27 Nisan 2017 Perşembe

İZAK

 



                 


Ada'da, bir ağacın gölgesine uzanmış uyukluyordum. Birden başucumda biri belirdi ve dedi ki: Belki de  zamanda yolculuğa çıkarak, geride kalanları gözetleyen ve iyiliğimizi isteyen bir avatar uygarlığının gezegeninde yaşıyoruzdur, belki de cennet ve cehennem  atalarımızın toprakları, belki onlar anılarımızdır,  karanlıkta konuştuklarımız tanrılarımızdır belki de, şeytan içimizdeki şiddet duygusudur belki, belki de meleklerin varsayımıdır Songün'ün gelmeyişi...

Yaslandığım gövdeden doğrularak, bilinmez ki dedim, olanlara bakılırsa, sanki son iç çekişin gölgesinde yaşıyoruz.

İzak'tı bu, geldiğimden beri dostluğunu esirgemeyen tek insan, bir Musevi, adada uzun kış gecelerinde düş gördüğüm oluyor,  ama onunla konuşmalarımız, her zaman bir düşün içindeymiş gibi...

Aya Yorgi yoluna girmeyip, uzakta  terk edilmiş bir mezarlığı andıran, Zapyon okulunun harabelerine doğru saptık, adanın tek havrasında görevli saçı sakalı ağarmış biridir İzak,  herkese yardım elini uzatan, her işe koşturan bir cennetlik...

Bu topraklarda nedense, kiliseler de, havralarda, her tür tapım evi göğe doğru yükselmeyi bırakıyorlar, batıda kiliseler, katedraller göğü deliyor, neredeyse dilimiz tutuluyor onları görünce diye bir laf attım ortaya... Buraları deprem kuşağı dedi, kara kıta da öyle bir korku yok, en eski anakara oralar, boşuna Avrupa denen şehir demiyorlar, ama dedim gülerek, eğer bizi doruklara, kulelere ve burçlara hayran olacak biçimde yaratmışsa tanrı, cüce biri olmalı... Sarsıldığını belli etmedi, dünyanın altıda bir üstü de, yükseklik soyut bir kavram dedi.

Bir kaplumbağa geçti önümüzden, ilk kez görüyordum böylesini, çünkü sırtı sanki gökkuşağı gibiydi, bizi hiç umursamadan geçip gitti.

İzak'la konuşmaktan ziyade tartışır ve entelektüel bir savaşımın içinde saatlerce yürürdük. O gün olan bitenleri anlatmak istiyorum yalnızca, burası bir çiçek yurdu, bir koku kuvözü değildir,  düşüncelerin çatıştığı bir ormanlık, bir eylem çeşitlemesidir...

Paris'te bir ressamımız vardı, öğrendim ki yeryüzü konukluğu sona ermiş geçenlerde, çok severdim onu,  hiç kimseyi kopyalamadan kendi çizgisini yaratıp, üretmiş çok değerli bir ressamımız. Dünya çapında biri, değerini bilemedik klişesi geçerlidir onun için ama, değer bilmek yalnız bizim sorunumuz değil, Pollock intihar eder gibi öldü, Van Gogh delirdi, Claudel yıllarca lapede yattı, George Sand, bir erkek adı ve giysileriyle dolaştı, Aydınlanma Çağı'nda, Bastille'den çıkan yalnızca bir sanatçıydı, Marki de Sade...

Kim bilir nerede ne var, önemli olan bizim sezgilerimizin onun büyük bir sanatçı olduğunu görüp anlaması ve bir yurttaşımız olması...

 Haklısında oraya gidenler, oradan getirdiler, edebiyatı, şiiri, resmi, tüm bir sanatı dedi.

İyi de dedim, o kadar sömürge ruhu taşıyoruz ki, zafere karşın, onların milli giysileriyle masaya oturduk biz ve kaybettik, birbirini boğazlayarak paramparça olan Yugoslavya'yı narin dilimlerle, sorgusuz sualsiz içlerine aldılar ve onlar dünyaya karşı  tek vücut olabiliyorlar ve çifte standart içinde yüzüyorlar, batının esareti altında inleyen topraklar var dünyada, kurtulmak gerek. Uygarlık taklit edilmez oluşturulur.

Karşımızda tüketim çılgınlığına sürüklenmiş bir toplum var, sanki 'Atları da Vururlar' filmini izliyorlar, pahalılık umurlarında değil, alış veriş merkezlerinde ellerinde sepet, ufka doğru çılgınca koşuyorlar, bir şey üretmiyorlar. Neredeyse resim yapmasını bile bilmiyorlar, müzisyenler piyanonun büyüsüne bağlamış umutlarını, orta sınıf kızımı baleye yolluyorum diyen yapay bir benlik edinmiş, yayıncılar Rip Van Winkle'ı eşsiz bir klasikmiş gibi yayınlıyor, akademik göstergeler, alıntı bataklığından başka bir şey değil, düşlem ve eylemden eser yok, ulusal hiç bir şey yok, alize ve karayel var, böyle toplum olur mu. Bu sayrılığın iyiletimi sayılabilir bir çıkış, bir varyant yok mu...

Bir düşün içinden konuşur gibisin dedi, belki bir kaç saniye bile sürmeyen bir düş ama gün boyunca konuşacak gibisin.

Onların vesayeti altındayız sanki ve batıya bağımlı kolajyen sanatçı, fason teknokrat, mimetik akademisyen ve bütün beyaz yakalı bürokrat, maskeli balo gibi  kentlerde yuvalanmışlar, onların tüm sorunları, ele geçirdikleri ayrıcalıkları yitirme korkusudur, son çığlıklarıdır belki de bu, ama  Avrupanianizm'e yetmemektedir, kalabalıklar aldı başını gidiyor, eğer tersine bir dönüş ya da  akış olursa, Alçaklığın Evrensel Tarihi; yazgısına hükmetsin artık bu karayarın!..

Kadim adalı İzak, İshak ya da İzzet, yeryüzünün tevlit ettiği yaralar yüzünden, pek çok adı olan biri, ama o gezegenler arasında  değil, dünyamızın üstünde biri, eşsiz bir deli, bir yordam eri ve bilinç evimizden çıkıp gelen, bir sefarad usta...

Saygın İshak Kuşu pek konuşmuyor bugün, Hıristiyan Tarık olsa, Antakya'dan başlar, sözü British Museum'da sergilenen antik çalıntılara getirir, oradan galaksilere geçer, tanrılara uğrar ve ölümle kapatırdı sohbeti, bir aşk şarkısı eşliğinde.

Herkes birbirini ya küçümsüyor ya abartıyor şu dünyada, her şey olduğu gibi bırakılsa, belki de kurtulacak dünyamız, ama  bunu başaramıyoruz, sınırların kaldırılması, dillerin ortaklığı gibi primitif fantezilere bile gerek kalmayacak, genlerimizdeki şiddet dürtüsünü, motamot barbarlığı yok etmeliyiz biz, mağaralar çağının  cromagnon duygularından arınmalı, bir bizonu boğazlamış neandertalın, avın başındaki paylaşım savaşından  kurtulmalıyız, düşünün tüm alışkanlıklarımız kökte aynıdır, ama yüzeyde evrimleşmiş yalnızca ve biz buna uygarlık adını veriyoruz, silahlar değişmiş, anaerkil, ataerkile dönüşmüş, mağaralar konak olmuş, yağma ve talana kapitalizm gibi bir felsefi tütsü yayılmış ve  yıldızlara bir mızrak fırlatılmış...

Uygarlık bu mu ve ne değişti soruyorum, 'Cellat ve Kravat'ın işbirliğinden başka...

Kan değil, suyu bile dökmeden araştırmalıyız, ilmin ve bilimin öncülüğünde, sanatın hoşgörüsü ve yüklediği estet duyguların  denizinde, barışçıl şarkılar söyleyerek, sevip sevilerek, geleceğe doğru koşmalıyız.
Yunus mu söylemiş bunu dedi, sözlerin antikite ve kullanımdan düşmüş sözcüklerle dolu, hiç bir yenilik, eskimiş bir dil dağarcığının önderliğinde gerçekleştirilemez, tarihin yinelenmesine yarar bu ve sonu felaketle bitiyor ne yazık ki...

Gülümsedim, Yunus milyonlarca desem, hepimiz bir Yunusuz kalü beladan bu yana, ama hepimiz birer Darius ve hepimiz birer Sezarız aynı zamanda, geçmişten bu yana firavunlarımız ve 'Exodus'u yanağını uzatmakta gören İsalarımız ve barış adına kan dökerek savaşan, ahir zamanın Mehdisi ve demiri kesen emirle, onu bile eriten buyrukların gölgesinde, çözüm arayan 'Ya Musalar'ımız var bizim!..

Hepsi düş gören Yakup'un kırılganlığını ve küskünlüğünü taşımaktan aciz, birer kahraman, birer köle ve birer cengaver. Yalnızca düş gören Yakup, bir üst gerçekliğin peşinde, ötekiler dünya gailelerini  dünyada aramaya çıkmış ve vaatlerini yalnızca vaat etmiş birer hoplit ve ecinni ne yazık ki...
Kölecillik'ten kurtulamayan ütobist, barışı kahramanlıkta arayan zırhlı şövalye ve sevgiyi firavunun sertliğinde, druitlerin düşselliği içinde arayan, şuaralar ve bir vandallar tümeniyiz ne yazık ki...

Hepimiz birer Erikson'uz, hepimiz birer Kaligula, hepimiz birer Rosa olmuşuz ama hepimiz birer Kleopatra ve Mata Hari'yiz nasılsa...
Hiç bir şey değişmiyor teknolojik oyuncaklarımızdan başka, mızrakların yerini ışıktan kılıçlarımız, toplarımızın yerini roketten  lavlarımız, kılıçların yerini nükleer bıçaklarımız, sinsi lazerlerimiz almış bizim...

Biz ilerlemiyoruz, güneşin koronasına sokulan  ateş böceği gibi koşturuyoruz, bir kızıltının içine doğru, geldiğimiz yere doğru, ana rahminin güvenliğine sığınmak istiyoruz, kendimize güvenemiyoruz biz ve bir anomaliyiz ne yazık ki...

Tanrı ne yapsın, kurtarıcılarımız, tarih boyunca yanıp yıkılanların, ağlayanların ve haykıranların içinden çıkmış, ama hepsi dönüşerek birer Baltazar olmuş, hepsi Baltalar tapınağına sığınmışlar sonuçta... Kurtarıcıda biziz, mesih de, şeytanda, tanrı da biziz ne yazık ki...

Umudunu yitirmişsin sen dedi İzak. Sen yitirmişsin dedim ve bir Grek söylencesi anlattım ona, karamsar bir filozofun mutlu, umut dolu bir filozofunsa, karamsar ve hırçın olduğu...

Uzunca baktı, yeni bir mesih arıyorsun ve  öyleyse başa dönmeliyiz ve yeniden başlamalıyız öyle mi dedi. Umut bir tekerlemedir ve hiç eksilmez, umut yok oluşumuza ağıt yakan görkemli bir  meşale, önümüzü aydınlatan ve tehlikelerle dolu bir deniz feneri, onun varlığında sürükleniyoruz biz ve bu yüzden umudu, sonsuza dek yok etmek istiyorum ben.

Çünkü o götürüyor bizi yokluğa... Çok acımasızsın dedi, kendi derinliğini, düşlerle dolu karanlık kuyunu kutsayacak kadar kör olmuşsun sen dedi.
İsa'ya mı görünelim dedim ve Hernan Cortes kadar değilim ama diye ekledim gülmeye çalışarak. Hülâgü gibi kitapları yakmadım ben diyerek yan tarafa baktım, gözlerimden süzülen bir damla yaşı görmesin, içtenliğimi bir tansıma zannetmesin diye...

Düşüncelerime kendimi kaptırmış olabilirim ve  bayağı kederlenmiştim işte, elimde olmadan. Duyguların öne geçtiği, tinin ve düşüncelerin geride kaldığı her durumda görülebilir bu eğilim...

Şu ladine bak dedi, ne güzel etekleri var, tüm yeryüzünü kucaklar gibi, ladin mi o dedim, adada hiç görmedim de. Görmek için inanmak gerekir öncelikle, çünkü her şey soyuttur bu evrende, para, zaman, aşk, ölüm ve bizatihi evrenin kendisi...

Begonviller açınca bu karamsarlığımız geçer, ah doğru söyledin şimdi, periyoduz biz, bir iyi, bir kötü, bir üzünçler içinde, bir neşeli, nereye gittiğimiz belli tanrım, nereye gittiğimiz belli!..

Belli diyerek kırık bir sesle sarıldım İzak'a, koluma girdi o da, bu acıntının, bu mutsuz ve umutsuzlukların  ne yararı var, ölüp gidince kurtulacağız, unutulacak tüm yaşananlar. Birer birer gitmiyorlar mı...

Karamantığa baş vurursak öyle ama dedim, akyıldızı izlesek...

Güldü, politik imada mı bulunuyorsun dedi, hayır dedim, siyah beyaza, su buhara, güneş tavaya dönüşebilir bir anda, iç içeyiz biz. Birden, birlikten, her şeye ulaşabiliriz bir anda ve her şey birbirine benzer, tanrı biziz bir motto ya, şeytan kim peki, melek kim, kitap kim, hepsi biz değil miyiz...

Belki ...

Bana katılır gibi oldu. İşte o bilemediğimiz, bir türlü belirginleştiremediğimiz şeydir bizim dedim. Heisenberg evreni, kuantum saçıntısı...

Biz, gizli bir umudun müritleri gibiyiz yine de dedi. Kaçınılmazlıkla içimizde var bu ne yazık ki, ölüm bile bir umut olmuş insanlığa. Gözyaşları da dedim.

Öbür yaka bekliyor üzülenleri!..

Umudumuz, umutta nokta dedi.

Uzatmaktan sıkılmazmış gibi, nokta, ilk karanlık, başlangıç, bigbang, o küçük ve sonsuz öğe, yokluğun içine sıkışmış varlık, her şeydir nokta, bitiş değil, bir çıkış, yanıt değil sorudur o...

Biliyor musun dedim, nokta küçük bir dairedir aslında ve geometrinin tapınağında, yalnızca daire kendisini sınırlayan boşluktan içeri düşmez, diğer bütün geoitler kendisini çevreleyen çukurun içine düşer, rögar kapağının dairesel olması bu yüzdendir, düşmesin içine diye, nokta bu yüzden bir umuttur da, daire, bir labirenttir aslında, başladığı yere varan, umutta işte böyledir, başladığı nokta bittiği noktadır ne yazık ki...

Varlık, bir noktaydı önceleri, en büyük umut oydu işte dedim. Gülebiliriz mutlulukla ve umutla o zaman dedi, elimi sıkarak, Aya Yorgi'de içmeyi hak ettik.  Varacağımız son nokta, yadsıma ve boyun eğmenin iç içeliğinde haykırma ve kalabalıklara karışmadır, sürüye katılma diye absürt  bir söylentisi vardır bunun ama doğrudur da bu, genellikle dedi...

Dönüp dolaşıp, Ada'nın Kabe'si Aya Yorgi'ye gelmiştik, yokuş bitince soğuk içitlerimizle denize, Sedef adasına ve sonsuz göklere bakarken, mutluyduk ne yazık ki ve  bir coşku, bir aldanış, bir kapılma ve kutsanmış bir tapınmaydı mutluluk...

Ben bütün canlıların nitelik olarak birbirine yakın olduğunu düşünüyorum, kuzenimin bir köpeği var, gözlüyorum onu ve tüm davranışları insanlara benziyor, korkuyor, kaçıyor, saldırıyor, seviyor, seviliyor, araştırıyor, bilgiden yararlanmayı düşünüyor, bilisizlikde  yapıyor ve inanın beni öpüyor,  tüm insanlar gibi.

İnsanın farkı ne, gereksinimlerimiz göz önüne alındığında, insanın boş ya da anlamsız bir çaba içinde olduğunu ileri sürebiliriz, köpek daha yararcıl bir noktada seyrediyor, insan israf yığını ve fütursuz görünüyor...

Neni, korkunç bir biçimde boca ediyor yeryüzüne, evrenin her bir şeyini, tüketim çılgınlığı içinde, doğanın dengesine düşman, kendine düşman ve acımasız ve  çıldırtıcı ve barbariyan bir topluluk. Köpek hiç bir zaman bu tür bir eğilime yönelemez.

Deneylerini başka bir gezegende yapmalıydı, yaşamın olmadığı bir yerde, ayda örneğin,  ama hiç bir şeyi gerçekleştiremeden Songün'ün kapısını çalma olasılığı var bu canlının, her şeyden habersiz ama sezgileri ondan güçlü olan köpeğin tanrısı olacak sonunda!..

Aksi durumda, başardığını düşünelim, yaratacağı ikinci bir dünya, köpeğin kadir bilirliğinden, tutumlu, özsever ve yaşamsal sınırları asla bozmayacak tutumundan çok daha saygın ve pragmatik mi olacak...

Rasyonel bir düşüncede, köpeğin öncü olduğunu, ama insan gibi antropolojik bir sapmaya yenik düştüğünü gözlemleyebiliyorum ben, kötülük daima üstün olan taraftır, iyilik ikincildir, bakınız tarih...

İlerlemenin sanal olduğunu savunmuştuk, ama bu vampirizm oyununda, yalvaçlıkla süslü retorizmin canavarlığında ve Yusuf'un düş kıran kuyusunda, hominidlerin neye yenik düşeceğini seziyor musunuz,  karanlıkta tanrıyla konuşacak değilim ben, yanıtlamak isterim.

Kendine!...

Bu daha acı,  gülünç ve korkunç derecede trajik değil mi, tanrı buna ne diyecek olabilir ki, onu da söyleyebilirim.

Köpeğe saygı, insana ölüm!..

Paris'te Saint Michel'de Sen nehrinin kıyısında sahaflar var, az ilerde Notre Dame kilisesi, rehber demişti ki bize, her yerde bir Notre Dame vardır, bu söz uyarınca, Victor Hugo'nun Notre Dame'ı bu mu minval, soru sormuştum sahaflara, ne kadar sahaf varsa bilmiyor, sadece biri kibarca sana yardımcı olamayacağım gibi bir şey söyledi. Şundan anlatıyorum, Paris'teki ayakçı kitapçılar, Victor Hugo'yu bilmiyorlar, nedeni şu ama, biz de nasıl Abdülhak Şinasi bilinmiyorsa, onlarda evvel zamanın Hugo'sunu bilmiyorlar, işte bilginin şeyliği burada saklı, yararsız konuma düşen nen bilgi olmaktan çıkıyor gerçekte. O zaman bilgi nedir, süt sağım bilgisini gereksiz kılmaktan kurtulamayan çoban mı bilgili, Kosta Rika, Beyoğlu'nda bir kulübün adı değil miydi diyen manken mi, kuantum çalkalanması mı bilgi, yutağın zorlanmaması gerektiği mi!.. Ne demek istedim, her  insanın konusunda bilgisiz olanı var, bilgiyi gereksiz bir bohça gibi taşıyanı var, tanrıyla, bilginin ayrı düşeceği zaman var...

Bilginin tanımı yapılamaz!..

Dolayısıyla bilgi bir mülkiyettir ve esaret getirebilir.

Ilık bir yağmur yağıyordu, hepsi güzel ve aynıydı şu katedrallerin, oysa tanrı hepimize farklı davranıyor, öyleyse onun ne belli bir konutu, ne konağı ya da bir  şatosu olamayacaktır, ah işte Gaudi'nin viranesi daha ilginç, eğri büğrü ve onun kırılgan görünüşü, gerçekliği haykırıyor. Tanrının huyunu anımsatıyor onun 'Çan Evi'. Bu yüzden Gaudi bana daha yakın, çünkü eğreti duruyor ve doğuştan günahkar...

Çünkü  tanrıya güvenilemeyeceğini açıkça söylüyor, o eğreti duruş, ayrıca dilimiz tutuluyor bu sarayları görünce, yerden yüz metre yüksekteki şeyler için dilimiz tutulacaksa tanrı cüce biri olmalı...

İzak burada dayanamadı, kaç kere yineleyeceksin dedi. İnsanım ben, yinelemelerden ibaretim diye bağırdım. İnsanım,  zamanlar boyunca ve sonsuza dek!..

Gerçekte, birbirine suda boğulurken sarılanlar gibi gruplaşmış insanlar, hep oradalar, laikler ve de antilaikler, kayıtsız koşulsuz birbirini savunan Dolce Vita ve Big Brother grubu onlar, katlanamıyorum  ben, onların  havada dönen bir tekerleğe tutunur gibi ortak çığlıklar atmasına...

Eleştiri yok, bir düşünce yok, sonra kızıyorlar ve iki taraf birbirine giriyor tabi. Bir kulübe katılmamak zor ama, bir bağışa bağışlanmak, alelade ve statik bir şey bu, sürülerin gruplaşması, sürü mantığı da değil bu, yağmur yağıp, şimşek çakınca mağaraya doluşan ve Platon'un öngörüleri gibi birbiriyle çarpışan lobut ve cop merkantilisti bunlar. Kalabalık ve alabalıklar. Her ikisi de kötü, her şey kötü. Görkemli bir şey ama yine de bu, çünkü tekerlekler uçup  gitse, geriye ne kalır...

Ağzına geleni söyle, dinliyorum seni dedi İzak, bugün Ovidius'un Sığırtmaç Türküleri  gibisin!.. Bazen bilinçli tuzaklar kurar, o Vergilius'in diye atılıp, boşboğazlık yapmadım.

Ben en çok belirsiz tümcelerden korkarım. Belki olabilir de gibi, söylediklerimi birden anlamsızlaştırıp, çarpı atarım üzerlerine korkusunu, insan iyi tanır. Tarafını belli edememe fobisidir bunun adı.
Belirsizlik düşüncenin baş tacıdır gerçeklikte, konuşmanın, bir düşünce üretmenin baş tacı. Gerçeklikte, bilisiz biri kesinlemelerle konuşur, belirsizlik ermiş işi ve bir ikilem, bir ilkelemdir ne yazık ki...

Din ve ırk insanlığı hep ezmiştir, bu ikisi ya aşağılanmaya varır, ya gurur ve kibir şölenine, simgeler sunaklara kurban yetiştiren odaklardır, ayetlerde gözyaşlarımızın sonesi...

İnsanın kendisini beğenmesi aşağılık duygusundan kaynaklanıyor. Güvensiz insan kibirli olabilir. Alçak gönüllükte bir kibirdir ama, her ikisi de aşağılık duygusunun yönlendirdiği bir nendir.

Bir hipotezdir bu dünya, kesinleme değil..

Yaşamsa sonsuzdur. Sonsuz olan tek şey yaşamdır, zaman değil. Zaman belli bir şeydir, limittir, nitelemedir ve insan bulgusudur, bir tanım ve yönteç, bir nitem. Yaşamsa bir auradır ama sonsuz bir varsıllık içindedir. Zaman küldür, sistir, belirsizdir temelde, değişkendir ve yapay bir gerçellik olarak uçucudur da...  Yaşam zamanı barındırır, zaman yaşamı kesenkes barındırır diyemeyiz, düşseldir o. Gerçel bir şey, sanal olanı, diğerini kapsıyor, kapsananda  ötekini kapsamıyorsa, iç içelik ileri sürülemiyorsa, gerçel ve sonsuz olan kapsayandır.

Labirente dönüt diyorum ben.

Boynuzdan yapılı turna gagası gibi ses çıkarıyorsun, ıslık gibi konuşuyorsun, düş görüyor olmayasın sen...

Der demez İzak, kimyager Beyhan geldi yanımıza, niçin dişil bir addır bu Beyhan, hiç anlamış değilim, ama içini dökecekmiş ki, hiç durmadan lafa girdi, gülerek bipolar olduğunu söyler kendisi...

Beni neler mutlu eder, mutsuz oluşum, mutlu olsaydım, mutsuz olurdum ben. Irkımızın genişlemesine yardımcı olurdu diyemem hiç bir öngörü için, teknokrasinin bir katil olduğu çağlardayız, Deleuze'un ya da herhangi kabul görmüş birinin aydın olup olmadığı bile tartışılmalıdır günümüzde, insanlığın görücüye çıkacak bir katı yok, sorumluluğu yok. Makineler ve aksamlarla dolu bir öbür dünyaya benziyoruz biz. Bir kafa, elektronik bedene nakledildiğinde yarı ölümsüz sayılacağız, çünkü insanın ölümü bedensel değil, düşünsel sayılmalıdır gerçekte, ölüm bir tür bilginin yok oluşundan başka bir şey değil, fizikçiler laboratuvar ortamında negatif kütle oluşturdular, oluşturulan bu kütle itilince iten kişiye doğru, çekilince de  karşıya doğru hareket edebiliyorsa, mantık yerel bir metamorfoz sayılmalıdır, gerçek diye bir şey yok demektir bu yüzden, ölümde yoktur doğallıkla, ölüm bizim kederimizin bir parçasıdır, içimizden yükselen bir olgunun dışavurumu. Bir gerçeklik değildir o.

Gecenin Şiiri ne diyor bak dedim Beyhan'a, sonra gene konuş...

'Karanlığı kim sever ki / Ama bu küçük öyküyü dinlemelisin / Loire ülkesinde geçtiği söylenir / Görmek için gözlerini kapa / Göz alan bir konakta yaşar / Sevimli bir farecik düşlemelisin / Güneşsi bir aynanın önünde dans ediyor / Gece ve gündüz kendini inceliyor o / Karanlıkta bile görüyor / Ama sen var saydığında görebilirsin / İşte çekmecesinde uykuya yenik düştü / Gerçekten görmek için inanmak gerekir. / Bu gün ona iyi akşamlar dilemelisin.'

Ne İzak ne Beyhan şiir için bir laf etmedi ama Beyhan konuşmasını sürdürdü...

Bakışlarında mağrur bir vahşet olan yaratık antropolojik bir sapkınlık olmalıdır, saçının telinden topuğuna, kesme billurdan narin ve zarif bir ceylan bile olsa, sarı karınlı bir papağan gibi hayranlık verici tüyleriyle kabarsa da,  bir kertenkele gibi  sıçrasa da, bir ecinni sürüsüdür o...

Ölü metal ışıltıları saçan bir mesihin müritleri  olsa da... Dünyanın ikizini ararken ikiz güneşi olan bir ikiz gezegen bulmuşlar.

İnsanın gerçek sorunu nedir tanımlayamıyorum ben, dolayısıyla ortada gerçek bir sorun olduğundan kuşkuluyum, ama yine de ortada gerçek bir sorun olmadığından emin değilim. Bir gizemi açıklamak için, başka bir gizemi kullanmak kulağa pek mantıklı gelmiyor. Bu etki, bilimin altında yatan çok temel bir varsayımı çürütüyor gibi. Dünya nesneldir ve bizden bağımsızdır. Eğer dünyanın davranışı, ona bakıp bakmadığımıza veya nasıl baktığımıza göre değişebiliyorsa, “gerçeklik” dediğimiz şey gerçekte ne anlama gelebilir ki... Yalan gerçeğin, diyelim ki doğrunun öbür yüzüdür ve her ikisi de günahkar, her ikisi de aynı derecede masumdur.

Araştırmacıların bir kısmı, nesnelliğin bir illüzyon olduğu ve bilincin kuantum teorisinde aktif bir rol oynaması gerektiği sonucuna varmak zorunda kalırlar... Bir kırınım deseni ... Ama bu gerçek olasılık çöküşünün, yalnızca ölçümün sonuçları, bilincimiz üzerinde etki bıraktığı zaman oluşuyor anlamına mı geliyor. Nesnelerin kuantum tanımlamaları, bilincimize giren izlenimlerden etkileniyor gibi görünür. Tekbencilik, varlığın kaynağının kişinin benliği olduğu savunusu, var olan kuantum mekaniği yasalarıyla, mantıksal tutarlılık içerisinde olabilir.

Ayrıştırma yeteneğine sahip canlıların varlığının, çok sayıdaki olası kuantum geçmişlerini, tek ve sabit bir tarihe dönüştürmüş olduğu düşüncesine de sahibiz. Bu nedenle, bizim en başından beri, evrenin evriminde katılımcılar olduğumuzu düşünebilmemiz gerekir, katılımcı bir evrende yaşadığımız biçimselidir bu. Öyleyse  beyinlerimizde, tek bir kuantum olayına tepki olarak, durumlarını değiştirebilen moleküler yapılar varsa, bu yapılar, tıpkı çift yarık deneyindeki parçacıklar gibi, süperpozisyon durumuna geçemezler miydi ve kuantum süperpozisyonları, elektrik sinyalleri sayesinde iletişim kurmak için tetiklenen nöronlar biçimli kendilerini gösteremez miydi...

Hiç durmadı Beyhan, Penrose’a göre; görünüşte birbirleriyle çelişen bilinçsel durumları sürdürebilme yeteneğimiz, belki de algılarımızdaki acayipliklerden kaynaklanmıyordur, belki de gerçek birer kuantum etkileridir. Sonuçta, insanın  bilişsel süreçleri, dijital bilgisayarların yapabildiklerinden çok ileri seviyede ele alabiliyor şeyleri. Belki de, günümüzdeki klasik dijital mantığa göre çalışan, sıradan bilgisayarlarda yapılması olanaksız bilgi işlem süreçlerini gerçekleştirebilecek kendi bilgisayarlarımızı taşıyor olabiliriz. Koherens öngörülerine karşın; başka araştırmacılar, canlılarda kuantum etkilerine dair kanıtlar bulmuşlar. Bazı araştırmacılar, yönlerini bulmak için manyetizmayı kullanan kuşların ve fotosentez sırasında güneş ışığından yararlanarak şeker üreten yeşil bitkilerin, kuantum mekaniğine başvurduğunu savunmaktadır. Eğer fosfor atomları, Posner molekülleri adı verilen daha büyük nesnelere dahil edilebilirse, bu gerçekleşebilir diye düşünüyorlar. Bu moleküller, dokuz tane kalsiyum iyonuyla birleşmiş, altı tane fosfat iyonu kümesidir. Bu moleküllerin canlı hücrelerde de bulunabileceğine dair bazı kanıtlar var, ama kesin olmaktan uzaklar.

Bilincin kuantum öncesi fiziği temel alan tanımlamasının, bilincin sahip olduğu tüm özellikleri açıklayabildiğini görmek oldukça zor diye de ekliyorlar. Özellikle kafa karıştıran sorulardan birisi, bilincimizin nasıl benzersiz duyguları deneyimleyebildiği, örneğin kırmızı rengi veya kızartılmış bir besinin kokusu gibi. Görme bozukluklarına sahip insanları ayrı tutarsak, hepimiz kırmızı rengin neye benzediğini biliriz ama duyumsadığımız  şeyi karşıya aktarmanın hiç bir yolu yoktur fizikte, bize bunun nasıl olması gerektiğini açıklayan bir şey de yoktur. Bu tür sezgilere “qualia” adı verilir. Qualia: Kişisel deneyime veya algılara dayanan özelliklermiş. Bunları dış dünyanın tümleşik özellikleri olarak algılarız, fakat gerçekte kendi bilincimizin  ürünüdürler ve açıklanmaları zordur. Bilinç ile fiziğin arasındaki ilişkiye dair düşüncelerimizdeki her bir adım, büyük bir soruna doğru sürükleniyor. Eğer bilincin kuantum olasılıklarını etkilediğini, her ne kadar  az ve ayırt edilemeyecek denli olduğunu da düşünebileydik, bilincin evrimi probleminin anlaşılmasında ilerleme kaydedebilirdik.

İzak, sende aşağılık kompleksi var dedi Beyhan'a kızgınlıkla, bunları dinlemek zorunda mıyız. Derin dostlukları vardır, her şeyi söylerler birbirine...

Aradan yararlanıp bir otomatik metin okuyayım size dedim, yönelitik özgürseme diye bir  şiir akımı var günümüzde...

'Çağın vebası aşk, doğaya ankastre bir virane, süt tülbendi gibi koşumlar, metal yapraklar gibi sızlar, cani balinalar, kaşalotlar,  kızıl bir vızıltıdır çağımızda, füzeler yer çekiminden düşüyor, daire kendi boşluğuna düşmüyor ve ölüler konuşamaz ama bunu bilmiyor, Dunning-Kruger sendromuyuz, tulumbacı yemenisi göz alıyor, Mihalıççık nerede diyorum, orda bir çocuk sızlıyor, hava ayaz, çünkü insanın üç hali vardır, katı, sıvı ve gaz, Burkina Faso nerededir dedim sana, bilgiden korkarım ben, o dediğin Burkina Faso'dadır ama, bilgi yapay bir şey, bilgi soyut, bir sınıfın diğer sınıfa egemenliği bilgi, belki  Adem'in Havvalar'a bir hilesi, aşk yürek tutulması ve taklit aslından daha çılgın,  tüm öyküler sayfalara dökülür, tüm sayfalar birbirine açılır, bir şey olmuşsa yeryüzünde, o her yerde olmuş demektir, işte bu yüzden, harflerden bir demeti okuyan, dünyanın tüm yazılarını okumuş demektir, çünkü  insanlar birbirine benzer, bizi ayıran okumalarımız değil, yargı ve yanılgılarımız, barbarlık ve oluşan düşmanlıklarımızdır, ki rüçhan duygusu sahipsizlik yaratırken, insanoğlunu çıldırtır.'

Saçmalamışsın dedi İzak, bu tür yazının varlığını bildiği halde, ama kötü dese, sevinirdim belki de...

Dönerek dedim ki ona, -bir kuşun kanat sesi eşliğinde-, sıradan resimleri sanatsal bulmuyoruz, emek verilmemiş, çalakalem yapılmış şeyler diyelim, fanteziler ararız, gotik ya da futurist tablolara yöneliriz, ama zaman içinde onlarında sıradan, hatta bir anomali olduğunu düşünürüz, değer yargılarımız değişir, kaotik olandan, evvelde düşünsel bulduğumuzdan sıkılmaya başlarız, başlangıca döneriz ve primitif, şaşkınlara yakışır resimlerle dolu bir dünyaya geçeriz. Sanılır ki, anlaşılmaz evreni, hiç bir zaman anlamayacağımız düşüncesine kapılarak  yaparız bunu, dürtüyle...

Oysa evren içimizdedir bizim, kendimizden sıkılırız gerçekte. Öyleyse anlaşılmaz nedenlerle, beceriksizce yapılmış resimler artık benim baş tacım olabilir, anlaşılır resimler onlar üstelik, çünkü derin bir saflığın ve anlamsızca bir hiçliğin ürünü onlar, kozmos karşısındaki yetersizliğimizin, beğendiklerimizin diğer yüzü  ve artık bir parodisidir onlar evrenin, saygın değiller  mi... Taklit, yetersizliğin olağanüstü halleri, bilimin sonsuz derinliğini ve uçsuz bucaksız sarhoşluğunu alteder. Dinleyin  can verenin ağzından, inlemekle inlememek arasında bir ses çıkar, dünyayı terk etmekte kararsızdır insan, ama bir yandan kararlıdır da,  dönüşüm tüm yaşamdır sonuçta, koşmak için daima gerilemek gerekir. Bu dünyada bir oyun sahnelendiğini düşünün, bir şeyin sürekli yinelendiğini...

Bir şey sürekli yineleniyorsa, gerçekte hiç bir şey sahnelenmiyor demektir. Bu yüzden yaşam yoktur da diyebiliriz, çünkü insan, canlı, sürekli kendini yinelemektedir, şöylede düşünebiliriz, bir şey sürekli yinelenebiliyorsa, zaman da geçmiyor demektir, zaman bir hiledir sonuçta, ama ileri sürdüğümüz savlar, kanıtlarımızda bir hiledir. İnsan başkalarını yaptıklarıyla ölçmek ister,  ama kendisinin yapacaklarıyla ölçülmesini ister. Düzyazı gerçekliği anlatır, şiir ise öyledir ki, gerçekdışılığı gözden kaçırmamızı olanaksız kılmak için vardır. Onu söyler bize, onu anımsatır, gerçekdışılığı... 

Altın pencereler var mıdır, insanın edimleri, tanrının kanıtlarına dönüşür. Işıksız gözler gibidir tanrı, görmez. Ama görenden çok daha parlaktır gözleri, parıltıları korkunçtur. Çünkü düşler gerçeklerden her zaman daha gösterişlidir. Ölüm elle tutulup, gözle görülen evreni durdurur. Bir arının gölgesi bile düşleyemez artık ölüyü. Bilgisizliğimiz inançlarımızı körükler, ölüm öyle yalın, süssüz bir şeydir ki tüm canlılar uzak durur ondan ve tören yapmak isterler cenazelerine, sıradanlığını azaltmak için. Gerçek beklentilerimizle örtüşseydi, tanrı diye bir nen olamazdı, düş kırıklığının  arabulucusudur tanrı, yaşamı benimseyebilmemiz için yaratılmıştır. Yaşam yine de ölümsüzdür, yaşayan bir şey içindir ölümsüzlük. Ölüm yaşayamaz ki, nasıl ölümsüz olabilecek ölüm..  Bir paradokstur bu...

'Elimdeki dergiyi karıştırıyorum, derginin içinde, yaşlı, genç ve henüz yayınlanmaya başlananlar var, ama sayfaları çevirirken içindekilere göz atınca, aralarındaki yaş farkı birden siliniyor ve hepsi insana yeknesak, eskil bir çehreyle bakıyor, aynı şeyleri, aynı biçimde  söylemek için bu kadar kuşakların, birbirini izlemesine ne gerek vardı, bu dergiyi okuyan biri, sanki yanlışlıkla bir viranenin bodrum kapısını aralamış gibi, burun, keskin bir cerahat kokusuyla buruluyor, kulak yeraltında birini  defnetmek için  toplanmış, garip bir topluluğun iniltisiyle dikiliyor, bu keskin koku hangi çürümüşlükten geliyor,

Şiirden...

Bu baykuş çığlığını duyuranlar kim, şairler, her devrin şairleri, bilmem bu problemi nasıl çözümlemeli. Bizde şiir diliyle konuşanlar içinde, hiç bir genç, sağlıklı ve gürbüz insan yok mudur. Bunların hepsi de yaşlı ve sayrı; verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mıdır ki sesleri yalnız inleme ve yakarı perdesinden geliyor. Sevdalısı onları kovuyor, nişanlısı ayrılıyor ve deniz, gece ve mehtap kendilerini durmaksızın ölüme çağırıyor. Şiir böyle bir inilti, bir ağlatı olmayı sürdürdükçe, şair nitelemesi, kara bir hummanın  adı gibi, sağlıklı insanları elbette bir iğrenti ve korkuyla titretecektir.'

İzak, kim söylüyor bunu der demez, yaslandığım ağaçta, bir gölgenin üzerime devrildiğini duyumsadım, bir köpeğin soluğu yüzüme vurdu, üstelik yalıyordu. Lina'ydı bu, komşumuzun köpeği...

Kaşık adasından doğru, hafif bir meltem esiyordu. Uyandım. Düş gördüğümü anlamıştım ama, nasıl bu kadar uzun sürebilirdi ki bir düş...

''Tanrı da onu uyutmuştu. Songün geldiğinde diriltti. Ve toplandılar. Ne kadar zaman geçti diye sordu. O da bir gün, belki de daha az dedi.''

17 Nisan 2017 Pazartesi

SERÇİN (Bir Ada Kuşu)

Adanın iyi tarafı, yollarda karşılaştığınız dostlarınızla, yürüyüşler yapmanız, selamsız sabahsız kapısını çalmanız ya da bir adadan bir adaya gezip tozmanız. Serçin, Lunapark dedikleri, Aya Yorgi yokuşunun başındaki kafede oturuyordu, at meydanı diğer adı, faytonlar var ve armağanlık takılar satılıyor. Elinde bir kitap vardı ve dalıp gitmiş okuyordu, her zaman şaşarım, açıkta nasıl kitap okunur, gürültüde ya da türün diğer canlılarının cirit attığı bir yerde veya dalgalı bir deniz üzerinde, vapurda ya da güneşin vaftiz ettiği bir kıyıda... Niçin olmasın, ama anlatma çabam, dikkatle incelediğim bir şeyi, alelusul bakarak geçiştiremem, özümsemeliyim, belki de dikkatim dağınıktır bilemem... Serçin'e yarı hayranlıkla, yazarı kim bu kitabın dedim, görüyordum ve hiç tanımadığım, duymadığım biriydi, gizil hesapta bu denli tanınmamış birinin kitabı, nasıl ilginç olabilir sorgusunu yöneltmekti amacım, sessiz bir kibarlıkla tabi... Serçin hiç şaşırmamış gibi, şimdi günahını almayayım ve dilerim yanılmış olmam, İrfan Bağcı gibi bir şey söyledi. Hiç duymadım dedim, güzel mi dedim bari, bir klişeyle lafı uzatmaya çalışarak, ben çok beğeniyorum dedi, Birinci Dünya Savaşı'nda, ailesinin başına gelenleri, acıları, mücadele ve savrulmalarla geçen ömürleri anlatıyor. Dönem kitabı gibi dedim, dönem kitabı ne demek onu da tam bilmiyorum ya... Güldü Serçin esprili biriymişim gibi, laf lafı açtı, resim öğretmeniyim ben dedi, resim yapmıyor musunuz dedim hemen, zamanım hoşnutlukla geçsin, bir uğraşı olsun diye yapıyorum da ben... Çocuklara öğretiyorum ve orada yapıyorum, bir sergi amaçlı ya da dışarı açılma biçiminde değil dedi, kırılacağını düşünerek, çok yavaş ve saygılı bir dille, yaptığı işi, alçak gönüllü sınırlar içinde sürükleyerek ömrünü geçirenlere hayranım dedim; en iyinin peşinde görünmez bir ufku, ejder gibi kıvılcımlar saçarak, kulakları tırmalayan bir gürültüyle dumanlar yayarak aşmaya çabalayan ve öte tarafta dört nala bir hırsla koşmadan, yaşamla barışık, bir çiçeği koklar ya da bir fideyi sular gibi, geçip giden ve unutulmayı göze alan insanlar, hangisi görünmez sanrıların ve sonsuz bir ermişliğin göstergeleri acaba dedim, ilkinin bir araz olduğunu biliyorum dercesine... Gülümsedi, ben dedi eşimle çok mutluyum belki de ondandır, bu kez sesimi çıkarmadım, çünkü konu yön değiştirerek dağılabilirdi...

Resimlerimi size göstermek isterdim dedim, telefonunu işaret ederek, bas dedim karşına çıkar, epeyce arandı ve sonunda evet bunlar dedim. Boya kullanmıyorum, resim yapmamın nedeni duvarları tablolarla süslemek istemem ama gücümüz her şeye yetmeyebiliyor, öyleyse tablolarımı kendim yapayım dedim. Başkalarının sağda solda, dergilerdeki resimlerini, estet görüntüleri, bazen objeleri topluyor, tuvale yerleştirip, sonra sıvı bir yağ çeşidiyle üzerinden geçerek başkalaştırıyorum, palimpsest gibi alttaki görüntüler üste çıkıyor, sonra siyah pastelle üzerlerinden bir kez daha sıvı yağ eşliğinde geçerek tümüyle başkalaştırıyorum ve tablo artık benim oluyor dedim. İlginç, kolaj sayılır dedi görüntülere bakarak... Kendi resim çalışmaları arasından hafifçe Gustav Klimt'i andıran bir şey gösterdi, güzel dedim, Picasso'yu değil Max Ernst'i severim ben, bana göre Picasso'dan üstün biri, çünkü o düşünemeyeceğimiz resimler yaptı, Picasso bir renkçi ve Einstein'in rölativitesini hayata geçirdi, esinlendi belki ama derinde bir tür kopyacı, Ernst ise tamamen özgündür, sorun bu değil ama yüzyıllar sonra Picasso mağara çizgilerinin modern bir versiyonu, Ernst ise döneminin ilerisinde bir resim canavarı sayılacağı için, Picasso onun gerisinde bir ressam olarak algılanacak... Salieri'nin müzikal patron, Mozart'ın ise geçimini sağlamak için koşturan bir piyano madrabazı sayılması gibi... Ortaçağ Bosch'dan çok iyi ressamlarla doluydu ama Bosch kaldı, sanat deliliktir birazda, bitmez tükenmez konular ama bunlar dedim, Nedim Günsür var, Balaban var -Botero'yla yakınlığı olabilir onun dedim sesimin arasına girerek-. Bizde de iyi ressamlar var dedi, kültürün tüm dolambaçlarında baş mabeyinci kimse, patronu da o ne yazık ki, kültür konularında başat olmanın nitelikli yapıt üretmekten başkaca sorunları da var, dünya güçlerin gölgesinde dönüyor. O kadar güzel söyleşiyorduk ki, sonraları aynı düşünceleri paylaşıp da, ayrı görüşler ortaya konulabileceğine, Serçin'in örnek olduğunu hep ansımış ve anlamıştım ben.

Sessizliğin yaydığı huzurla anlaşmanın, ani kıvılcımında dedim ki ona, bozguna uğrattıkları İngilizlerin giysisini, dilini ve kara Avrupası'nın endüstriyel makinelerini topraklarınıza boca ederseniz, kültürel anlamda, bir biçimde öncülüğü ellerinizle başkalarına bıraktığınız anlamına gelebilir bu, bizler öyle ki Avrupa'da bir köye bir traktör düşerken, üretici olmadığımız halde, her eve bir traktör gibi içler acısı bir duruma sürüklenmişiz, işimiz zor, gönüllü bir kabullenim bu, görünmeyen bir boyun eğiş, tutsaklığın boyutları özgürlükte gizlidir, üretmeye değil, tüketmeye ve bir aracı gibi, al satçılığa yönlendirilmiş bir programın uygulayıcılarıyız ne yazık ki, toprakların kaderi üzerinde yaşayanların tutumuna bağlı. Değişmeler kökten başlar, örneğin kentler, kırsal kesimden daha gerici bir tablo çizebilirler, çünkü onlar fason, aktarıcı sanat ve kur tak endüstrisiyle işbirliği içinde oldukları için değişime karşı çıkarlar genellikle, sanatın özgünleşebilmesi için bireyin ve toplumun kendi köklerine dönmesi ve tümel anlamda salt dışardan değil, içten yanmalı motor gibi kavrulması ve bunun yanında kendilerinin aktarılan yan olmasının, özellikle düşünülebilmesi gerekir dedim. Doğru olabilir ama kitabi yaklaşımlar, işler bayağı kaotik sınırlara vardı artık, ama iyi niyette önemli tabi, haklısınız dedi. Onun ermişçesine tavırlarından yararlanarak içimi dökercesine sürdürdüm, sanatçılar aslında aks değişikliğine kolayca yönelemezler, sanat kurulu düzenin, ağırlaştırılmış deyimle statükonun diğer kutbu gibi nitelenir, sacayaklarından biri, karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir ilkesince düzenin vazgeçilmez payandasıdır onlar ve gizli birer krupye gibi de çalışırlar gerçekte ve bir lonca gibi pay alırlar... Sen dedi epeyce dert etmişsin bu konuları anlaşılan, sürdürdüm günah çıkartacak bir tapınağa girmiş gibi, bu nedenle sanat ilericidir sözü hurafedir, işbirliği ve karşı koyma iç içe kavramlarda olabilir ve öyledir de, örneğin Van Gogh'un resimleri, resim sanatı için bir yenilik olabilir diyelim, bu bir marangozun yivli sandalye bacağını keşfetmesine benzer, ama toplumdaki atılımın, dinamik dönüşümün ve olası bir reformun karşılığı nedir bu resimlerde, verili atmosfere düşünceler üretiyor ve yaftalıyor artık insanlık, yakıştırmalar bulguluyoruz, düşüncelerden ütopya yaratma ve devinimlerle, başkaldırma çağları kapandı. O resimler sinir krizinden kurtulamayan, bir sanatçının sanrısalı mı, nasıl öncü sayılacaklar sanatta veya hayatta, saçmalıktır bu, estetik açılımın zamansal devinimleri sayılabilir belki o kadar, niceliğe katkı sağlar illüstrasyon onlar, sanat bir elektrik ya da bir Graham Bell aygıtı değildir, Picasso bile, görecelik kuramına sığınarak resmini üretmiştir, kendisi bilimsellikte oluşan bir süperpozisyonun var ettiği bir sanatçıdır, bir keşfeden değildir, keşfedileni taklit eden, onu yayan ya da geliştiren bir mudidir o ve bir yanıyla abartıdır her zamanki gibi insanlığın kuşağında, çünkü kurulu düzen bu tür materyallere, sanatsal objelere sığınarak işleyen bir mekanizmadır, bu yüzden sanat bir işbirliğidir ve Picasso konformist bir resim tüccarıdır gerçekte, Dali bu iki yüzlülüğü bildiği için saklamak gereğini duymamıştır yaşamında, dolarize bir yaşamım var benim demiştir açıkça...

Nedir bu resmin yarattığı toplumsal reform veya rönesans, düşünelim ki salt reformun resmi olabilir o yalnızca, gene işbirliği... Kırılmanın baş tacı, göksel nişanesi oldu diyelim, daha kötü, eski düzende de yaptığı bu değil miydi, sanat kendi statükosuna yönelen ilk harekette ilkel, ilkeci kimliğini gösterir ve değişimcileri köylü, bilisiz, görgüsüz gibi burjuvazinin tekerleklerine yaslanarak, suçlamalara ortak olur ve karşı kitleyi ayağa kaldırmaya çalışan sınıfla işbirliğine tutuşur genellikle, bu yüzden sanatçılar, sertçil bir değişimde, saldırıların odağı haline de gelebilirler. 1789'un kanlı devrimi giyotine gönderilen isimsiz ressam, müzisyen, düşünür ve sıradan sanatçılarla doluydu, çoğu kralcıydı ve cumhuriyetçilere, değişime düşmandı, eski düzenin libertası birer öncü ve çoğunluktular, 1789 bilinenin aksine, burjuva değil, köylü devrimidir, hiç bir devrim köktencilikten yoksun ve toplumun alt tabanına, başıboş bir su gibi yayılma ve bir kaplanım gösteremiyorsa gerçekleşemez ve artık o bir devrimde sayılamaz. 'Bastilleciler' evet aristokrasiye son vermiştir ama burjuvazi ayaklanması değil, bir köylü ayaklanmasıdır bu, köylüler sonrasında kendi içlerinden burjuvaziyi çıkarmışlardır, devrimin adı -galatı meşhur olarak- burjuva devrimi olarak kalmıştır belki ama bu tarihsel bir dolanmadır sonuçta, bir ardır ne yazık ki, bu açınlar doğrulanımında devrim süreklilik ister, evrim yoluyla da olsa, sivil kurumlarla akışıp, yatışsa da, çünkü sıradanlaşır giderek, içselleşerek köhner ve bayatlamaya yüz tutar ne yazık ki...

Sizin dedi tasalarınız çok sanıyorum, kendinizi ifade etmeye bayılıyorsunuz, zaten her erk kendi sanat düzenini yaratır, kavgada buradan çıkıyor, sanat biçimsellikle konum değiştirir hatta dedi, teğel gibidir o, bir koful ve osmoz turgor olayı gibi, ama sizin söyledikleriniz arkaik çağların söylevleri gibi oldu, gotik birer salınım, kendinizi yenileyin!.. Dinleyen varsa bir konuşan bulunur diyerek güldüm gürültüyle, o da bir kahkaha attı, melek oydu kesinlikle masada ama şeytan olduğum söylenemezdi, çünkü melek durumun farkındaydı... Ben dedi Serçin, Eskibağ'a doğru yürüyeceğim, hiç çekinmedim bende gelebilir miyim dedim, gel dedi, orada manzara eşliğinde bir şeyler yiyeyim, tamam dedim beraber yeriz. Epeyce yürüdük, iki tarafı ağaçlık düz yolda, kır çiçekleri eşliğinde, sözlerimi sürdürdüm, konuşmak madalyonun öbür yanıdır, dinlemeyi severim ben dedi. Daldan dala geçerken cenaze törenlerinin ölümü ve öldürmeyi onaylamak olduğunu düşünüyorum, bizden başka hiç bir canlıda bu tören yok, birbirini öldürende yok dedim, evet dedi şimdi doğru söylediniz, az gelişmiş ülkeler kabloya basma der örneğin dedim, oysa kablolar zaten yerin altından geçiyor, geri kalmışlık bir afsunla yürürlüktedir her zaman... Ortada iki kişilik bir intihar varsa eğer, bunun biri kesinlikle cinayettir, çünkü iki kişi aynı anda intihar edemez, intihar bireysel bir tepkime, bir davranış biçimi, hep söylüyorum dedim, -belli konularım vardır benim Serçin, yinelerim sıkça diye araya bir söz karıştırarak- bu yüzden Stephan Zweig'ın eşi Lotte'yle intiharına hiç saygı duyamıyorum, çünkü bence Stephan eşini intihara zorladı, bir kabul, görüntüde son derece mantıklı ve gönülden bir davranış gibi sergilenebilir ama iç dünyalarımız dalgalı okyanuslar gibidir, gerçeği hiç bir zaman göremeyip, sezemeyebiliriz...

İlk kez söze karıştı, külliyen intihara karşıyım ben, yararsız bir tepkime olması bir tarafa, ha kendini öldürmüşsün ha başkasını, bak bunu düşünmemiştim dedim, her şey bir cinayet sonuçta ha... Öyleyse dedim Zweig, karşı çıktığı Naziler gibi bir katil... Bir sessizlik oldu ve geldik dedi, Eskibağ'ı bilirdim ama bu kadar çabuk geleceğimizi düşünmemiştim. Serçin'in anlamını sordum, ilginç bir isim diyerek, Osmanlıda bölük başı gibi bir anlamı var dedi, serçeyi çağrıştıran bir şey sanmıştım dedim, hayır dedi, serçeyle bir ilgisi yok ne yazık ki... Onun, uçuruma bakan benim çok sevdiğim görüntüleri izlemesi için karşıya geçmesini söyledim, bu manzarayı sevecek misin bakalım... Bütün adaları çok severim dedi, Burgaz, Heybeli, Kınalı hepsi olağanüstü duygular yaşatır bana... Heybeli daha özel gibi ama dedim, ruhban okulu, uzaktan hepsinden daha gizemli bir havası var gibi, efsanevi sanatoryumu... Kapandı o dedi, hayat gibi, bir gün her şey biter ve yalnızca o kalır geride... Sanat / oryum, oradan gelip geçen, kim bilir nice şairler vardır, şairler hastalıklı insanlar ne de olsa dedim, gene de şairler flagellum, bakteriyel bir kamçı gibi doğanın bilinen en küçük motorlarından biridirler, hayat onlarla güzeldir ve bizi yaşamın içine, güzelliklere sürüklerler...

Sana dedim Cansever'den bir şiir okuyayım, adanın havasına uygun... Oku dedi... 'Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona / Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar / Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok / Kıyılar da bomboş, kır yolları da / Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum / Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca / Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler / Yol kenarında bir kapı, tahta / Peki, kim yitirmiş evini, ya da / Hangi yitikle yok olmuş o yapı / Kim bilir / Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya / Bir taşın üstüne oturuyorum / Ben oturur oturmaz / Çıkıyor kuytularından bütün görünümler / Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa / Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan / Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi / Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara / Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi / Denize yeni sürülmüş bir tarlaya benziyor, uyanık, diri / Ve işin tuhafı bense / Alışıyorum gittikçe / Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma / Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden / Ve bu yüzden mi bilmem / Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum / Sürüyle kuş havalanıyor defnelerin içinden / Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden / Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri / Dağılıp gitmişler her biri bir yana / Kuşlar gibi, onlar da / Benimse ne gideceğim bir yer / Ne de özlediğim bir şey var / Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona / Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa / Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük / Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana. / Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki / Dalıp gidiyorum, düşünüyorum da, saat on iki / Bakıyorum denize, bir kağıda bir iki dize yazıyorum / Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha / Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da / Yani tam böyle bir şeye benziyor zaman / Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan / Çıkageliyor sonra, saat on iki. / Anlıyorum / Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi / Yalnızca bunun için uzun / Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da / Örneğin / Bir sevgiyi yontup onarmak için / Kavgamızda sevgidir / Ve benim bildiğim kadarıyla / Her şeydir bir insan, her şeydir / Yalandır kısalığı yaşamın / Ve özellikle insan dediğimiz şey / İnançlı bir insan soyunun parçasıysa. / Sonunda baş başa kalıyoruz gene / Baş başa kalıyoruz doğayla ben / İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden / On temmuz cumartesi / Bir vapur daha kalkıyor iskeleden / Ve yağmur hızlanıyor biraz / Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak / Tam öyle yapıyorum / Şimdi yağmuru seviyorum, / şimdi yağmuru seviyorum, / yağmuru seviyorum.' Beğendim dedi, aşağıda süzülen martılara bakarak, bu uzun şiirleri belleğinde tutabilenlere şaşıyorum...

Serçin'le yürüyerek ta iskeleye kadar geldik, adalı olmasına karşın, karşıya geçecekmiş o gün, akşam üzeri ona güle güle dedim, görüşürüz... Adalılar arasında görüşürüz bir klişe, birbirimizi o kadar severiz ki, hiç yaşanmamış, o karşılaşmalar hiç olmamış gibi selamlaşarak geçip gideriz yollardan, burada her şey uçucudur, tüm güzellikler gibi, yalnızca yaşamdır kalıcı olan...

Ama ne kadar çok konuşsam da o gün, yine de Serçin'in bana söylediği tek bir şey kaldı anımsadığım, demek ki konuşmak değil aslolan, hakkıyla düşünüyor olabilmektir belki de, şimdi neden o sözü etmişti anımsamıyorum, nereden gelmiştik oraya, hala kafamda taşıyorum sözünü ama, demişti ki bana; Abartmazsak biz, tüm insanlar, bir simülasyon içinde yaşıyor olabiliriz!..

5 Nisan 2017 Çarşamba

PRİNKOPYA







PRİNKOPYA

'Tanrı insanları yarattı, insanlarda köleliği.'


Öğle sıcağı, kuytulara, kovuklara dek öyle bir bitkinlik yayıyordu ki, hiç bir şey hareket etmiyordu sanki, vadi sessizliğe bürünmüş ve salt günahsızların doldurduğu, devinimsiz bir dünyaya dönmüş ve sonsuz bir durgunluk vardı artık sahnede!.. Kelebekler dallarda öylece duruyor, karıncalar tümseklerde, yarıklarda uyumuş, kuşlar putlardan da sessiz olmuş, bal sinekleri de kanatlarını oynatmaksızın, hiç kıpırdamaksızın, bir ölü gibi bekleşiyorlardı. Doğanın kutsanması ve güneşin gökyüzünde asılı kalmışlığının, yüzyıllardır yinelenen tapılası alışkanlığı, her zaman süregelen bir egemenlik ve mühürlenmiş bir geleneğin, bir tansımanın, geçip gitmesi bekleniyordu belki de... Bir seremoni, bir saygı duruşu ya da tanrının kendini acımasızca duyumsattığı bir dışavurum veya yakıcı bir uyarı ya da göklerden süzülerek gelen ayetlerin sessizlikle inişiydi belki de gölgelerin dinginliği... Doğa yaşama ara veriyor ve bir süre ölmüşlüğe özenerek bir anma duruşu sergiliyordu sanki, başlangıca, sıfırın mutlaklığına dönüyor, hiçliğe öykünüyor ve tanrısını taklit ediyordu belki de!.. Çünkü başlangıçta böyleydik biz, hiç bir hareket yoktu, yaşamın değerini bilin, onu sevin, tapının ve sakın anmayı unutmayın gibi bir taziye anıydı ortadaki ve değil sala, kutuplardan bir ses bile duyulamazdı artık, o an bir yasağa bürünüyor ve bir sessizliğe gömülüyordu her şey...
 Güneş yavaşça açı değiştirdi ve ağır ağır devinerek, gökte bir milim kadar devrildi, sıfır açıdan kurtularak, hafifçe evrildi ve sanki totemler dünyasının saygı duruşu bitmişçesine yaşam birden ve başladığı yerden, tüm kıpırtısı ve hızıyla yeniden başladı. İşte o an; Talina'yla sessizlikte ve çok derinlerden gelen, uykulu ve ancak yaşama kulak kesilen canlıların duyabileceği bir tıpırtı ya da küçük çıldırtılar, minicik yer değiştirmeler arasında adayı dolaşıyorduk ki, adanın o meşhur ve gizemli koruluğu sanki birden uyanıp, karşımıza çıkıverdi...

 Yukarılardan inerek, ağaçların arasından,  taşlık, daracık bir yolun sonun da, bir çukurun başına, çıkmaz sokağı andıran bir yere gelmiştik. Deli Dumrul'dan biri yolumuzu kesmişti sanki. Kara bir delik, derin bir kovuk ya da camsız bir pencere gibi, boşluğa doğru sırıtıyordu çukur... Ne ki önünde, bir çalılık ya da bodur ağaçlardan bir demet, onun arkasını görmemizi engelliyor ve bu ona gizil, tuhaf bir hava veriyordu. Talina, önleyemediği bir merakla çukura doğru atladı, dalları eliyle iteledi ve bana bakarak, gel içeri girelim dedi. Yoksa dedim her sapiens gibi, sevişmeyi mi tasımlıyor içerde!.. Gerçekte insanlar, olmayacak şeyleri, olmayacak zamanda ve olmayacak yerde düşledikleri için diğer canlılardan kuvvetle ayrılırlar. Mobius döngüsü ya da Escher labirentleri gibi bir şey olmasın bu kovuk diye geçirdim içimden. Çünkü insanlar abartırlar ve olmayacak şeyleri, olmayacak zamanda, olmayacak biçimde düşledikleri için, türün öbür bireylerinden daha korkak, daha cesur ya da kahramandırlar.
  Kara delik, yere paralel, boyumuzu aşmayan garip bir boşluğa benziyordu, eğilerek, öylesine içeri girdik, şöyle bir kolaçan edip geri çıkmaktı amacımız, çünkü düşler çakıştığında genelde yol değiştirirler!.. Duyumsuyordum. Bir soyutlama olan düş, hiç bir zaman bütünüyle, bir başka düşle eşdeğer olamaz, somutluk ve sonsuzlukta yaşanan eylemler ve sanılardır yalnızca paylaştıklarımız...

 Dört nala giden düşlerimizin yerini, ışık hızında yer değiştirebilen merak duygusu almıştı ansızın. Tanrıyı arayışın öylesine adlandırılması, yüceltilmiş tansıkla karşılaşmanın, bir özleyişe dönüşen, bayağılaşmış ve uyumla örgünleşen kitlelere bahşedilmiş, simetrik ve sakınımsız bir düşünsel kozmolojiyle örtüşen, kafeini alınmış süslerle, dalgalar ve parçacıklarla yayılan bir macera duygusuydu artık aramızdaki...
 Öteden beri düşünürüm, tanrı aldatıcı bir duygudur, gerçeklikte bir düşüncenin ürünü değildir, zorluk, zorbalık dışında tasımlanıp,  düşünülemeyen tek şeydir tanrı... O korkularımızın baş tacı, katıksız bir soyutlama ve tehlike savar asasıdır ne yazık ki... Tanrı yaşamla yüzleşmenin acımasız fenomenine dönüştüğünde vardır, ötesinde yoktur bu yüzden. Tanrı nerede ve nasıl bir şeydir, hiç bir zaman düşlenemez ve ne kadar insan, canlı varsa şu acunda, o kadar tanrı vardır gerçekte ve her birimizin mitosu birbirinden o denli ayrıdır ki, eğer tanrı var olsaydı bile, sonsuz sayıda yüzü olan bir varlık olabilirdi ancak. Bundan ötürü, var olsaydı bile tanrı, ne insanlar onu tanıyabilir, ne de insanları o tanıyabilirdi, sonsuz bir çeşitliliğin bir tanımı yapılamaz ki... O yine de vardır ama, çünkü; yok olduğu sürece varlığı düşünülebilen, öne sürülebilen, bir kesinleme, bir dayanca ve  bir aşkınlıkla, tutkuyla, varoluş ve bir adanış ya da kendini onda bulma ve bir bütünleşmeyle  sürüp giden bir varsayımın, gölgelerine sarıldığımız, olmazsa olmaz, biricik olasılığıdır o evrenimizin...

 Bir duyu, bir algı ve bir düşünceye dönüşebilen, bu kozmik heyula ya da nen gerçekte nerede barınmaktadır acaba ve her şey bir tanrı parçacığıysa eğer ve o yarattığına göre, onun her yerde olduğu ve her şeye gücünün yettiği varsayımı, katıksız bir gerçekliktir artık. Çünkü gücün ve tüm yaratılmışlığın kendisidir o; öyle ki kaldıramayacağı kadar bir kaya yaratsa da, yaratamasa da, kayanın kendisidir o, var ya da yok olanın sonsuzluktan gelip sonsuzluğa giden, kozmolojik düşlemi, varlığın bilinmeyenlerini hiçleyen, katlanılır ve sakinleştirici bir düşlemi ve usun çılgınlıklarını dizginleyen, uçurum ve doruklarını görmezleştiren, olağanlaştırıcı bir düşlemi ve olabildiğince arındıran bir rüzgar ve ruhları sakinleştiren, ululanmış, göksel bir süpürgedir o. Bu yüzden böyle bir yaklaşım geçersiz bir argümandır ne yazık ki ve tanrı bu yüzden yoktur, çünkü yaratılan, yaratansa eğer, yaratanda yaratılandır artık ve birbirini yoksayıp, varsayabilen bir töze dönüşmektedir her ikisi de, varsayan olması da, birinin saltık, tekil varlığına bir açım olarak ileri sürülemez, çünkü o ikicil bir nendir, çift olan bir şeyin gerçekliği bir diğeri midir açınıma göre; varlığı ve yokluğu bir kesinleme olarak ve aynı anda ileri sürülebileceği için; tanrı hem vardır ve hem de -kesinlikle- yoktur artık. Bu yüzden mi bilemem, kovukta tanrı birden önümüzde belirdi ve durdu... El parmaklarımıza dokunuyor gibiydi ama yalnızca kemiklerimize yapılan baskıyı duyumsuyorduk, yanağımızı okşuyor ama; yalnızca etimizin üzerinde dolanan bir esintinin özlemini duyuyorduk. 'Geçin' diye buyurduğunda geçtik, tanrı buydu işte, iri bir sınır taşı gibi, korkunç ya da gülümser bir bekçi, ama ileride bir kalabalıkla karşılaşacağımızı anlamıştık ve adanın o dillere destan Prinkopya'sına, o kendine özgü yaşamına tanık olacağımızı sezinliyorduk artık. Söylentiler hep vardı ama, bir gören olmamıştı bugüne dek. Ah işte More ve Platon ilerde duruyordu, neden bilmem, bekçinin ürettikleri dedim içimden, bir tansıma ve esriklikle, tanrıdan sonra, kalabalıklardan önceydi bulundukları yer. Talina, hayır şeytandan önce onlar diyerek düzeltti beni nedense; nasıl bilebiliyordu ki içimden geçenleri!..

Prinkopya'nın üyeleri olarak, ölümsüz yaşamlarını sürdürüyordu her türden varlıklar, tanrıyı da birebir görmüşlerdi işte ama; birileri çıkıp da, onu gördük, işte burada diye açıklamaları bugünün dünyasına ve bilişsel kozmolojisine uygun bulunmuyor ve katlanılmaz bir korku veriyordu henüz, düşünce yapımızın ve tinsel sınırlarımızın kabullenip,  kaldıramayacağı şeyler, çağlar boyunca var olmuştu ne yazık ki. Tanrının varlığının, onun belli belirsiz olmasından, çok daha kötü sonuçlara yol açabileceğini ileri sürüyorlardı tapılası anlağımızda,   içsel dünyamızda kopacak fırtınalar, ölümlerden ölüm beğenmemize yol açabilecek bir düşkünlüğe sürükleyebilirdi bizi. Bizi asıl öldürebilecek tek şey, salt düş kırıklığıdır dedi Talina, güldüm... Belirgin ve kozmik boyutları bir gizem ve düşlenebilir olmaktan çıkan her şey sıradanlaşır ve giderek terk edilir dedim Talina'ya, gücü ve işlevi değişmese bile diye ekledi bana bakarak.  Bu doğru bir postulatsa eğer, bundan ötürü, bir düşünceden söz edilemez henüz ademoğlunda biçimli, bir yankı oluştu uzayıp giden yarıkta, kendini yadsıma yolunda esin veriyor tanrı hala dedim, gücünü kaotik varlığıyla sürdürüyor zaten o, ikilemler, çatışkılar ve sonsuz varsayımların karmaşası, yapıyı içinden çıkılmaz kılıyor, berkitip sağlamlaştırıyor.

Yapılanımlarına uygun, sözel profiller üretmektedirler onlar bu çağlarda ve peygamberlerinin, söz büyücülerinin, buyrukçu yol göstericilerinin, söylenceye dönüşeceği zamanlar yakındır bu nedenle, tanrının da bir oyuncak, bir düşünce jimnastiği olduğunu ileri süreceklerdir yakın çağlarda, üstelik tanrı ortaya çıkarak... Gerçek süreğenimizin adı babamızdır olsa olsa, özellikle bugün için, bu çağlarda, bir periyodun adıdır tanrı!..
İşte bu gün, burada, onlar tanrıyı buldular da oysa, karşılaştıkları tanrı, onların yani maymunsuların algı sınırlarının dışında ve o kadar öylesine, sıradan bir şeydi ki, arayışın sonucuna değil, bu konudaki yorgunluklarına ve bitip tükenmeyen çabalarına öncülük eden enerjilerine hayran kaldılar ne yazık ki, sonraları; enerji kaybının işlendiği varoş dershanelerinde, yıkıcı hipoteze örnek olarak, yüzyıllarca kitaplarında boy göstermiş, bir çıkışı imlemişti yalnızca, boş yere tanrıyı arayışları!..

Bir çığlık attı Talina, kara ağaçların arasından ortak dostlarımız Niko ve Jessica geliyordu işte... Bir Protopya'ydı burası gerçekte, ilkel bir ütopya, sonra Prinkopya dediler, çok sonra basic sanrıyı gördüler ve Dreamopya adını verdiler yaratılarına, Talina gülerek 'Dramopya' gerçekte burası dedi... Adalılar kendi düşlerine bel bağlıyorlardı belki ama; çok sakin görünüyordu bu düş ülkesi, geçiş ekonomisi diye bir ders okutuluyordu örneğin, ilgisizce bedenin gereksinimleri ölçülüyor, kimileri salt sebze ve meyve yetiştiriyor, sıvı veya katı gıdaya dönüştürülebilen şeyler, otantik yaşamı savunan bireyler, karmakarışık bir yaşam düzünümü özleyen ve uygulamak isteyenler için bir laboratuvar ve deney alanıydı burası görünürde, olabilecek düşlerin en ötesi bir yerde olsa bile, sıradanlıktan kurtulamaz insanoğlu dedi Talina, düşlerin tanrısı sürüyle heykellerin içinden Diyojen'i okşayarak. Kendisi kim bilir neredeydi. Diyojen dedim gerçek bir kurtarıcı, varacağımız yerin, içimizde bir yer olacağını biliyordu o, bu yüzden suyu avuçlarıyla içti, çünkü tas, ikinci bir zahmete yol açmaktan başka bir şey değildi. Saçmalıyorsun dedi Talina, ayaklarımız merdiven değildir!..
 Burada, bir keresinde, keten suyunu özleyen bir organele, kısa sürede bulup getirmişlerdi, balık yağını andıran keten suyu, genlerde mutluluk hormonunu artırıyormuş savlayanlara göre. Ne ki, zaten kavgasız ve hiç tartışmasız, sinik ve ölümsüz bir yaşam sürüyorlardı burada ve Zevkler Bahçesi'ydi kolhozlarının adı. Bosch'tan esinlenmiş, bir tür cennet veya cehennemin versiyonuydu katakompları. Stelik yaşamlarda denebilir, tek uğraşları tanrının ötesinde; ne varın aranışı ya da kozmosun ölümcül gizi nedir gibi bir sorunsal görünüyordu. İyi tarafları bu sıradan yaşamın,  kavganın, çatışmanın ve savaşların bağımlılık yaratan, tümünü sürklase eden cinnetinden uzak ve varlığa kast eden bir düşünselliği benimsemekten  ve saldırgan içgüdünün genetik eylemlerinden kurtulmuş, uzaklaşmış olmalarıydı.  Bu bile tanrının gereksinirliğinden, yokluğuna evrilebilmek için yeterli bir ulaşım dedim. Talina gene karıştı düşlerime, tanrıyla oyalanmak seni moronlaştırıyor, öncelik sırasında, düşlenebilir kavramlara geçebilmiş olmaklığını kutlarım, zahmet sırasında bacaklarımızdan kurtulmayı denesek daha iyi olmaz mı!.. 

Onlar kan içmeyi arayan alışkanlıklardan uzaklaşmışlar, bilinçaltlarında yer eden ölüm ve öldürme içgüdüsünden de kesinkes kaçınabiliyorlardı artık, unutmuşlardı daha doğrusu; konuşabilen bir ejderha ve hatırı sayılır, tırnaklı birer yaratık olduklarını... Düşlenebilir ütopyanın en iyisi bu olacaksa dedim, bir tür neandertal hala bunlar!..

 Yüz yıllar önce, adrenalin geni çıkarılmıştı bu dünyevi boylardan, genlerle oynayabiliyor ve can sıkıntısını tarihin karanlıklarına gömüyorlardı artık. Ölümsüzlük, barış ve güzellik yaşamın naturası olmuştu, kan dökmenin yerini almıştı, alternatif, sonsuz uğraşılarının güzelliği, örneğin ölümsüzlüğün, sınırlı sonsuzluğun kendisi olduğunu anladıklarında, bunu çoğaltmanın ya da ortadan kaldırmanın anlamı olamayacağını sezmişlerdi  ve tam aksine sınırın parçalanması yollarını arıyorlardı artık. Gerçek ölümsüzlük ve sonsuzluğu aramaktı amaçları, bir özlemdi belki de bu ve geçmişin, eskil ölümsüzlük kavramları gülünç geliyordu artık onlara...
Prinkopya, denizlerin ve gökyüzünün bilinmeyenleriyle pek ilgilenmiyordu gerçekte, onlar bilginin sonsuz ve öğrendikçe bilinmeyenlerin çoğaldığı bir labirent olduğunu anlamışlardı. Bilgi aritmetik bir hızla artıyordu evet ve her yanıt yeni ve sonsuz sayıda bir soru doğuruyordu ve her sorunun bir yanıtı vardı ama her yanıt yeni ve bilinmeyen, sonsuz sayıda soru ağları demekti. Bilinmeyen, geometrik bir hızla artıyordu, açılan her kapının karşısında; bir domino oyunu ya da bir matruşka bebek gibiydi evren, gizine ulaştıkça, yeni ve sonsuz sayıda bilinmeyenlerin, karanlık dehlizleri görünüyordu bir bir, sonunda bunun bir oyun olduğunu anladılar, sanal bir karadeliğin içinde dönen sonsuz akışta, dairevi geçmişler ve gelecekler sahneleniyordu gerçekte ve ama durdukları yerden bir adım bile uzaklaşamadıklarını  anladıklarında, oyunu sonlandırdılar, tanrının kendilerini bulması ya da gerçeğin ve sözü edilen ötekilerin yanlarına gelmesini beklemeye başladılar, işte o zaman garip bir şey oldu, ölümler yeniden başladı ve kavga ve savaşa yeniden tutuşan kabile ve klanlar oluşmaya başladı. Hayatın ve ölümün amansız baskılarında cana kıyım, yaralama, uçurumdan atma ve kendi varlıklarına kast edebilecek et yeme alışkanlıkları yeniden görülmeye başladı. Döngü bu dedi Talina, olamaz dedim, tanrı biziz!..

 Kısacası, onlar Yeni Dünyalarında, pragmatizmden başka hiç bir şeye yüz vermeyen, bir ideolojik sorunsalın kurbanı ya da sevdalısıydılar. Korunma ve gereksinimler, sağlıklı yaşam ve disipliner düzen amaçlanıyordu çoğun, ölümsüzlük, sevi ve zaman gibi klişe kavramların yarattığı piramitler ve gizil bilinmeyenlerin bezdirici zorlukları, gerilerde kalmıştı sonunda ama geçmişin ve geleceğin türeviydi yine de tüm olan bitenler.
Prinkopya'da bir türevdi sonuçta, örneğin tek bir kompüter vardı burada, herkes bir çip taşıyor ve oradan bağlanarak, sanal dünyalarında sonsuz, uçsuz bucaksız bir gezintiye çıkabiliyorlardı. Ekranları bir hologramdı ve gökyüzünün her köşesinde, diledikleri yere konumlandırabiliyorlardı, elbette bu ekranı ortakta kullanabiliyorlardı, ne büyük bir kolaylık...
 Eski dünyamızda; Cengiz Han saklanacak yer bulamadığı için bütün korkularını unutmuş derler. Prinkopyalılar korku kavramını bilmiyorlardı, pek çok şey, salt sanaldı çünkü, esin ve lav volkanları, kral Aaron, su yılanı, suların sürüklediği Musa ve oksijen konsantratörü gibi cihazlar onlar için tümüyle sanal birer bilgi ağıydı ve ta baştan beri solumayı bırakmışlardı, kurtulmuşlardı solumaktan daha doğrusu, ama birer robotta değillerdi. Çünkü Prinkopyalılar hiç bir iş yapmıyordu gerçekte... Uzaydaki ütopyaların tümü ve Neptünsü yaşamlar bile ilkel sayılabiliyordu artık onlar için, çünkü bir sürü gereksiz ayrıntıyla boğuşuyorlardı, yer altı, yerüstü ve kayalık gezegenlerin uydusu sayılan yerlerde görülen diğer ütopyalar bile, onlar için bir ilgi veya bilgi kaynağı sayılabilecek düzeyde değillerdi ve salt bir yinelemeydi, her zamanki gibi umutla beslenen kötücül bir yineleme. Talina ilk kez gülümsedi ama alay ettiğini düşünmekten kendimi alamadım...
 ***
 Korulukta girdiğimiz çukurdan, Aya Yorgi'nin arkasında kalan, tuhaf kayanın altındaki, taş oyuktan dışarı çıkmıştık. Herkes kayanın arkasındaki, eğreti taşlık yoldan çıkıp geldiğimizi sanmıştı, orada oturduk ve 'mare nostrum' Mermerler Denizi'ni seyre dalmışken, adalı dostlardan birine dilim sürçerek, az önce Prinkopya'dan geldiğimizi söyledim!.. Güldü. İnsanoğlu olanaksız gördüğü şeylere, imgeleminde hiç bir zaman yer vermez ve bu yüzden dizginsiz alışkanlıklarını ölesiye sürdürür. Bu yüzden ilkeliz biz. Her daim. Bu yüzden insanlık, 'Gübrede debelenir durur Argos gibi' diye düşünmedim değil. Adama ısrar etseydim eğer, bana deli gözüyle bakacağı kesindi...

Talina içine girdiğimiz koruluktaki 'Marsias Boğazı'ndan, o kadar etkilenmişti ki, tüm inançların, dinler, totemler, tapınaklar, ikonlar, kuleler, kubbeler, bilim-ilim dünyası, Satürn ve Gorgonların, gerçekte bizi doğru yola sürükleyen imajlar, imgeler, manipülasyonlar ve ağlarla dolu bir dolambaçlar yığını olduğunu belirterek;  düşlere ve ütopyalarımıza kavuşmak için, doğru yolda olduğumuzu söyledi. Karşı çıktım, jenerik boyutunda olan her şey, filmin tüm bütünlüğünü gizlemeye yöneliktir dedim, bütün bu görselin ve ritüellerin gerçekte bizleri olması, erişilmesi gerekenden uzaklaştırdığını ileri sürdüm. Jenerik bir tadımlık bal, gerçek nektarı hiç bir zaman bulamıyoruz, bir oyalama ve gecikmedir şu insanlık. Bir anomali ne yazık ki...

Talina gülerek, her zaman aynı şeyleri söylüyorsun, bir düşmanlığın mı var senin insanlığa dedi!.. Dişlerimi alabildiğine göstererek sırıttım. Belli dedi!..
 Biz bir kandırmaca ve bir oyun içindeyiz, örneğin gerçeklik sandığımız tüm yaşam sistemi, tümelde sanaldır bizim, yinelemenin yinelemesiyiz biz, sanal kabul ettiğimiz tüm yaşananlar ise, özlediğimiz salt gerçekliğe bir yaklaşımdır. Örneğin bizim tanrımız sanal, meleklerimiz sanal, kitaplarımız sanal, ama gerçekmiş gibi davranıyor ve öyle algılamakta da dur duraksız yol almaktayız. Bir oyunun içindeyiz oysa -Talina sıkıldığını belli edercesine oflayıp, pufladı bu arada-, tanrı gerçekte var ve onu aramıyoruz bile, öyle bir düşünce ve çabamız olmadığı için, varsayılan ve onun buyruklarını dile getiren bir kavramsala boyun eğmekte hiç bir beis görmüyoruz biz.

 Tanrı neden kitap yazsın ki, düşüncelerimizi değiştiremez mi, ormanları keserek yazılmış buyrultular komik sayılamaz mı, olmuş gibi davranıyoruz biz her şeyde. Biz antigerçekliğe sığınmakta ısrar eden cromagnonların süreğeniyiz bence, bir tür yalan, felsefi tütsülerle uydurulmuş masallarımız var bizim, güdük ve cılız bir yaratık olduğumuzu kabulden kaçınıyoruz, kendimizden korkuyoruz ve yüzleşmektense tanrıya sığınarak süblimasyonu tercih ediyoruz ne yazık ki. Tanrıyı aramaya gücümüz yetmediği için, onu varmış gibi kabul ediyoruz ve sözde onun öngörüleriyle deviniyoruz, yalancı, sahte ve sanal bir tanrıyla yetiniyoruz biz, aramızda olan biri gerçekte o tanrı, çünkü birbirimizi öldürmeyi, yok etmeyi, süründürmeyi, acılar ve işkenceler bahşetmeyi, kurtuluşlar vaat ederek, olan biteni süslemeyi; onun sınavları olduğunu ileri sürerek meşrulaştırıyoruz ve kesinlemelere dönüştürerek bağışlıyor ve sunuyor ve sürdürüyor  görünüyoruz artık gerçeklikte ve kitlelerin tanrısı aramızda oysa...
İşte 'evamiri eşare' böyle ferman olur mu, nasıl bir tanrı bu, tanrının bizlerden hiç bir farkı yok ki, olmakta olanın, -olmamakla- yer değiştirmesini istiyor, karşıtların birliğini gizleyerek ilerliyor, bu otoriter ve kana susamış toplumların hezeyanlarıdır öteden beri, paralel zıtlıkların doğruyu değiştirdiği nerede görülmüş, pekiştirmiş yalnızca, yazık değil mi, gerçek tanrıyı aramaya başladığımız ve bulduğumuzda tinsel ölümsüzlüğü ve sonsuz barışı da belki bulmuş olacağız biz. Geçmişimizi cezalandıramayız bu yüzden belki. Çünkü ceza ilkel ve barbar tanrılarımızın yarattığı toplumların bir anomalisiydi...

 Düşüncenin ve sözcüklerin sonunu getirmek için bir öykü yazdığımızı düşünelim, her ikisinin de bir sonun arayışında ve onun özlemini çektiğimizde, tam aksine çoğaldıklarını, ürediklerini göreceğiz, düşünce ve sözcükler bedenimizi yiyip bitiren tümöre dönüşmüşler ve dizginsizler, bu da bizi yoldan çıkarıyor, böyle bir şeye kalkışan insan türü sonunda canına kıyacaktır kederinden. Çünkü hiç bir şeyi sonlandıramayacak bir uygarlık biçimi ve bir yaşam 'sistemamız' var bizim, kutsallarımız ve kitaplarımız, keder ve acılarımızı çoğaltmaktan başka bir şeye yaramayacaktır bu yüzden, sözcükler, kendilerini çoğaltmaya yarar canavarlardır, onların eline tutsak düşmüşüz. Sürekli sözcük sızdıran ve gaz kaçağı olan bir silindir gibi dünyamız ve cehennem, sözcüklerin cehenneminde, yanıp kavrulan yalnızca bizleriz ne yazık ki...

İşte bizim tanrılarımız hep ulaşılmazlığı öngörmüş, erişilmezliği kutsamış, niçin, sonlu yaşam ve zorunlu bitişi kanıksamamız için, dikey limitin içinde, ölüm ve öldürmenin kanıksanışı ve birer kan kasabıdır yarattığımız tanrılar, uygarlık biçimimizi değiştirmeyi başardığımızda, bu tanrılar geçmişin putları ve Uranusları gibi tarihin karanlığına karışacaktır sanıyorum, uçurumlardan atılarak unutulacaklardır, son yortumuz ve ilkel dürtülerimiz bu ritüel olacaktır bizim, bilin ki, bir zaman sonranın mitolojisi, bugünün motor gümbürtüsüyle, roket böğürtüsüyle ayın karanlık yüzünü gören hemcinslerimiz olacaktır ne yazık ki...

  CRSPRKHGNMQWRTYFDGÇJLVBXZ adını verdiğimiz gen düzenleme cihazını tam kapasiteyle çalıştırabildiğimizde, bütün barbar alışkanlıklarımızı yitireceğiz, etsevicilik bitecek, sıvılara olan tutkularımız sona erecek ve uygarlığımız bir nebze olsun ilerleyecektir, öncesi bir deneydi ve çok zamanımızı aldı, basic ama kötücül şeylerdi olan biten. Bir gün felsefe öğretmenimiz, eli cebinde derse gelmişti ve bilin bakalım avcumda ne var dedi, yaşamımız için çok önemli, bilene onu armağan edeceğim, hepimiz düşünce var diye bağırdık. Çünkü düşünemediğimiz de yaşayamayacağımızı sanıyorduk, hayır dedi. Kitap dedi biri, gene hayır dedi.  En arka sıradan biri -hava- dedi, öğretmen bir kahkaha attı ve evet bildin dedi. Bu kadar basit, doğruydu bu. Çünkü hava olmasaydı yaşam olmayacaktı ki, solumak. Bir havayız biz!..

 Japonlar konuşurken karşısındakinin gözlerine bakmayı saygısızlık sayarlarmış, çünkü suçlamak anlamına gelirmiş bakmak, karşıdaki kişiye. İlginç, yaşama hakkı gibisi yok, özgürce solumaktır yaşamak gerçeklikte... Presbit'eryeniz biz, her ikisi de.  Palindromik aralıkların virüsü, metalik hidrojenin özlemcileri, sıvı yemekler, gaz kaçakları, azottan ekmekler, volfram nektarı ve Kenan ili kurbanları gibi... Biz belki de güneş sisteminde diğer gezegenlerin ya da güneşin uydusuyuzdur, onlarda kimlerin tutsağıdır bilebiliyor muyuz, ayrımında olmadığımız kim bilir  neler var, bilisizliğimizdir bizim bildiklerimiz, güneşin içindeki bir uygarlığın ham maddesi; belki de bir düşünce deneyiyiz biz, kobaylarızdır belki de, nasıl bilebiliriz ki, ama görüntülerimiz tekin değil, fareler gibi tuzaklara atılmakla ömür geçirdiğimiz savlanabilir...

 Süt yolunun Orion koluyla, yay yolunun arasında, gökadadaki en parlak yıldızlardan biri olan Eta Karina vardır, dıştaki ana kol olan Perseus ve Avcı'nın uzaklarındaki Beygir Bulutsusu gerçekte bir yıldız fabrikasıdır. Andromeda vardır, akkor gazlar ve bir alkol denizi olan uydular, dünyayı kaplayabilirler. Görünür ışık neyse, karanlıkta görünmeyen bir ışıktır gerçekte, disk yıldızlar, taç yıldızlar vardır, soğuk, turuncu yıldızlar ve öte gezegenler, birer su tacı olan, düşünüldüğünde kendimizi aştığımızı söyleyebiliriz ama evren bir kitapsa, bir virgül bile değiliz biz, bunu anlayabilmeliyiz.

 'Bir gün, paramparça organları, deşilmiş bağırsaklarıyla son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takım yıldızların altında bir başına dolanıp dururken; bir deri bir kemik kalmış, çılgınlaşmış son insan... Uçsuz bucaksız mezarların, dev beton blokların, soğuk putların ve ıssız kentlerin arasında yalnız başına bir küfr gibi dolanırken, şu korkunç soruyu soracaktır; Neden?..'

  Bu tür apokaliptik metinlerin senare ediliyor olmasının yararlı olduğunu söylerler, çünkü özgürlüğümüz için önlem alınmasını salık veren manifestolar gibidir onlar, sanat ya da yaşam bir delilikse eğer binip gideceğimiz şey, ütopyalardaki gibi güneş gemileri olmalıdır diye düşünebiliyorum artık... Şu anda okumakta olduğunuz bu dizimlerin, siz onları okumadan önce yazılmış olması gerekmez mi ama onlar yazılmadan önce çoktan okunmuştu. Sonuçlar nedenlerden öncedir, çünkü nedenleri biz uyduruyoruz. Big bang sonrasında insan ortaya çıktı ve nedenini buldu evrenin; Tanrı!.. Oysa sonuç nedenden çok önce gerçekleşmişti!.. Neden bir yinelemeydi. Tüm gerçeklikler bir sonuçtur. Evren hakkında bildiklerimizin, nedenin (bu dizimlerin yazılması) bir sonuçtan (bu dizimlerin okunması) daha önce geldiğini ileri sürdüğümüzde, yapılması gerekenler açıkça anlaşılır ve güvenli bir varsayım gibi görünebilirlerdi bizim dünyamızda, oysa bu korkularımızın ve güvensizliğimizin dışavurumudur, evren nedenselliğini sonuçta görüyor ancak, elementer dünyamızda olan, olması gerekenden, yani düşünülenden ve nedensellikten önceliklidir hep... Çünkü nedensellik aransaydı evren yapılanabilir miydi, sonuç nedenin kendisidir evrende...

 Son yıllarda, atom altı parçacıkların krallığında, neler olduğuna ilişkin bilgilerimiz genişliyor, araştırmacılar doğru gibi görünen şeylerin ve bazı durumlarda daha çok sezgisel olarak, doğru olarak kabullendiğimiz şeylerin, daima öyle olmadığı gerçeğiyle yüzleştiler. Örneğin, süperpozisyon denen kavramı ele alalım. Schrödinger’in Kedisi örneğinde betimlendiği üzere, kuantum süperpozisyon, parçacıkların eşzamanlı olarak, iki veya daha fazla durumda bulunabildiği veya aynı anda iki farklı konumda olabildiği olgusudur. Bu neden ve sonuç kavramının parçalanmasıdır. Tuhaflık burada bitmiyor. Geçtiğimiz yıllarda, fizikçiler, süperpozisyonun nedenselliğe aykırılık taşıdığını da buldular; olayların nedensel sıraları da süperpozisyon halinde olabiliyor, diğer bir deyişle, tıpkı parçacıkların konumları gibi, olayların sıraları da “belirsiz” olabiliyor, sonuç nedenselliğin önüne geçebiliyor. Çünkü bir kötülük halinde nöronlar ne yapacağına çoktan karar vermiştir ve o kötülük olmadan gerçekleşmektedir durmaksızın.  Küçük, büyükten daha büyüktür, çünkü göktaşı veya tozsu evren onu yaratan parçacıktan doğallıkla daha küçük ya da daha küçük olmak zorunluğunu taşımaktadır. Yaratılan, kendi asal varlığının üstüne çıkabilir mi, bir türevdir o ve kavramsallıkta bir parçadır ne yazık ki ve her şey bir inakla, değişkesiz bir kavramsallık ve batıl bir sonsuzlukla sarıp sarmalanacaktır sonuçta, bilgi bilisizliktir. Bir inaksın sen dedi Talina, gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde sarıldı bana...

Talina; alın yazısının gerçekliğine vardın dedi sonunda. Alın yazısı nedensellik işlevidir dedim bizim yargılarımızda, son başlangıçtan öncedir oysa, ama ondan önce bir şey daha olması gerekiyor ve ondan önce de bir şey daha. İşte onu bilemiyoruz, öyleyse uvertür, ara geçişler, gerçeğin müziğine yaklaşırken  çalan şeylerdir.

Prinkopya gerçek olduğunda onu anlayacağız!..

                 BÜYÜKADA MON AMOUR         BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ               *           ETHEL (Bir Büyükada Öykü...