29 Mart 2017 Çarşamba

TROÇKİ

Zaman zaman adayı, kimselerin olmadığı gece yarılarında, ay ışığının ıssızlığında, nice çıldırtılar arasında dolaşırım. Geceleyin beyaz bir at çıkar karşıma, mitolojik çağlardan kalma bir yarı tanrı gibi az ilerde durur, bir yılkı atı olduğunu anlayana dek sessizce süzülür ve geriye dönerek, bulutların arasında yükselir, ayın içlerine doğru, ışık okyanuslarının içine karışarak, yiter gider. Özgürlüğün tanımı budur işte derim... Yollar tanrının yarattığı, uzayıp giden bir yılan gibi kıvrılır, evler sizi gözetleyen canavarlar gibi gözlerini kırpıştırır, sokak lambaları solgun ışıklarını üzerinize çevirerek, gecenin bir Frankenstein'ı, talihsiz ve yazgısına küsmüş bir insanı gibi sorgularcasına, sürgit sizi izleyerek gölgenize eşlik eder. İşte o gecelerden birinde, uzaklarda, sanki yolun ortasında bir bankta, tuhaf bir yaratığa benzer, biri oturuyordu sanki ve belki de yalnızca ben görüyordum artık onu... Yolumu değiştirmek gibi bir ürküye kapılamazdım, gururum bir kez bile incindiğinde, sürgit öyle olabilirmiş gibi bir duygu vardı içimde, giderek yaklaştım o şeye ve bir dönemeçte yol kenarında duran bir bankta oturduğunu anladım tuhaf yaratığın...

Yaratık diyorum, çünkü çul çaput içinde, sanki içine kıvrılıp kalmış, ufacık tefecik ve çaresiz, kimsesizlikten emekli, içine doğru sinmiş ve neredeyse eriyip gitmiş bir canlı gibiydi... Sanrılar ve illüzyon çağlarında, bir insandan başka şey olamayacağı belliydi. İçimden şimdi bu gecenin boşandığı, karanlığın siyah bir zehir gibi aktığı saatte, hiç bir anlamı olamayacağı halde, para isteyecektir bu meczup diye düşündüm. Hiç bir zaman bozuk metaller taşımam, ağırlıktan nefret ederim, kolye, saat, bileklik gibi barbariyan alışkanlıklardan hoşlanmam, başıboş yaşamayı severim, bu durumda dedim kendime, işim zor, şimdi adam kesin bir şeyler ister ama vermeyince, veremeyince sözü gümüşleyecek her zamanki gibi, ilgisizlere ilgisiz tüm evren gibi, bende duymazlıktan geleceğim ve öbür dünyaya kadar bir daha görüşmemek üzere yanından geçip gideceğim. İçimden böyle geçiriyordum ama eceline susamış bir yaratık gibi, ya içgüdüsel korkularımı yenemeyerek, ya beni yok edecek canavara naz çekip, gönlünü almayı umut ederek ya da insafına sığınıp, kadirden, beladan uzak durma düşüncesiyle veya hiç birimizin henüz bilmek istemediği, bilemeyeceği kozmik dürtülerden, evrenin her şeylere yayılmış, ortakçıl genetiğinden süzülüp gelen nedenlerden ötürü, geçerken elimde olmaksızın adama merhaba diyerek, görünürde insanlık özlemiyle, candaşlık, kardeşlik düşüncesiyle bir selam verdim, sessizce başımı eğdim. Dönemeçte olduğum için kör noktada sayılırdım ve doğrucası da Adem'in borcunu ödeyip geçip gitmekti niyetim. İki köşeyi birleştiren dik açının kırılgan noktasında yan yana geldiğimiz anda, fırsatı kaçırmadı adam ve elem ve coşkunun soyutlanabilen tinselliğinde, ateşin var mı dedi ve büyük savaş, varlıkların çarpışması başlamıştı işte, saniyelerle, saliselerin boğuşması bakalım nasıl sonuçlanacaktı...

Bende, bu tip insanlara yarayacak hiç bir şey olamazdı öteden beri, belki de güneşin ilk gününden bu yana, yok deseydim adama, hiç bir işe yaramaz, gün yüzü bile görmemiş biri yaftasıyla kendimi mahkum edeceğimi biliyordum, ayrıca adamın tepkime sessiz kalışı, beni bir ezikliğin içine bulayarak yürüyüşümün dengesiyle dozajını bozacak, gecem artık haram ve harap olacaktı, üstelik adamın daha ağırdan bir tepkisi de olabilirdi belki... Karşımdaki, sanki daha sözünü bitirmeden, hiçte yeri olmadığı halde, sırf lafa tutuşurum, ortamı kaydırıp, yumuşatarak, konudan uzaklaştırırım tasası ve umarıyla; Ne yapacaksın dedim. Çünkü duruşu o kadar içe kapanık ve bir yorgana sarılarak uyukluyor gibiydi ki, ne tütün içebileceğini düşündüm o an adamın, ne de yapabileceği başka bir şeyi... Ateş istemesi, varlığın temas alanına olanaklar sağlayan, tanrısal bir Prometheus öngörüsüydü kanımca, tutuşturan birliğin ortak meşalesi... Adam iyi biriymiş, duymasam da olurmuş gibi usulca, tenekeyi tutuşturacaktım dedi, o zaman anladım bacaklarının arasında duran bir teneke olduğunu, yarı karanlıkta, yarı gölge konisinin içinde, hiç bir şey tam olarak görünüp seçilmiyor ki, teneke kurumuş bir ağaç gövdesi gibiydi, adamın uzun boyu, sanki biricik dalın devamını andırıyor, yanına koyduğu çar çaputun içindeki yumru, uyuklayan bir kediymiş gibi düşlere kapılıyordu insan, sabah olunca bu adamın yerinde yeller esebilirdi inanın, dünya değil, dünyalarımız vardır bizim...

Adamcağızın zararsız biri olduğunu anlar anlamaz, dengeyi daha bir korumak adına, özveride bulunmaya karar verdim ve bankın bir ucuna anında ilişerek, hava o kadar soğuk değil ama dedim. Ateşle bir ilişiğinin olduğunu hemen anladı sözümün. Böylesi bayağı keyifli olurda ondan dedi. Söylediği şey o kadar mutlu etti ki beni, gerçekten gecenin bu saatlerinde yanan bir ateşin çevresinde oturmak, düşlere dalarak bir söyleşiye kapılmanın sonsuz ve eşsiz hazzında zaman geçirmenin, unutulmaz bir zevk olduğunu, bu denli iyi anımsayamazdım. Çocukluğumda yaşlıların ateşin önünde uyuklayıp düşlere daldığını bilirim ben. Ateşin içine düşerek yanıp tutuşan, küllerinden doğanın olduğunu da söylerlerdi şakayla karışık. Ateş geldiğimiz ve gittiğimiz yerdir, cennet diye bir yerde yoktur, olsa olsa salt dünyamızdadır o tür şeyler ne yazık ki... Cüretim arttı ve inisiyatifi ele geçirir gibi, sohbetin ateşi tenekeden daha iyi ısıtır geceyi dedim, doğruluğunu ya da eğriliğini pek düşünmeden, adam güldü sessizce, boşluğun içinden, konuşmak için can atan, kendisinden daha garip biri geldi diye düşündüğünü var saydım artık ve son kozumu oynayarak dedim ki ona, buralarda Troçki'nin kaldığı köşk varmış, hangisi o dedim... Adam hafifçe ciddileşti ve ilk kez yüzüme bakarak, gece orasını görmek ne işine yarar ki dedi, ürperdim birden, adamın karanlıkta yüzü yok gibiydi neredeyse, yine de konuşmamızın akışına güvenerek, tamam ama herkes bir yeri gösteriyor ne yazık ki dedim, daha önce şurada kalmış, sonra şuraya geçmiş, o ilk geldiği yermiş, burası son kaldığı yer, sanki Troçki hiç yaşamamış da, bir masal, bir efsane uydurulmuş gibi... Adam bana doğru daha bir ciddi baktı artık ve sohbeti karıştıracak, düşünsel çatışmaları başlatacak ilk vaazı verir gibi inlercesine bir ses çıkardı; Bu dünya uydurmadır dostum!.. Gerçekler düştür ne yazık ki diyerek, konuyu saptırmak istemedim. Dedim ki ona, Troçki kaotik düşlemlerden, ikicil varsayımlardan arınamamış biri, sırf kendi doğrularına inanmış olsaydı bulunduğu noktada, daha başarılı olurdu, ama kitlelere, daha doğrusu tüm bir insanlığa kulak verdi o ve yenildi. Doğrunun doğruluğu değil, doğrunun kitlesel karşılığı öncel sayılmalıdır yaşamda, çok karışık bir konu ama tüme varım, tümden gelime zaman zaman hükmedebilir, tersi de olabilir belki, basıncın değerlerini iyi hesaplayan ve göstergelerin tümünü gözlemleyip, sonuçlarını öngörebilenler, doğruluğun doğruluğuna da hükmedebilirler artık dedim. Teori deniz gibidir ama dedi, pratikse ağa takılan balıklar...

Güldüm hafifçe, politize pratikleri bu denli peyzaja dönüştürmenin cezasını o da çekti, bizde aynı şeyleri yapıyoruzdur belki, ama karşımızda tepki verecek bir kitlesel dalgalanma, bir sayıklama olmadığı için Diderot'dan daha vurdum duymazız. Sözlerimi anlamazlıktan gelmiş gibiydi, insan düşüncesini kendisi belirleyemez dedi, bir yenilgi, bir sürgün, bir zafer, bir beraberlik, bir rüzgar, bir gün batımı, bir kavga, bir ziyafet ve bir arkadaşın toplamıdır düşünce... Okumak, gözlem, yaşananlar, düş gücü filanda var diye ekledim. Troçki'nin yitirdiği düşünceleri değildir, verimlerin dünyevi karşılığının pratikte gerçekleşme olasılığına oranla yetersizliğidir bizi kederlendiren dedi. Burjuvalar onun yanında yer almış ama, oyun içinde oyunun içinden çıkmak zor olsa gerek... Düşünce ele geçmez gerçekte, lunapark oyuncakları gibidir diye sürdürdü, kaygan, akışkan, bir çukurda biriken, bir tümsekte dağılan; sonra düşünce öyle sonsuzdur ki, bizim düşünce sandığımız şey bir gölgeye bakarak ürettiğimiz çırpıntıyla, kırıntılardır, Platon'un mağarasında sözü edilir açınlar gibi... Kırıntının kırıntısıdır belki de diye sözünü tamamladım... Troçki dedim, böyle günah çıkartıyor mudur artık bilinmez... Troçki onun gerçek adı bile değildi, momentumdur bunlar dedi. Yaşam, tinsel eylenimler, düşüncelerimiz, konkav dünya, bezdirici eylem ve saltık evrenin som varlığı, sonsuz bir çatışma ve uyum içinde dalgalanan töz yığınlarıdır gerçeklikte, var oluşumuzun anlamını arayıp, bulmak için çabalarız sonuçta, tekillikse burada düğümlenir, yenilgilerin ve zaferlerin bir değeri yoktur zamanın akışında, sonsuzlukta her şey başladığı noktaya dönecektir, bu zorunlulukta tüm kutuplar birleşerek, bütün ayrılıkların ve bir olmaklığımızın; tanrının enstrümanları, varoluşumuzu hükme bağlayan organları ve sürgit genleşen tinselliğimizin kaotik yansımaları, göksel sayılabilecek bir geotizmin türevleri olduğu anlaşılacaktır. Tanrıyız biz gerçekte ve onun sonsuzluğa uzanan uzuvları, yürek atışlarıyla, kıpırdanışlarımızın kanıtıdır dedi. Bambaşka iki kişiyiz biz yine de dedim gülerek, enternasyonal birleştirecek bizi dedi bir kahkaha atarak, sesi havada çınlayarak sanki geri gelmişti. Troçki, tüm insanlık için çözüm aramıştı, bir bütünün parçası, sağlıklı bir yapı izlenimi verdiğinde, bir domino etkisi yaratıp ya da Şanghay rüzgarı gibi bütün dolayımları sürklase edemeyecekse eğer, parça başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalacaktır diye sürdürdü. Gerçekliğin bütüne karşı düşünülebilecek kapsantısı uğruna, parçanın sağlıklı ve tümsel bir yapıya bürünmesinin genel geçerliği öngörüldüğünde, sızmalar oluyorsa ortaya konulanın bir deney safhasında kalacağı bellidir, yarı cennet, yarı cehennem ara duraklardır, bütünsellik söz konusu değilse, tamlık sağlanamadığında hiç bir edimimizin pratik yansımasından söz edemeyiz. İlkeliz biz, bir yapıntı bile değiliz, oluşmaktayız ve bir otomat sayılmalıyız, aşamalar bütününde ilerlemeliyiz belki de, evet ama bir paradokstur bu ne yazık ki, bizi daha vulgerize edebilecek bir gelişme ya olduğu yerde kalmalı ya da tümümüzü kapsayan bir dönüşüme varmalı, öylece sonuçlanmalıdır. Doğrunun ne olduğuna tanrı karar verecektir. Sonuçta, uzuvlarımızın tüm bir bedeni yüklenemeyen, sürükleyemeyen davranışları, hükümsüzdür, geçersiz sayılmalıdır, türün öbür bireylerini kapsamayan her restorasyon, bir canlandırmadır, hiç olmamış gibi bir eylemle sonuçlanabildiğinde edimlerimiz, görü neyi gerektiriyorsa o olacaktır ve artık bizi bir düş kırıklığı bekliyordur kaçınılmazlıkla... Öyle olduğu, bırak geçmişin devinimlerini, senin varlığından bile belli diyecektim ki, belagata düşmekten korktum, su yollarının belirsizliğinde, günoğulculuğa sapmaktansa, adamın sakınmasızca dile getirdiği düşüncelerinin, geceyi aydınlatmaya kalkışmasının, saygıdeğer olması gerektiği kanısıyla, sessiz kalmayı yeğledim. Bir boşluğun süzülerek aramızdan geçip gitmesiyle, düşünceleri, sonsuzluğun hükümranlık yayan görkemine yenilmiş gibi, derin bir iç çekti adam ve gel sana Troçki'nin kaldığı köşkü göstereyim dedi; gözüme giderek dev gibi görünen adamın, çar çaputun içinden çıkınca, çelimsiz, ufak tefek biri olduğunu gördüğümde, sürüp giden düşünsel atışmalarımızdan utanır gibi oldum, keşke dedim yalnızca adam konuşsaydı da salt dinleseydim, kim bilir neler söyleyecekti, doyunca içini dökecekti belki de, pek fırsat vermedim adama çünkü, karşılıklı diyalog, ne de olsa yarım kalmış hamlelerin yığınından, bir eksiklikten doğan şeyler, keşke sessiz kalarak, adamın sırf kendi düşüncelerini aktarmasını sağlayıp, dikkatle dinleseydim, şimdiki zaman diye bir şey yok ki, evrenin 'kozmik karmaşasında', çelişkiler içinde hepsi yiterek, geçip gitti işte... Karanlıkta geniş yolda yalpalayan iki sarhoş gibi yürümeye başladık. İnsanın biri dedi, bir gün bütün dertlerinden arınmış, ağrısız sızısız bir güne uyanmış, meğer birde bakmış ki öbür dünyadaymış...

Düşüncelerimiz sonsuza dek bir azlık içinde barınacak, yetersizliğini koruyacaktır, maddenin sakınımı dediğimiz budur işte, düşünce kendisini üreten bağlaşıklıktan, çoğaltıcı, yayılmacı varlıktan hiç bir zaman kendini kurtaramaz, o bir hiçliktir eşya için, bu yüzden varlık kendisine inanmak zorunluğu duyar. Düşünün ki, en usa sığmaz başkalaşım bile, kendisinin bir türevi olmak zorundadır sonuçta, o kendisini yadsımış olduğunu, yoksamış olduğunu, hiçlediğini var saymış, öylece düşünmüş olsa bile... Gecede kızıla boyalı bir köşke vardık, ay ışığının, uzaktaki denizi aydınlatan, suyun üzerinde inip çıkan parıltısında; yakamozlar kızıl ordu gibi dalgalanıyordu. Burayı gelip geçerken görüyordum ama sessizlikte ürkütücü ve göz alıcı bir yapının dibinde durduğumuzu anlamıştım. Adam beni çekerek aşağılara sürükledi, köşkün içlerine dek sokulmuştuk, orada dalgalanıp duran bir denizle, bir sandal vardı, bin dedi, 'carpe diem' nasıl olsa, Horace dedim, Horace'ın dizesi bu, bir çırpıda şiiri okudu... ''Günahtır alınyazısını kurcalamak, Yıldızlardan geleceği okumak, Lekenoe; Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi. İşte kayaları kemiriyor Tiren denizi; Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız, Belki de yaşanacak yıllar vardır önümüzde; Bilgeliği elden koymamaktır, en iyisi. Madem ki sonumuz ölüm, şarabını süz, Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez; Konuşurken bile zaman geçip gidiyor, İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.'' Koltuğunun altından bir şarap şişesi çıkardı ve denizin ortasında içerek kutsadık üzüm kanını, sonra bir şeyler fısıldayarak ağzını kapattı şişenin, denize bıraktı. Belki bir gün Odessa'da bizimkilerin, mujiklerin eline geçerde dünya yeniden kurulur dedi. Kuşkuya yer veremezdim kendimde, olanaksızdı bu ve Odessa konusunda ağzımı bile açmadım!.. Deniz dalgalanıyordu, ay ışığı sanki suyun içine bıçak gibi giriyor, sonra şıpırtılarla, balıkları uykusundan uyandırıyormuş gibi, küçücük şeyler çırpınarak, çevremizde dönüyordu, köşkün karanlığı içinde kayığı kolonlara bağladığımızda adam, sana güle güle dedi... Şaşırdımsa da belli etmedim, yalnızca gene görüşürüz iyi günler sana da diyebildim.

Alacakaranlıkta, yol neredeyse aydınlanmıştı... Ada'nın zararsız köpeklerinden biri hızla yanımdan geçti, garip bir mutlulukla dönüyordum ki, bu adamın Troçki'nin kendisi olabileceğini anladım birden ve ıssızlıkta omuzuma biri dokunur gibi oldu, döndüğümde, kapkara, dev gibi bir gölge karşımda duruyordu... Bu dünyada ölülere salıncak kurulamayacağına göre, yaşananlar bir düş müydü, gerçek miydi o günden beri anlayabilmiş değilim!..

23 Mart 2017 Perşembe

ADA / MİMOZA

Bahar geliyor...

Haiku kokuları sardı ortalığı...

  'Daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı'

'Tan ağardı / ikimizi esir aldı / ötüşen çayır kuşu...'

Basho mudur bilinmez, onun tankası hüzünler saçmış...

  'Elveda deyip, buralardan gidince ben, ey evime komşu erik ağacı, her bahar çiçek açmayı unutma...'

Ah, o yürümeye başladığında adanın manzarası değişirdi. Ada'dan söz ediyorum, adıydı Ada, baharın sevdalısı... Ne yürüyüşler yapardık onunla, Aya Yorgi, Eskibağ, ıssız koylar, terkedilmiş kiliseler, uçurumlar, öyle giz dolu yerler vardı ki, denizler ve martılar aşağılarda kalırdı, bir uzay yolcusu gibi kalakalırdık dorukta ve öylece izlerdik dünyayı... Süzülen kuşlar, yeşil yamaçlar, aşağıda koyun içinde, çırpınan, yüzen, birbirine sarılan insanlar... Aya Yorgi'ye çıkardık sık sık, neden bıkmazdık oraya gitmekten diye düşünürdüm hep, kimselerin karışmadığı özgür bir yer miydi, ruhani havası inançsız kulları bile sarıp sarmalar mıydı, her mevsim çiçekler mi vardı...


Çıkarken, hiç konuşmayalım bir araya gelemeyiz sonra derdim (hiç konuşmadan çıkılırsa dilekler kabul olurmuş), gülerdi, kiliseye girer, resimlere bakar, yazıları okur, orada eski küçük saatlerden oluşmuş, mekanik tabloya göz gezdirir, imgelemde, bu garip enstalasyonun, antik görünümlü sanatsal işin amacını arardık hep. Benim için orijinal saatlerin oluşturduğu bir gizemdi o, ama Ada, sanat derdi, amaçsız bir eylemin dışa vurumu olmamalı, zamanı simgeliyor bu, ondan öte, yaşama bağlanmanın, onu değerlendirerek yaşamanın buyruğu var. Saatler geçiyor bakın, siz durduğunuzda zamanınız kalmayacak, öyleyse inanın, kendinize inanın, çiçek koklayın, şiirler yazın, yürüyün, sevin, sevilin, arayın, bulun, sunun, çabalayın... Ve olmazsa olmazımız işte; Yaşayın!.. Biraz mutlaklaştırmasak derdim Ada'ya, oda hayır derdi mutlaklaştıracağız, yaşam kendini saklamamalıdır!.. Oradaki küçük bahçeyi dolaşırdık, büyük kayayı saran yaban gülü, minicik, mavi renkleriyle bizi büyüleyen sarmaşık, köşe bucağı dolduran, permalı bir kadın başını andıran coşkusuyla fesleğenler, kadife çiçekleri ve aşağıda çam ormanlarının ötesinde uzanan dingin, sonsuz mavilik... Kilisenin taşlı yolundan her inip çıktığımızda, renkli iplikler yol gösterirdi bize, tepeye kadar uzanan ve yaşam yoldaşınızı bulacağınıza işaret eden büyü... Bir dilek dna'sı... Faytonların bizi beklediği büyük alana gelirdik, bir kerecik binmiştik onlara, ayağı yaralıydı atın ve inmiştik görür görmez, yetimhaneye gidiyorduk, terk edilmiş kilise, görkemli ahşap yapı, artık avlusunda, başka dünyalardan gelmiş gibi, bir kaç tavukla horozun dolaştığı, sessizlik içindeki yıkıntı, ölümü haykıran anıt... Ada bir Rum çocuğu olduğunu söylerdi gülümseyerek, bende gülümser, yürüğüm ben, dağ köylüsü derdim, bir kahkaha atardı... Bir gün adaların tarihini anlattı bana, evvel zaman içinde adı Cin adalarıymış buraların, yerleşim olmadığından sanırım, gece mehtapta önünüze karanlık, kocaman tepeler çıksa ve içinde ellerinde meşaleyle, dolaşıp duran Tarzanlar olsa ne dersiniz, Bizans prenslerinin sürgün yeriymiş gerçekte, Prens adaları demeleri bundan, Christmas çağları başladığında Keşiş Adaları'da demişler, sizler, toprağı kızıl renkte olduğu için Kızıl Adalar adını vermişsiniz... Küçük adalarda akarsu ve göl bulunmaz ama derdi, yalnız çiçekler vardır, mimozalar dedim ona, saçların gibi, mimozalar vardır... Vordonos adasından bakınca, yanıp sönermiş mimozalar, gülerdi, düşlemek güzel şeydir derdi. Bir gün yetimhaneden yukarı, adsız manastıra çıktık, orası her iki tarafa bakan ve sürekli güneş alır bir yerdeydi, arı kovanları vardı az ilerde, vızıltılardan geçilmiyordu. Ada kovanlara yaklaştı ve balları biz üretiyoruz, zaman zaman gelir bal sağarız burada dedi, ilerde bin bir çeşit çiçekler, küpeler, aslan ağzı, kedi tırnağı bile vardı, kır masalları...


 Ne güzel bir yerdi yarabbim bu ada, çiçeklerinden taç yapardım Ada'ya, uzanırdık Sedef'e doğru, o tuhaf, ıssız adada hayat var mı diye, bir kıpırtı arardık. Yollarda faytonlar eşlik ederdi herkese, tüm kuşlar vardır adada, arı kuşu, keklik, martılar, karabatak, kargalar, ada kınalısı, ispinoz, serçe, nar bülbülü, güvercinler, saksağan, sığırcık, ağaçkakan, saka, bıldırcın, çulluk... Yabani kazlar bile görülür. Aya Yorgi'ye yakın, tamda kuş gözetleme kulesinin tepesinde bir leylek yuvası vardır. Bir gün, bir sığırcık korosunun yukarda ada biçiminde uçuşarak, çığlıklar attığını ve aşağıdakileri selamladığını görenler var, bir daha olmaz mı dediğinizde o günler geride kaldı diyorlar!.. Kayalara oturmuş, gün batımını izliyorduk Ada'yla, tanrı tandan gelir bizim dilimizde, gün doğuran demek dedim, sizde ne anlama gelir, hiç unutmam, tanrı bizde unutmak anlamına gelir dedi, her şeyi, şaka yapıyor sandım, hiç sesimi çıkarmadım... Ama bahar geldi işte...

'Yokuşlarda, / Bahar çılgını koku. / Çiçekler içindeki yolcu!..'

'Ruhum darmadağın oldu, / Leylakların kokusu, / Yola sarkınca'

diyebilmek için can atıyor insan, Ada'yı arayayım dedim, yarım kalmış gezilerimizin ruhunu tamamlamak, bir nebze özgürlük tatmak için, telefonu kapalıydı, açılmıyordu nedense, geçenlerde, ortak tanıdığımız Niko'yla karşılaştım, kadim adalı, gitti o dedi, eski günlerin özlemine dayanamadığı, yalnızlığa katlanamadığı için, çekip gitti sanırım, nereye diyemedim, oysa bana, artık bütün yalnızlıklar benimdir diyordu. Yalnızlıklar bizim olsun, mimozalar bizde kalsın diye bağırıyordum bende, tepelerden aşağıya, denize... Şimdi, bir ağa dolanmış yosun gibiyim. Hep gülümsüyordu... Dostluğumuz, anılarımız kadar -kısacık- sürecekmiş, bilemedim... Bu dünyada özlem zincirleri neden böylesine kopar, ayrılıklar neden bu denli kolayca gerçekleşir tanrım...

Gözyaşlarımla, dolaştığımız yerlere, o tepelere gittim, oturdum ve uzaklardakine sessizce, sitemle, yalvarıyla o şiiri okudum...

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin, "bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet''. Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya; -bir ceset gibi- gömülü kalbim. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. -başka bir şey umma- Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de''.

FREELAND

Kuşluk vakti kalkar ve çayır köpeğiyle adayı dolaşırız. Bir rutin bu. Bir kadeh örümcek şarabını yudumlamadan sokağa adım atmayız, bir kuyruk sallayan eşlik eder bize, ötücü kuş, hiç gördünüz mü, uzun çatal kuyruğu, salıncak gibi sallanır durur, pek ürkek değildir, aradaki sınırı, yaklaşma aralığını geçmedikçe havalanmaz, güzel ötüşlü ve siyah beyaz görünümde, belki serçegillerdendir, simetrik bir kuştur, siyahı beyazı ayrık ve mimarisi belirgin biçimdedir, yalı çapkını gibi, adada bir Kaknus kuşu varmış, rengârenk, Hint güzeli, henüz kimselerin gördüm diyemediği, kuyruk sallayan ben ona aşığım dedi, çayır köpeği, işaret feneri gibi salınman boşluğa bir serenat o zaman demez mi!.. Hasetlikle dostluk kurmaya kalkışma, imalarla kalp kırma, yol alma; bir alışkanlıktır bu, canlılara özgü... Kuş yanıt verdi, konuşurken titreyişin, hiçliğe duyduğun bir kin olmasın dedi, söyleşiler kutuplaşmalarla kıvamını buluyor dedim, neyse ki güldüler!..

Geçenlerde ormanda bir Horus atmacası çıktı karşımıza, imparatoriçemin bahçesinden kaçtım, sizinle geleyim dedi, çalılıktan doğru bir kobra yaklaşıyordu, benimle gelmelisin dedi, onunla kol kola yitip gitti, kuyruk sallayan dedi ki, iyi ki gelmedi, çağcıl, modern yaşama uyum sağlayamazdı!.. Orman cinleri göz kırptı, Dülger balığı başını salladı. Komşumuz İspati Bey dedi ki, ıhlamur ağacında yaşar kendisi, Maden tarafına gidelim bugün, neden dedim, orada ne var, maden kuyusu mu?.. Yok dedi göz alan ağaçlarla dolu, mimozalar, akasyalar, manolyalar... Küçük yalanlarla yaşamak senin içinde sevince olmuş, manolya göremedim adada... İnan ki dedi, doğru, bir şeyin kendini tanıtlamasının yolu, o tanıttan yoksun olmasıymış günümüzde, biricik mottomuz bu, ada var ama manolyası yok, ada böyle olur mu...

Anlıyorum da şiir için ne diyorlar biliyor musun, sözcüklerle yazılır, Mallarme diye bir su kelebeği söylemiş, oysa şiir sözcüklerin neredeyse hiç olmadığı, bir tür hiçliğe, Nirvana'ya ulaşmakmış gerçekte... Hani şiir sözcüklerle yazılırdı, demek ki sözün en aza indirgendiği, belki sıfırlandığı sanat dalına şiir deniyor, tanıtından yoksun olmayan şey, çağımızda bir biriciklik olarak kendisi olamıyor artık. Kızdı herhalde yeşil kurbağa, şiir matematiktir diye bağırdı, peygamber devesi, matematik dedi, yoksulları sömürmenin bilimsel yolu, bir açın ama, kesinleme değil, ah dedi kurbağa şairler müşriktir, lanetlidir zaten, araya karıştım, Cibranlar ya hep konuşmalı ya da sonsuzca susmalıdır!.. Susmak bir tür konuşmadır kimi zaman ama konuşmak susmak değildir, çünkü bir devini, bir eylemdir, yeryüzü giderek eskinleşir, dağlar düzleşir, ırmaklar kurur, denizler çekilir, ovalar çölleşir ama yalnızca söz, tanrı kelamı zamanın akışında yükselir, ululanır ve göklerin yüceliğine bürünür, çevreni sarar ve yeni yalvaçlar, yeni tanrılar sarar dört yanı, yeni exoduslarla, türeyen kutsanmış canlılarla yeryüzü yeniden kurulur...

Bir kişinin yarattığı bir imge kimseyi ilgilendirmeyen, anlamsızlık denizinde yüzen bir imgedir. Dünya bir imgedir, onu anlasın diye yaratıldı insanlar. Önce söz vardı onun için, anlam... Bir söz söylemek için o olmak gerekirdi, o olmak için bir söz söylemek gerekirdi... Epeyce uzattın, sen frambuaz mı yedin, ne derdin var dedi uzaktan bir gambot, denizin ortasında duruyordu, belki manolya vardır adada, bir gizencin tutsağı olmak, manolyadan daha çekici, Sinbad'ım ben dedi sonra oda ne demek, dinlemedim dedim ki, bir meselde yazdığı şiiri, hep bir öze -arınma- indirgeyen ozan, sonunda tek bir sözcüğe kalır ve çıldırmanın eşiğinde onu da yitirir, beklenen olur ve canına kıyar artık, ıssızlık ve sonsuzluğun sesi, bu yaşamdan alır götürür insanı, bazen öğle sıcağında kovuklarda, tepelerde duyarım onu, korkuyla aşağılara iner kalabalıklara karışırım, gene de şu yaşamda, ölüp gidenlerin sayısına bakıldığında anlaşılır bir durum...

Yollarda bizim gibi yürüyüş yapma saplantısı olan Arap tavşanıyla karşılaştık, sabah çıkarız ama zaman sanki geriye döner adada, şimdi yarı karanlıktayız, ama az sonra güneş açabilir, zaman sarhoş sanıyorum burada, nasılsın dedik doğallıkla, dedi ki, çölü özlüyorum, buraya taşındım, sonsuzca temiz hava, kum fırtınası yakmıyor, yeşilin sevdası sular, enginlik her yerde ama varlık öncelikle kendi doğasında yaşayabilmeli, hiç benzerim yok, daracık dünyamız, kısıtlı çevre, evet birbirimizi tanıyoruz ama derinliğimiz yok, bir kaç kanguru, Peru'dan jaguar, Kalküta'dan bir piton filan olsaydı daha mutlu olurdum inanın, iyi dedik, iyi de, piton senin düşmanın değil mi, evet boynuzlu engerek, kobra hepsi düşmanım ama, aynı habitatın sürüngenleri onlar, toynaklılar, firavun faresi veya bir zıplayıcısı olması otomatların, daha mutlu ediyor bizi, yeni bir çevrenin azizliği ve olanlarla yetinmemenin aczi bizi nevroza sürüklüyordur belki de... Anlamak için yaşamak gerekir, ölüs şeyler bizim için ne yazık ki dedi İshak kuşu... Öteki sürdürdü, gerçekte dedi, mutluluk türleri var, beğencemiz biriyle buluşuyor, mutsuzluk ya da mutluluk bir oran ya da bir paydaşlık; oradan geçen bir su samuru, sen dedi faytona bin, atlar sana iyi gelir, tavşan, kişniyorlar mı bari dedi, çayır köpeği araya girdi, hiç duymadım!..

Olmadı dedi tavşan, olacak gibi de değil... Bir Ağaçkakan öttü dallardan, sanki çınladı; göçmen kuşlardan biri, ne kadar gezsem, denizler aşsam, yurtluklar dolaşsam, yine de mutlu olamıyorum diye yaşlı bir akbabaya yakınırmış, akbaba ne dese iyi, her yere uçabilirsin ama kendini götürme demiş!.. Biliyorum bu meseli dedi tavşan, ah dedi yukardan ağaçkakan, bilmek yetmiyor artık, işte bütün sorunda bu!.. El salladık tavşana, ara sokaklarda kayboldu, çayır köpeğinin gözünden bir damla yaş süzüldü, kıyılara geldik, su akrebi bizi bekliyordu, masasında bir tabak yosun ve iyot kokteyli vardı, almaz mısınız dedi, sağ olasın diyebilirsek en güzeli dedik, bağdaş kurmuş, incecik, çoban aldatan gibi kuyruğu, köpeğe bayağı yakın duruyordu, toplar mısın dedi, akrep güldü, dostta olsak önlemi elden bırakmıyorsun utan, köpeğim şakadan anladığın gün dost olduğumuza inanacağım dedi. Ötelerden bir kaplumbağa geldi, kıyıda durdu, her gün iki çift laf etmeden gitmezdi, denizin hükümeti artarda patlamalar olunca düştü, yeni kabine kurulacak dedi, mercan balığı yeni önderimiz olacakmış, akrep, çok süslü püslü biridir o, göz boyamasın ötekiler gibi dedi, masamıza doğru gelen bir ağaç kertenkelesi, dışsatım düştü, ekonomik darboğazdayız, yeni hükümet bir an önce kurulmalı dedi... Bir ağustos böceği öttü ama sesin nerden geldiğini bilemedik, nisan yağmuru çiseliyordu!..

Öğleye devrilmişti gün, Yorgi tepesindeydik, Samuray örümceği diye acayip, sekiz ayaklı biri geldi, çok çalımlı yürüyor, Yorgi tepe demek dedi, tepe tepesindesiniz siz, araştırmadan inanmamak gerekir dedi çağıldayan suların tek Ornitorenk'i, ördek gagası gibi ağzıyla gülerek, tepede en çok kuş ve yılan görülür, biri uçarak, diğeri sürünerek gelir oraya, günün dilemması bu mu dedi ayak altında dolaşan Opossum, şişe burunlu Yunus, inanın bunun adını çok seviyorum opsiyon dercesine, ilgi duyacağımız şeyleri Opossum olmadan tartışmak istemiyorum ben dedi, sırf adı yüzünden, saçmalama dedi toprak kenesi, felsefe için en olgun ortam, su canlısı, şişe burunlu Yunus gibi birinin aramızda bulunmasıdır dedi, Yunus dik dik baktı, haftalık olağan tartışmamız için burada bulunuyoruz, felsefe, gerçekliğin alabildiğine, usun sınırlarını aşan soyutlaması, kesin sesinizi dedi balon balığı varlığın başlıca konusu felsefe zaten. Yapayalnız çıtkırıldım bir ispinoz, ilk kez konuştu, biliyor musunuz Einstein valesi bir gün demiş ki, varsıllık hiç bir işe yaramaz, mülk bekçiliği, duvar dipçiliğidir, İsa, Musa ve Muhammet'i para çantasıyla düşleyebileniniz var mı, gelmiş geçmiş tüm alaverelerin toplamı, şu yusufçuğun uçuşundaki zarafeti aşacak gücü gösterememiştir. Ötelerden bir Sumru kuşu lafa katıldı, kutup martısı, Cermen dillerinde dedi, van, von gibi şeyler soyluların alabildiği eklermiş, şimdi van Gogh'un yoksulluk içinde ölüp gitmesine ne demeli; sultan tatlısı yemeli dedi muştu böceği; mimozalar açar açmaz görünürmüş, belki de yalan dedi çiçek satıcısı, bakın dedi her yineleme yeni bir imaya yol açıyor diye düşünmemeli, bulunduğumuz noktadan ayrılamıyoruz biz, hala ilkeliz ve törpülenmedi pençelerimiz henüz!.. Ne ki umutlu olmak klişeyse, buda bir klişe dedi tanrı, ilk kez söze karıştı, çıkışımız ne olmalı dedi adanın tek saksağanı, herkes birbirine baktı!..

Gezintimiz bitmedi, kerkenez, deniz gergedanı, hipopotam, elephant (bak buda aşık demekmiş!), Yağmurcuk kuşu, sülük ve Pekin ördeğinin düğününde olan biteni anlatacağız bir gün!.. Çayır köpeği bir şiir okuyacakmış, adada yaşayanlar adına, tavşan dinlese iyiydi, bir deniz Robenson'una yazılmış...

 ''O her zaman denizlerle kuşatılmıştı, onun bilgeleri, / Saksonlar, kimdi ki adı okyanustan doğanlar / Balina Yolu, böylece birleştirici iki şey / İki büyük şey görkemli ispermeçet / Ve sonsuz denizlerin çapası. / Denizler hep onunlaydı. Zamanla gözleri / Hep büyük sularda büyülü okyanuslarda kaldı / Zaten onun çılgınca özlemleri vardı / Denizleri sulamak cehennemi okyanusları tasarlamak, / Ve kimilerinin ilkinsil örneklerini sunmak. / Bir adam yeryüzünün sularına kendini verdi / Ve emeklerinin altın rengi dalgalarda eridi / Ve o kızıla bulanmış zıpkınlarla çekerek getirdiği / Ejderha'lar ve kımıldayan ürkütücü kumlarla geldi / Ve onun geceleri ve sabahlarının sevdası okyanus dolu / Ve ufukta bekleyen yazgısı pusuda ve yosun kokusuyla / Ve yürekli dev dalgaları aşmış olmanın mutluluğuyla / Ve Ithaka'ya ulaşmanın haz dolu ulaşılmazlığıyla. / Okyanuslar fatihiydi, hep göğsünü gererek yürüdü o / Yeryüzünün dışındaki hangi dağlar büyümeye / Ve hangi haritalar belirsizliğin kollarında / Uyumaktalar bir pusula gibi zamanın sessizliğinde. / Bahçelerin gölgelerinde gizlenerek bu mirasın / Melville kulaçlıyor Yeni İngiltere'nin akşamlarını, / Ama azgın deniz onu yine kollarına çekecektir. Onun / Yüz kızartan adını yerlilerden alan / Peguod'un bu uslanmaz gözü dönmüş kaptanı, / Kaosun tanrısı Okeanos'la, onun yeri göğü sarsan haykırışları / Ve dizginsiz beyazlıklar ki nasılda nefret üretir, kusturucudur. / Olağanüstü bir masaldır o. Deniz yaratıklarının çobanı Proteus'dur''.

DR. MORO'NUN ADASI

Gece yarısı yıldızlara bakıyordum, titrek sokak lambası puslu, ölümcül bir koku yayıyordu sanki, birden üç başlı bir kadın geçti sokaktan, hiç görmediğim kadar kara saçlarıyla, gölgelere gizlenerek ilerliyordu, uzakta bir çöp konteynırının yanında, kurt başlı bir boğanın onu beklediğini nerden bileyim, orada çiftleştiler ve sanki birden yok oldular...

Buna benzer söylentiler için ahali bana şunu anlatmıştı, yukarda en tepede bir 'Çiftlik' var, gündüzleri içerdeki görkemli taş binada bir ruhban okulu hizmet veriyor, geceleri ise duvarlarından, kılıç sularının sızdığı dehlizlerde tuhaf çalışmalar ve gövdesi bulutlara, kökleri yeraltına doğru uzanan kulelerin, penceresiz laboratuvarlarında dinmeyen iniltiler ve çığlıklar...

Başka bir gün gene balkondaydım, başsız ve kuyruksuz bir fil belirdi, geriden doğru ilerliyordu, kör bir gigant nasıl hareket edebilir ki, bu kez aşırı korkmuştum, korkmaz olaymışım, yerin altından sanki bir solucan, su akrebi geçti, sokak bir baloncuğun içindeymiş gibi yükseldi ve sonra yine eski halini aldı, zelzele olmuş gibiydi ama çevrede kimsecikler yoktu. Bir gece yine uyku tutmadı, neler göreceğim derken, ay kuzeyden doğru kızıl bir orak gibi yükseldi, hançer ağzı gibi parıldadı, delirdiğimi sandım, ama az sonra sokaktan dev bir atlı geçti, at ve adam birdi, ne inen vardı ne binen, peşlerinde yolu pençeleriyle kavrayıp, kar kristalleri gibi süzülen bir cüceler ordusu eksikti, başka kimse yok mu gören diye bir deli cesaretiyle sokağa fırladım, ne varsa yok olup gitmişti, uzaklarda balkondan bir kadın el salladı, karanlıkta bir gölge oyunu sandım ama gerçek mi diye el sallamayı düşünüyordum ki, oda yitti, buhar olup gitmişti...

Yalnızlığın oyunları bu diyordum artık, kahvehanelere gitmeye karar verdim, yalnızlık ancak ucuz kahvehanelere yenilir, daha kapıdan bile girmeden, merhaba bile demeden, hoş geldin demezler mi, geç saatlere kadar söyleştik, bu kez bir şey görmeyeceğim dedim, kurtlarımı dökmüştüm, geceleyin tatlı bir uykuya dalmıştım ki, 'Çiftlik'ten geldiler ve biz Gezegeni Kurtarma Cemiyeti'yiz dediler, kapı bile çalmadığı halde nasıl girdiler hala anlamış değilim. Bir masanın çevresinde toplandık, sana dediler mutluluk verelim, hemen anlamıştım ne demek istediklerini, altta kalmaktan hoşlanmam, bütün sorun bu mu peki dedim, evet ama sorunları algılama biçimin değişecek, madem ki öyle verin dedim, bir çip yerleştirdiler sırtıma, o günden sonra gülümseyen adam olmuştum, bir ay sonra çıkaracaklarını söylediler, doyma noktasına gelince volfram molekülü, kan dolaşımında yeterli seviyeye ulaşınca bir matriks gibi çipi çıkaracaklarmış. Gülümseyen adam olmuştum, dertliler kahvehanesine yine gittim, ne göreyim, kasada oturan, kahvenin sahibi olduğunu zannettiğim madam gözlerini dikmez mi bana, öyle olsa iyi, onun gözlerinde tuhaf bir geçitler alayıydı gördüğüm, parçacıklar ve dalgalar halinde yüzen evrenimiz ya da tilki suratlı insanlar, Siyabend taşını andırır Mutantlar, hatta konuşan, düşünen, her bir şeye karışan nebatatlar, adamotları, ağaçlar, yanlış yapanlara kamçı gibi de karışıp, her şeye bir düstur, düzen veriyorlar, mutluluğum uçup gitmişti işte...

Yazık ki günlerim aynı minval geçiyordu, bazılarına gördüklerimi aktarıyordum, onlarda 'Çiftlik'ten söz ediyor, belki sana görünüyorlardır, bir söylenti var ama henüz kesinlikle gördüm diyen yok diyorlardı, kendimden kuşkulanmam için bir neden kalmamıştı, herkes bir yerde düşüncelerimi paylaşıyor ama görme birliği veya kesinleme ya da bir eylem noktasında ayrılık gösteriyorlardı, gece sokağa atladım diyen biri yoktu örneğin, bir şey gördüğünü ileri sürende, çiftlikle ilgili bir araştırma ya da kovuşturmaya da yeltenmiyorlardı... Yine bir gün, koyu karanlıkta uzaktan denizi gözlüyordum, göz alıcı, kocaman bir şey bana doğru yüzüyor ama bir türlü ulaşıp, yaklaşamıyordu, sudan çıktı sonunda, dev adımlarla bana doğru geldi, bir Mutant gibiydi, evlerin arasından adım atıyor ama hiç ses çıkarmıyordu, saçaklara çarpıyor ama hiç gürültü olmuyordu, holograma benzer bir şeydi sanki, bir an kendim sandım ama bir dalga boyutuymuş gibi, üzerimden doğru süzülerek geçip gitti...

Bu canlının konglomerası denizler mi, dahası konuşmuyor mu, yoksa yalnız apokrif bir dille mi yazıyor, ne ki aniden, gökyüzünü baştanbaşa kaplayan bir yazı belirdi... Gezegeni Kurtarma Cemiyeti!.. Bu dizginsiz, devinip duran gölgeler, denize saklanır gibi amansız, us kırıcı düşlemler, o bildik, görkü veren siluetler aylar boyu sürüp gitti. İllüzyonlarla, onların paralelindeki, şu ya da bu türden ikizcil sanrılar, gerçelliğin yön değiştirebileceği savları ya da sanıları veya sakınımsızca ürettiğimiz düşüncelerle açıklayamayız bunu, o vargıları; tümüyle yüzeye indirgemek, aşırı yalın bir görümle değerlendirerek, yazık ki yaşamı küçümsemek olurdu, türün öteki bireyleri ilgiyle karşılıyor, yorumlar yapılıyor, açımlar, çıkarımlar sürüyordu.

Sonunda ne oldu diye soruyorsunuz değil mi, olmuşları, olacakları inanın o kadar merak ediyordum ki...

Geçenlerde telefonuma bir mesaj geldi!.. Tanrı dilinde yazılmış karmakarışık bir şey gibiydi, kurcalarken birden şarjı bitti aletin, sonra mesaj kutusunu büyük bir merakla yine açtım...

 ''Depresyonun geçti mi?..''

ADA

Alo, 'Her Sey Satilik Com'dan ulaştık size, bağımsızlığına düşkün, tek katlı, deli dolu ve bayraklı, üç kuruş masrafı yok diye ilan ettiğiniz mezbeleyi görmek isterdik, neden olmasın beyefendi, siz nerede oturuyorsunuz, dikilitaş, darphane'de, epeydir her levazım için lüzum eden parayı basma yeteneğimizi geliştirdik biz, ah çok güzel, size de nasip olsun bu vesvese, vallahi inanın ki cenabı haktan niyaz ederim, nerede o günler beyefendi, öteden beri tepe taklağız, olsun, hangi emlakçıda çalışıyorsunuz siz, derin iş ofis, derinizi soyarız anlamına gelmiyor ama, estağfurullah biraz ürkütücü gibi, buyurun gelin ne zaman müsait sizin bedeniniz, ruhum bir duş aldığında gelebilirim, insanın neyle karşılaşacağı belli olmuyor, günahsız olmalıyım, tamam ben sizi iskelede beklerim, iskelet mi dediniz, hayır iskele, vapurun yanaştığı mavicil liman, biz her gece heybelide mehtaba çıkardık şarkısının söylendiği mekan, kantocu patron biz grand adadan gecekondu istiyoruz ama, ha ada sahillerinde dolaşıyorsunuz, şaka beyzadem, biz sizi canı gönülden bekliyoruz, siz bize üç kuruş komisyon vereceksiniz, biz size, karhane, meyhane, şadırvan, rıdvan, Kehkeşan, hayratı ve fıskiyesi içinde, dört cehar, kargır, gırgır ve su sızdırmaz bir sörf duvar vereceğiz, anladım yazları biz Bulgaristan'dan elektrik alacağız, kışları Bulgaristan bize elektrik verecek, aman tanrım ne kozmikomik, sonra borcumuz ebediyete kadar sürmesin size, hayır hayır, biz insanları yuva sahibi yapmayı ve başlarına çorap örmeyi hobi bildik beyefendi, geldiniz demek ki, evet cav cav kafenin önündeyiz, başımıza bir iş gelmesin, bu cav cavdan huylandım ben, cave canem der gibi, şimdi geliyorum, köpeği de, yaygaracı cadıyı da kovarım inan, işte o ev, vav ne güzel, kaça peki, üç yüz elli bin, dilek sence kaç, üç yüze olur, telli baba sana göre, rabbin ne verdiyse, üstüme iyilik sağlıkta, bizde iki yüz var, hiç fark etmez, ortadan böler ikiyle çarpar, sağlamasını yapar, bankomattan kredisini alır, telli duvaklı düğününüzü yaparız Borjiya bey, ay haco, sahibi nerde bu yere batanın, Errol Flyn bey geliyor işte, ah sizler, ne de ciciler, bu ev çok bereketli, alırsanız, cepleriniz elmasla, acunla, sikkeyle dolar, sikkeyle mi, evet ne var, yani çağrıştırdığı şeyler çok zengin diyebilirim, altın demek istediniz sanırım, evet aynen diyeyim altın, malın fazlası hayırlı değil diyende var, bu kaşaneyi alın siz, yarın ararız miyavcık kedilerimizi, evrakı metrukelerimizi, başka ev var mı Hannibal, yok yok Lecter, var şu yokuşun başında, Karın deşen Jack yaşıyor içinde, çevrede köpekler oynaşıyor, Beberuhi, görelim ama, girişi garden başka bir kutuda var, Mordi'nin, tahtası pahasından ağır, yüz yıldır ha satılır ha satılmaz diye rivayeti de var, viranesi de hazır yukarda biraz, vapur kaçmasın da biz kaçalım artık, biz sizi arayacağız, sizde bizi öpeceksiniz yakında, alo alo Anjelo tam sana göre bir ev var, motorla gel, vapur tekler, ev başkasına gider, herkes kuyrukta, denizi yarım çeyrek, güneşi tepeden, konu komşuyu delikten görüyor, daha önce röntgen mütehassısı biri oturmuş, oh serüveni severim, hemen geldim bak, buraya da bak bu Robert Hossein evin karşı emlakçısı, satıcıdan alacak parasını, anladım bu tepeli baykuş pek güzel, doğal gaz yok, yıkıntıdan ibaret, eşyalar dökülüyor, sahibi cennetten seslenir geceleri, son oturan medyatik biri, hepimizi zaman zaman gaffur ediyor, kırıp döküyor geceleri, reayadan bir uyur gezer gibi, alayım yahu bu evi, karakoncolosu var, Homongolos'u var, serencamı iyi, gurabahanei laklakanı bol, aldım gitti, başıma bir iş gelmese bari, sen iki yüz otuz beşe alacaksın bu kervansarayı, on bini benim harabenin, sonra alırken on bin daha ver, bu tarafın, tapu giderleri, bahşişler, şişhaneye geliş gidişler, viranköyden söğüşler, haramidere hissedarları, perili köşk tahsildarları, mecidiyeköy veznedarları, salaşhane aidatları, sana tam iki yüz altmış beş bine mal olur, dilerim, elliye yakında içine masraf etmezsin, maşalı tanrım, yok pahasına aldığın bu mujik villasını yakında üç yüze satarsın yani, anladım, üniversiteye filan gittim, sertifikalarım, beratlarım var ama öğreneceğim daha nice şey var, plasmanlar, balonlar, mezbahaya şişle girer şeytanlar filan, İzak, Lina, Avram, falan feşmekan hazır mı peki, avukatları Benares, yahu bu Anadolu fili mi, Hint güzeli mi, Güceratlı'ymış, ne alengirli işler desene, ama tapu külliyesi bu adilcevazlının veraseti intikal ettirmediğini söylüyor, bin kişi boşuna geldik desene, iki tarafın emlakçıları, muhafızları, alacaklı zavallı, satıcı kapkaççılar, borsacılar kulübü, yedeğinde avukat, ehli vukuat, kerrake ve banker, seyir ambülansları, tapunun sıçanları, çığırtkanlar, besleme kedicikler, sokak köpeği, alkışçı kurbağalar, kanalizasyon işçileri, şakaşukacılar, eksikçi etekçi, doğal gaz lejyonları, badanacı mübadiller, çatı mütehassısı, parkeciler, koltuk yüzü değiştirmecisi, züccaciye tümeni, kapı zili tamircisi, merdiven ve sahanlık birlikleri, trabzan doktoru, düşme kalkma müddei umumisi, balkon müstantiği, çamaşır ipi gözlemcisi, sandalyelerin eskiciye layık olup olmadığına bakan, göz mercekli antika dedektifi, komşu tosun bey ve yosma hanım, sakıt karım, kapıcı, bacacı, dubacı ve babacı pos bıyıklar hepsi hazır vallahi, Benaresli avukat, veraseti intikal ettirmemiş, tuhaf bir zat ama külliyen şaşırdı zevat, önünden tebessüm etsek de, ardından mütebessimiz, Yalova'dan gelecek kavaniniyi bekleyeceğiz, on beş gün sürer, rabbim nasip ederse on beş gün sonra buradayız, Lina'ya sen bir kaparo ver, vaz geçmesin, bir sürü alıcı höşmerim bekler... Yoruldum mola...

''Alarga gönül: / Demir al... / Kırmızı bir amiral / gibi kaptan köprüsüne çık... / Karşında deniz: / kaşı çatık / sana bakan / kocaman / mavi bir göz... / Alarga gönül, / palamarı çöz... / Amiral / demir al... / Gönül kaptan köprüsüne çık... / Çayır kokusu alan / bir tay gibi kokla açık denizleri... / Çevirmesin senin kafanı geri / geride kalanlara doğru giden / dümen suyunun köpüklü izleri... / Alarga gönül, / palamarı çöz... / Amiral / demir al... / Sür gemiyi dalgaların gözüne... / kulak asma Fikret'in sözüne... / Çocuğun anan olan: / denize inan... / Alarga gönül / daha alarga / daha alarga / daha / daha! / Alarga gönül / alarga...''

Üç hafta sonra bir gün süren koşturmaca ve binlerce lira dağıttıktan sonra ev senin dediler, pembe bir kağıt verdiler elime, asla inanmıyorum, bu kağıt sana değil vaftizci Yahya'ya verilecekmiş diyebilirler, şimdilik hortlakların köşküne korku dolu gözlerle girip çıkıyorum, ne zaman kovacaklar diye bekleyip duruyorum, pencereler açık yatarmış Adalılar, ben lavabonun pencerelerine bile kilit vurdum, beş tane yedek anahtarım, dış kapının kilidi, bisiklet zinciri ve boynumda kocaman bir muska dolaşıp duruyorum, nazar değmesin, bana değil ha, adaya!.. Üç aydır eve gireceğim, doğal gaz bitmedi, İshak kuşu onun bana borcu var, iki bin lira daha verecekti diye sıkıştırıyormuş, yoksa sana iş vermem, adamda ha bugün ha yarın, Ali baba ve kırk haramiler gibi bitti bitecek deyip duruyor, yanına geleceğimi duyunca mağarasına giriyor, ben gidince açıl susam açıl diyor. İki gözüm kör benim, sisli görüyor. Gündelikçiler kahvesi Sünnetli Mahagoniler Cehenneti'nde günlerim geçiyor, ben içeri girince bütün cemaat bağırıyor, geldi iyilikçi beyefendi... Kör!.. Bakın diyorum, vaki ki, bir ebu cehil ceylanı değilim, et içmem, su yemem, size bir şiir okuyabilirim, yaratılan aşkına kulunuzu sevin...

 ''Prince Island'da gün batımı / sanki Songün'ün akşamı. / Cadde'nin sonunda göklerde bir yara gibi açılıyor. / Uzaklarda güneş bir parıltı ruhların bir meleği gibi yanıyor? / Acımasız, bir kâbus gibi, tarazlanan uzaklıklar bana doğru ağıyor. / Sarı altın oklarıyla dur duraksız kederler veriyor ufuk. / Yeryüzü yararsız bir şey gibi küçülüyor, minicil bir nokta gibi. / Gündüz hâlâ gökyüzündedir, ama gece gözlüyor aldanışların saflıkların içinden. / Bu dehşetle maviye-doyurulmuş duvarlar ve cıvıldaşan kızlar ışıklar içinde yüzüyor. / Şimdi isteri dolu bir ağaç ya da bir tanrıyı, pas tutmuş kapıların aralığından gösterebilen var mı? / Göz alabildiğine uzanan arazilerde: ülkeler, engin denizler, solgun yamaçlar, düzlüklerde. / Bugün oralarda hazineler vardı: sokaklar, haritaları görkemle adımlayanlar, şaşkınlık verici akşamlar. / Geri dönmek istiyorum ben, / Buralardan uzakta kendi umarsızlığıma.''

                 BÜYÜKADA MON AMOUR         BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ               *           ETHEL (Bir Büyükada Öykü...