baş sorumlusu ve yağmacı ruhlarımızın konkistadorları ne yazık ki onlardır diyebiliriz artık. Mezar çukuruna bırakılan bir heykel, kaidesinden uzaklaşınca nasıl anlamını yitiriyor ve başka bir kavramsallığa dönüşüyorsa, sanatta algıdır, bilimde, felsefede, varlıkta, tanrıda... Bu kavramların tuvaletin önündeki duruşları, poz verişleri ya da bir çağlayanın veya sarayın önündeki salınışları, sarsılışları birbirinden ayrıksı, çok değişken anlamlar içerir, korpüskül, Nepal istiridyesiyle, üç renkli ekmeği yiyecek ve manyetik aslanların anlamı sürekli değişecektir, konuşmanın yazmanın yerine geçebileceği çağlar yaklaşıyordur sanırım, sorunlarında sorun olabildiği günler, çünkü Breton gerçeküstücülüğü kurarken, Fransa Anadolu'yu işgal ediyordu, bütün zorlukları insan kendi kendine çıkarıyordur belki de, birine işkence eden kendini öldürüyordur derinde, yoksa köpekle bu denli iyicil ilişkiler kurabilen insanın; kendisiyle bu denli çatışık ve karmanyola olmasının olanağı yoktur ve olamazda ne yazık ki...

Neyse,

Bir şey söyleyeyim, pencerede ikiye bölünmüş gibi duran adamın gözleri, baykuşla kumrunun çiftleşmesinden doğmuş gibiydi!..

Evde, gece yarısı aynaya bakınca, kendimi, gölgelerin gücü adına, diğer yarım sanmışım demek ki, düşlere dalıp giden keşişte oymuş ne yazık ki!.. Ada insanı deli ediyor, ama iyi bir yanı da var bunun, olağan insanlardan -ki dünya böyledir belki de- ayrılıyor ve kuşkulu bir huzur, ürkütücü bir düşlem içinde yaşıyorsunuz artık, bu da iyi bir şey, anlatması güç ama, okumadan adam olmak gibi!..

Tanrı yolunu şaşırtmasın derler, ilgisi yok, insan neden yolunu şaşırır, soyunduğu işlerden, ada öyküsü yazacağım diye, bu kadar gayya kuyusuna inip debelenirsen, işte böyle saçmalarsın aziz dostum ve yazdığında leğen kemiğine, baş ağrısı olur artık!..

Bilgi bilgisizliğimizi artırır ve yazı bir umar üretmek için değil, sorunları çoğaltmak içindir.
















21 Ağustos 2018 Salı

KÖPEK

I
Yılını anımsamıyorum ama beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaşmışlardı, deniz sandalın küpeştesine ılık ılık vuruyor ve dingin görünüyordu. Aralarında ne konuştuklarını bile anlayamadım, kıyıya kadar geldiler, iner gibi yapıp benim atladığımı görünce, önce yavaşça, sonra birden hızlanarak uzaklaştılar. Bu olayın nedenini, beni neden bıraktıklarını hiç bir zaman anlayamadım. Arkalarından huysuzlanarak, kısık sesle, bir iki kere havlamaktan başka bir şey yapmış değilim. O gün kesin olarak şunu anladım, ne kadar derin bağlarınız olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacağım, adadaki günlerimi anlatacağım, burası boş bir ada, tümüyle kayalık, beni bir öğle vakti bırakıp gittiklerinde başıma neler geleceğini bilemezdim. İlk şaşkınlığım geçip, bayağı bir kuşkuya düşünce, kıyılardaki pörsük dalgaların içlerine kadar girerek uzun uzun havladım ama sonuçta bakakalmaktan başka bir şey yapamadım. Bir kez bile dönüp bakmadan, sırtlarını dönmüş gidiyorlardı... Ben de ıssız adada yalnız kalmanın verdiği özgürlükle ilk gün ay çıkana dek, delicesine koşup oynadım, özgürdüm, kayalardan sekiyor, tepelere çıkıyor, rüzgâra eşlik edip uluyarak sonsuz denize soneler söylüyordum. Ay çıkınca ön ayaklarımı uzatıp, karanlığın içinde dalıp giderek, uyumuş kalmışım. Sabah serinliğinde uyandım, güneş henüz doğmamıştı. Yaşamımda ilk kez güneşin görkemle doğuşunu, yaşamı, yalnızlığı görkünç biçimde izleyip algılayarak şaşırdım. Güneş çok uzaklarda denizin içinden, Argonotların altın postu gibi yükselerek, ortalığı öyle bir aydınlattı ki, gece kaplumbağaya benzeyen ada, güneşle tüm girinti ve çıkıntılarını, eğriliğini, büğrülüğünü, taşını toprağını, otunu, etini ortaya koyup, bir değişti ki, sanki mavi suyun ortasında, kutsal bir kabarcıkta yaşadığımı düşünmekten kendimi alamadım. Bu göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatıcı ışık oyunlarının, gerçekte ne korkunç bir gücün varlığında saklı olduğunu da böylece görüp algılamış oldum.
Sonra sabah gezintisine çıktım, adanın arka kıyılarına, oradaki terk edilmiş bir sandala doğru yolculuk yaptım, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarını düşündüm bir süre, buraya bırakılmamın ne anlamı olabilir ki dedim. Öğleye doğru adanın ortasına yürüdüm, doğal bir patikadan, adanın burcu sayılabilecek, tepedeki harabeye geldim. Taş yığınlarından bir döküntü, duvarlarını ilginç betimlerin süslediği bir yıkıktı. Orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aşağıya inerken, küçük, yeşil bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaş buldum derken, kaçmasın mı, ardından koştum, koşup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruğu kopuverdi; bu yarısı mı kertenkele, öbür yarısı mı derken otların arasına karışıverdi. Kuyruğu ise hâlâ oynuyordu, uzun süre onunla oynadımsa da, sonra birden durdu, bir iğde çöğürü gibi yol ortasında kalakaldı, üzülerek bırakmak zorunda kaldım. Aşağılara indiğimde, dünden bu yana ilk kez acıktığımı duyumsadım, bu kayalık adada yiyecek hiç bir şeyin olmamasına şaşarak, yukarıya ölü kuyruk parçasına doğru yollandım...
Tepeye yaklaşırken, garip bir gölgenin, sanki benden önce kuyruğa ulaşıp onu yediğini ve o eskil taşların ardından, aşağıya doğru süzülüverdiğini, görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeği andırır garip şey, acaba ne olabilirdi, belki ben öyle düşünüyorumdur sanısıyla üstünde durmadımsa da, kopuk kuyruğu yerinde bulamayınca ürkülerimi dağıtamadım ve aç bilâç aşağılara doğru yürüdüm. Hava oldukça sıcaktı, deniz kıyısında ayaklarımı ıslatıp zaman zaman göğsümü, sırtımı dalgalara vererek uyudum, uyandığımda gece olmuştu, sessizlik ne çok uyuturmuş meğer. Açlık ve susuzlukla duramayacağımı bilerek gene uyuklamaya çalıştım, yarı uykulu, bir tür sarhoşlukla sabahı ettim, susuzluğumu gidermek için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha çok susadığımı anlayarak bir daha yaklaşmadım. Su içeyim derken tuz yalıyordum ki çok kötücül bir durumdu. Hırsla tepelere, köşe bucak her yere uğrayarak, sararmış otların aralarına dek baktım ve sonunda yaprakların gizlediği bir yağmur birikintisinden susuzluğumu gidermeyi başarabildim...
II
Kopuk kertenkele kuyruğunu yiyen öbür köpeği göremeden ölecek miyim?.. Ben neden buradayım, beni buraya kim bıraktı!.. Adım olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algısıyla çağrıldığımı anımsar gibiyim. İlk günün buruk mutluluğundan sonra tepede birikmiş yağmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruğunu günlerce aradım, bulamadım. O harabenin bir zamanlar yapılan taştan oyma bir ‘Odeon’ olduğunu düşünüyorum. Sıraları kırık, mermerleri parçalanmış olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki önünde ‘Masalı Adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci bir kesim yaratmaya çabalamışlardır!..
Aşağıda, küf ve alglerden oluşmuş süngerimsi bir şeyi, saatlerce ağzımda geveleyerek açlığımı gidermeye çalıştım, karnımın doyduğu sanısıyla, saatlerce kendi tükürüğümü yalayıp yuttuğum için bir süre sonra dayanılmaz ağrılarla midem kazınmaya başladı ve korkunç karabasanlarla kıvrandım durdum. Mindanao yarığı gibi içimde görkünç bir yarık açıldı, saydam, ışıksı balıklar, sülfürle beslenen bakterileri, denizden getirip önüme atsalar paramparça ederim diye haykıracağım!..
Öleceğimi anlıyor ve şunu söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen yapraklar gibi, tüm yaratılmışlarda artarda düşüp yok oluyorlar. Bu doğanın değişmez bir kuralı. Neden tasalanmalı, şu dünyada erilebilen başka ne var.” İyi de, neden böylesi bir ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz yumuyoruz, dünya yurdumuz değil mi?.. Yüz kollu ırmak tanrısı, boynuzlarıyla yardım etse bana diyorum, ama bir yaratılmışın serzenişi, zaman içinde ki bir zamanı, ne ölçüde değiştirebilir ki...
‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatırım için, sözcüksüz olsun.
Deli divaneyim sana mektupsuzda,
Bak batıya, bak dağlara gör
Bak denizin maviliğine ioa aoi.
Bir an birlikte mekan ve zaman
Yalnızca kanatlardır, şaşkın düşü tutuşturan
Ve -şimdi tut soluğunu- öyle taşısınlar seni
Arasından dağların ioa aoi...’ (*)
Bu bir haykırış ama, artık yaşamak bulantıdan ibaret, baygınlık geçiriyorum, güneş, koca bir kervanı aydınlatacak ışık çanı gibi doğuyor, içinde milyonlarca öglena, kaynaşan petek kovanı, dalıp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayın yarı gölge konisinden geçmesi, bir penumbral gibi titrek kıpırdaşıyorlar. Gözlerin görmeyip, kulakların duymadığı, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadığı, sızılamayan, derinliği olmadığı için, kaçış noktasına doğru uzanan bakışa bile olur vermeyen, amansız bir sis çöküyor çevreye...
Hiç bir göze gözükmeyen, söylencelerin gölgeli mırıltılarının dolaştığı, düşsel zamanlardayım. Ne zaman denildiğinde Kral Uzziah’ın öldüğü yıl denirdi!.. Takvim yoktu. Asur kralı Asurbanibal ama belki Nabukadnezar, öyle güçlü ve kendini beğenmişti ki adına dikilen taşa şöyle yazdırmıştı: ‘Yaptıklarıma bir bak da ey kudretli umudun kırılsın.’
Uyuyan dev bir hayvanın soluk alışına benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da yazılanlar, kızılderili avcılar ve dağlardaki Yunanlılar ya da soyut bir alanı öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeşil bir çizgiyi geçen kırmızı çizgi gibi görüp değerlendirebilirim artık yaşamı. ‘Sonsuzluk dediğimiz açık uçlu bir sınırlılık, uzaysa; gerçekliğe sonsuz bir bölünme fırsatı veren şey’ Bu sanrılı halimde, sanki salt gerçeği anlıyor ve zaman unuttuğumuzdur, unutulanı zaman doldurur diye belki de boş yere kederleniyorum. Zamanda zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boşuna, belki ölüm korkusu beni böyle konuşturuyor diyorum. Fenilketonüri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrı sanan bir ağaçla ilgili şiir gibi, Sarvamangalam, doğrusu açıkça amin diyorum, çünkü yok dediğiniz şeyde; geri dönüşsüz bir yerdeyim. Beyaz; Çinliler için kedinin ve yasın rengiymiş. Şimdi her şey sonsuzca beyaz ve yalnızca akıyor, akıyorum...
III
Açlıktan ölecek gibiyim. Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsızca açık kalmış ağzımda, saldırır biçimde dişleri sırıtan, vahşi bir şeyin kafatasını bulacaklar. Bir törende ölmüşçesine, ayakları uysallıkla toprağa uzanmış, kuyruksuz, belki ilk bakışta bir çocuğa benzeyen, yapayalnız bir iskeletle karşılaşacaklar... Kaburgaların böyle dizi dizi olması, neyin düşünülerek gerçekleştiği bir evrim ki?..
Köpeğim ve ölüyorum!.. Güneş, denizden yavaş yavaş doğuyor. Ben, pörsük, uyuşmuş, yarı kapalı gözlerle güneşe bakıyorum. Yaklaşıyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarı, kızgın, çılgın ateş okyanusları... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik, ışık hızında bir akışla yuvarlanıyorum. Başka evrenler, başka canlılar, başka yurtluklar...
Bir noktaya varıyorum, yanıp sönen, altın bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum; birden patlıyor, yine sonsuz alevler, yine ateş yayılımları… Niçin? Eski güneşi içine alıp yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluş. Nasıl bir gereklilik bu... Magma denizleri içinde yüzüyorum. Ateşler içinde. Yanmadan. Bende bir ateşim…
Ateş incisi, denize atılan bir taş gibi dalga dalga büyüyüp yayılıyor, helezonlar içinde genişleyip büzülüyor; böceksi evrenler, göz biçiminde açılıp kapanan vulvalar, yıldızsı son konaklar, son yabani otlaklar, barbarlığın yuvası gökadalar, tırtıl biçiminde iç içe geçmiş tünellerden oluşan varlık konileri, şeysi, yuvarımsı, küçücük, soğuk yıldızların açılan karınlarından içeri girdiğimizde, bir başak, küremsi bir yıldız, onun içinde bir başka, onun içinde bir başka, onun içinde bir başka, sonsuz büyüğün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde açılan sonsuz büyükler, yalnız köpeklerin yaşadığı adalar, yalnız köpek krallar, köpek kraliçeler, köpek halkları...
Sayrı bir köpeğin sanrısı ne olabilirdi ki!.. Saltanat yarışları, erk kavgaları, bulldog lobileri, kedi savaşları, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler, pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaşamla alay eden kangal birlikleri, sayrı eniklerin rehabilitasyon merkezleri...
Köpekler için daha uyumlu bir yaşam biçimi tasarlanamaz mıydı diyorum! Hiç önemli değildi diyor; yaşıyor olabilmemiz, algılıyor olabilmemizden korkunç, ondan öte; ne bir şey olacak, ne de görülecek diyor. Yaşamın üstünde bir şey yok, ölüm yaşamın algılanamaz, düşünsü bir türevi, her şey yaşıyor, bütün bir evren yaşayan plazma, bütün evren düşünüyor, taşıllar, boşluk, ölüm; düşüncenin yaşayan en çılgın biçimleri, ışık; varlığın en soyut en görünür varyantı, her şeyin atası, ama onun da üstünde bir şey var ki ışığa bile yurtluktur. Boşluk, yani hiçlik, varlığın anası; en görünmez biçimidir. O olmasaydı, yani biz köpeklerin boşluk-yokluk dediği şey olmasaydı, hiç birimiz olmayacaktık. Boşluk varlığın beşiği ve gerçekten olması gereken türel bir biçimi, bir zorunluluğu; kavranılmaz, inanılmaz dememek gerekir. Düşünün ki, ‘Kuzey kutbunun kuzeyinde ne var!’ Güneşin içinde, bir köpek adaya varıyorum, köpek biçiminde bir ada, acıkıyor, susuyor, yiyor, içiyor, çiftleşiyor, doğuruyor, sonunda başka nesneler, başka adalara dönüşüyor.
Dünyada çektiği acılar, umarsızlıklar, köpek olmanın getirdiği işkenceler, insanların zulmü ve sonunda öteki köpeği göremeden, güneşe bakarken, ölüp gidiş. Duymayanlar! Sağırlar yurtluğu!.. Her şey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler! Değirmendekiler!.. İşte onların gözleri yok; kulakları yok!.. Ama her şeyi görüyor, duyuyor ve anlıyorlar...
IV
Adaya atılmış bir köpek olarak şunu düşünüyorum. Canlıların, beni buraya atan insanların, bir tanrısı yok, biz sıradanız, tanrı, sığınma duygusunun dışa vurumu!.. Tanrı kavramına ulaşmamız bir aşama belki, ama kimilerinin dediği gibi tanrı gereksiz. ‘Mercanın dallarını suya çarpışı gibi / an kendisini sarı bir uyumla gerçekleştiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüğünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kızı, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptırdığı Camiî Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiş; yalnız gerçek inananların tapınması için... Grieg’in, ‘Güz Sonatı’nda da köpek havlamalarından esinlenen bir bölüm varmış. Ravel’in, Gaspard de la Nuit adlı yapıtı bestelemesine gece kendisine saldıran bir köpek nedenmiş. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce Çeşmesi’nden gelen gürültü, su içen köpeklermiş.
Phaiaklar, masal aleminde yaşar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi bekler, müzikle sakinleşir. Golf oyunu, bir köpeğin, bir soyluyu kovalarken, çocuğuna oyuncak diye verdiği, bez topun düşmesiyle; köpeğin soyluyu bırakıp topa yönelmesi sonucu, (ve artık topa özel bir ilgi duymasından ötürü) keşfedilmiş…
1600’de bu tüylü top yerini tahta topa bıraktı. 1848’de plastik top kullanılmaya başladı. 1898’de Sumatra zamkı ile kaplı Haskell topları piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanıldı.1903’te Balat’a (plastik) sıvama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spalding, oyuklu topu golf dünyasına tanıttı. Epeyce sonrası, 1963’de sıkıştırılmış butadienden yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firması dış yüzeyi surlyn katmanlı üç parçalı topu üretti.1989’da kancasız ve dilimsiz Dolara topu kural dışı ilân edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine bilgisayarla biçim verilmiş aerodinamiği kattı. Aynı yıl, ölümsüz Spalding’den Magna topu sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nın kullanıma girmesiyle yeni bir vizyon kazandı...
Bunların yazıldığı süre içinde bir köpek acaba kaç kez havlayabilirdi… Havlayan bir köpek mutlu mu ki...
Köpek, doğan güneşi izlerken artık ölmek üzereydi ve yaşamla uzam arasında sanrılar görüyordu. Yatay uzamda, dikley duran köpek yaşıyor ve zamanı simgeliyordu. Gözleri, güneşin içine süzülmüş, güneşte yitip gittiğini düşlüyordu. Bakışları zayıflamış ve bozuk görüyle, güneş sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmişti. Güneşin sarı kızıllığı içinde başı dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino, sonsuz küçük bir algıya dönüştüğünü duyumsuyordu. Pek çok güneşler, bambaşka dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu... Yüzlerce yıl sonra; düşler içinde bir köpeğin, engin, dingin bir adada, altın bir hale içinde, ‘Kutsal Bir Güneşi’ izlediğini gördü. Bu sakin, hayranlıkla güneşi izleyen, yalnız köpeğin, tam arkasında durdu. Yakından bakınca, köpeğin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taş kesilmiş, yarı ölü, yarı diri bir bunaltıda titreyen, kendisi olduğunu anladı!..
Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaştı, tüyleri tiftikleşmiş, ölümcül durumdaki köpek, bu anı duyumsayarak, bir an geriye dönüp; sağlıklı, diri ve coşkulu biçimde kendisine yaklaşan, öteki köpeğe bakmak istedi; ama o denli halsizdi ki, uyuşmuş, canı çekilmişlikten ötürü, bir türlü başını çevirip ona bakamıyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleşip tekilleşmesi gerçeğine, olanak tanınmıyordu!..
Deniz bir canavar gibi vahşice dalgalanıyor, güneş yavaşça, dev bir küre gibi yükselip, parlıyor, öç duygusuyla kıvranan, alev yüklü bulutlar ona doğru yaklaşıyordu…
Kuduruyordu artık, belki de güneş batıyordu, uyuduğunu ve bir daha uyanamayacağını düşündü. Güneş yeniden doğdu, sabah gene oldu, değişik bir dünya, köpeklere özgü bambaşka bir cennet ‘düşlediğini’ düşledi!.. Bir sürü çocukları olmuştu, tüm familya neşeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu olabilme istenciyle düşlüyordu bunları, çoğalma arzusuyla...
Resim çizen bir köpek olamaz mıydı, kumsala bir doğru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu oluşturacaktı, ön ayağıyla kumları hafifçe kazdı ve bir doğru çizerek kumlarda oluşan hayaline baktı, çocuklarını özlediğini düşünüyordu. Köpeksi bir imge bu benimki deyip güldü.
...
Bir Flaman göğünde, bir çınar ormanının içinde, bir yaban kedisi, bir av köpeğiyle karşılaşır. Karanlığın yırtıcıları çığlıklarla eşlik ederken, vahşice boğuşurlar. Öyle ki boğuşmanın şiddetinden uzak kasabalarda, kutsal kitaplar, yüksek raflardan yerlere düşer, aynalar kırılır, duvar saatlerinin yeri değişir, masalar devrilirken; yaban kedisi yaşamı için; av köpeği ise, efendisi için dövüştüğünden, kedi kazanır, tazı kaybeder!.. Perikles’in kılıcının kabzası, o dönemde cesaret sembolü olan dağ kedisi dövmesiyle süslüydü.
‘Şimdi içine girdiğim bulut kümesi kesinlikle fırtına (oraj) bulutu değildi. Peki ya şimdi, beni elektrik yüklü bir pençeyle gırtlağımdan kavrayıp, gökyüzünün arka kapısından, hiçlik okyanusunun karanlık sonsuzluğuna fırlatmak isteyen kim ve işte ifrit geri düşerek güldü ve ben ifritle birlikte gülemedim. Ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi ve sürgit mezarın içinde yaşayan nekrofil hayvan oradan çıkıp, ifritin ayakları dibine kıvrılarak uzandı ve ısrarla, suratına baktı durdu.’
Bu ensestik öykü, okuyanla benim aramdaki trajik bir yolculuğu simülize etmektedir. Bu ‘Nonalegorik’ anlatım tarzı okuyan kişinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastırı görüntüsüyle, Eski Mısırlılar’ın kedi tanrılarına, köpek tanrısı Anubis’e; ve otobüs geldi binmek zorundayım, çünkü bir konuda kesin bir görüşümüzün olması kadar saçma bir şey yoktur...
Küçüklüğümde, Lortop diye bir köpeğimiz vardı, küçüğün büyüğü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklı, kırmızı gözlü, kısa kuyruklu, ayaklarını yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi bekler, bağlara gider gelirdi. Onunla oynadığımı anımsayamıyorum. Geceleri ona köy ekmeği (bezime) verirdim, hırsla soluklanarak yemesini düşünebiliyorum. Taş basamakların bitiminde, kapının yanındaki tahta sedirde yatardı. Bir gece gene ekmek verirken, onun şimdiye dek hiç duymadığım biçimde, hırıldadığını gördüm, durumu evdekilere aktardım, hiç unutmam; ‘Kuduracak o!’ dediler. İnsan olmayı özleyen köpeğimizi, ne sabah, ne de başka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi üzmeyen, yalnız davetsizleri uyaran, uyumlu köpeğimizdi ki, adı Lortop’du, elveda bile demeden gitti. Duyduğuma göre bazı sadık köpekler, sayrılanınca, utancından ötürü hane halkına görünmez olur, yitip giderlermiş. Bazen de ölüsü bulunurmuş, uzak dağ dönemeçlerinde, bungun ovada, bir çukurun içinde... Belki de bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde...
Köpeğimizi çok severdim, insanın sevmeye, nasıl da gereksinimi vardır. Hoşçakal bile demeden yiten köpeğin ardından, kırk yıl sonra şimdi, için için gözyaşı döküyorum. Onun ne ölüsünü bulabildik, ne de dirisini, bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde başına neler geldi, nelerle karşılaştı. Canım yavrucuğum, nasıl bir alışkanlıktır ki bu, yanımızda yaşayıp ölseydi, böyle bir özlemi belki de duymayacaktım. Ondan bir daha haber alamayışımız mutsuz edendir bizi. Erinç içinde öldüğünü bilseydim bu denli üzülmezdim. Ne ki artık, yanına bir gün bende gideceğim demekten başka, elden bir şey gelmiyor.
V
Bazen başıma gelenleri yeniden tasarlıyor ve abartısızca şöyle olduğunu düşünüyorum.
1. Gün
Buraya nasıl geldiğimi anımsamıyorum. Kumsalda epeyce baygın kaldıktan sonra uyandığımda, güneş doğuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altın tekeri, tunçtan tanrı başının savrulan yeleleri gibi yükseliyordu güneş. Bu ıssız adadaki ilk günümde adayı keşfe çıktım. Gece sandalımız battığı için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlıkta son bir çabayla karaya çıktığımı anımsıyorum. Adada yalnızca kayalar var. Benden başka canlı yok. Merakımı yendim, meğer yapayalnız bir adaya düşmüşüm. Birden içimi bir üzünç kapladı.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm, acıktığımı ve susadığımı anladım birden, yeme içme diye bir sorun var. Can havliyle yemek arıyorum. Bir akrep yakaladım ama Hamza’yı öldüren, ‘Vahşi’ kadar, vahşi olmadığım için taşların arasında kaybettim onu. Korkmaya başladım. Güneşin doğuşu ve batışı ne kadar güzel, güneşi yaşamınızda hiç izlediniz mi?.. Güneşe ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir şey yemiyorum. Ölüm, dirim salınımı. Açlığın her duyguyu yok edişi...
4.Gün
Bunaltılar, karabasanlar, kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düşler, cennet, cehennem, mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, şakadan ısırmalar, sıcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygınlık, ölüme gidip gelmeler, sonsuz boşluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler; kollarında soluk alıp vermeler, son iç çekiş köyleri, yıldızlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaşma, acı, ağlama, inilti, duyarsızlık, üzünç, her şeyden geçme, ölüm özlemi ve belki de, güneş doğarken ölüm, ölüm sanısı!.. Hep birlikte Songün’ü göremeden ölmenin acısı.
8.Gün
Sanırım öldüm. Düşümde bir Kabe devesi gözlerimde geziniyor, onu kovamıyorum, gözlerimin akını ısırıyor, yiyip bitiriyor, güçlükle bakıyorum, meğer bir çeçe sineğiymiş. Kabe devesi başını tam arkaya çevirebilen tek böcekmiş. Uzandığım yerde hareketsizim…
Meleklerin salyası, şeytanın balgamı gibi ağzım akıyor. Uzaktan karpit lambasıyla bir balıkçı yaklaşıyor, belki merakından benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü gibiyim!.. Bilemiyorum, mavi salyangozlar bana doğru yaklaşıyor, kutup yıldızından, bir flüt sesi geliyor, çocuklar tepelerde koşuyor, ıslık çalıp bağırıyorlar bana, geçmiş zamanlardaki gibi, kuzey tacından bir rüzgâr, haberci üç yıldız, üçgen, arp ve lavtalarla, çılgın kalabalıklar, oradan oraya müziği sızdırıyorlar.
Sonra üçüncü yıldızdan birinciye doğru, kırmızı başlıklı bir kız koşuyor, işte o günlerde hepimiz mutluyuz, buluttan ak bir yıldız ışığı düşüyor üzerimize, taşa ve tiz flüte...
Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karışık bu müzikte ‘Bekleyin, bir gün mutlaka geleceğim’ diye mırıldanıyorum. İşte bu benim ölüm şarkım... Artık, anıt, tabut, Transilvanya, defitizm, titanik, Galiçya ve leğen kemiğiyim. Acem zarifleri, ‘Eşter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan demişlerdi zürafa için. Karanlıkta, ovadaki tarlalarda koşan, çevik bir kerberos ki;
‘Gölgesini tutayım dedim
Bir dehlize girdi’
Fiziksel dünyada, iki eşya aynı anda aynı yeri kapsayamaz... Artık ölmüş olmam gerekiyor. Kimi zaman esinti çıkıyor, yumuşak bir hışırtı bütün bahçeyi dolaşıyor. Yaşlı bir Yunan çobanı mazurka çalıyor ve av boruları Dante ve danteladan çığlıklarla, köşe bucak geziyor. Fundalıklar arasına gizlenmiş bir orman cücesi, evrenin sonu ya da sonsuzluğu düşüncesi, usun soru sormaktaki becerisi...
Uzaysıl doğanın, evrenin sonu, başlangıcı ya da sonsuzluk adı altında öyle tufeyli bir kaygısı yoktur. Sonsuzluk; bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açı, bir ölçüt ve bir tür belirlenim ve kestirim olup dilenirse değiştirilebilir...
Köyün saracı üç gün önce Zaccar dağında bir parsla (dağ köpeği) boğuşmuş meğer. Onun için köpeklerden uzak duruyor ve ikinci kez yaşadığı içinde, artık o, ölümden korkmuyor!..
Bütün bunlar ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeğim!.. Diyesim, tüylerini yalayan, postu ağarmış bir köpek olarak, gücenmezseniz; Kaos diyecektim!..
...
(Yüzyıllardır, doğan, yaşayan ve ölen köpeklerin, bir tarihlerinin olmaması ne kötü, bu durumda, şimdiye dek tek bir köpek yaşadı denilebilir. İşte insanları, diğer yaratıklardan ayıran şey bu. Benzer şeylere üzülüp, sevinebilen canlıların, bir tarihleri olmasa da, zamanın sarmalında, insanlara koşut yaşayabilmeleri, ürkütücü ve garip!..
Bunun büyük bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. Gecenin sessizliğinde; tüm canlıların, sözgelimi köpeklerin bir tarihi, geçmişi, geleceği olduğunda, sanki sonsuz barış yeryüzüne gelecekmiş gibi bir duyguyla avunuyorum...)

(*) 1942 Arseni Tarkovski

                 BÜYÜKADA MON AMOUR         BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ               *           ETHEL (Bir Büyükada Öykü...