EFRUZ
Bir femme fatale (kaderimin kadını, ruhumun efendisi gibi anlamlara geliyor). Esmer, yakıcı güzellikteydi. Esirgeyen, bağışlayan tanrının adlarından biriydi o; Şehrazat... Güzelliğinin acıları, -bir klişe ama- sınıfsal konumunun duvarlarına çarpa çarpa bir ıstırap melodisine, bir ağlatıya dönüşmüş, hanende bir melekti. Kartpostallarda gözlerinden yaş damlayan o güzelim çocuğu andırır, minicik, kanatlı bir şeymiş gibi bakıyordu insanlara.
Onu Denizler’de tanıdım, sahile yakın bir yerde değil, Denizler’in evinde. Deniz zaten adanın tüm erkekleriyle haşır neşir, kadınlarıyla süt liman, soğukkanlı insangillere göreyse, algoritması tuhaf biriydi. Güzelliği dillere destan ama gönlü yaşamı boyunca karalar bağlamış Efruz’u orada görmek, son derece olağandı bu yüzden. Deniz, Havva anamızsa, Efruz, Lilith gibiydi kısacası.
Yaşamım boyunca platonik aşklarla ömür geçirmiş biriyim ben, gerçeklerden korkuyor ve kaçıyorum, daha doğrucası kitabi yaşarım. Çünkü gerçek, para demek, ufukları belirsiz koşuşturma demek, hiçbir neden yokken ağlamak, merdivensiz kulelere tırmanmak, radyasyonik ortamlarda bulunmak, gece yarılarında ilaç evleri aramak, uçaktayken bir daha yeryüzüne inememe korkusu, vapurlarda bebek çığlıkları, Koçerocu bir silahın horozluğuna soyunma hevesleri ve işyerlerinde entrika takımına oyuncu seçilmekle, gölgelerin savaşına kurban edilmek ve büyük olasılıkla, sonsuz evrende, yalnız bir kez bağışlanan bir seyr-ü seferin, anlamını hiçe sayarak, bir harcı alemle geçip gitmek… Tanrıyı yadsımak belki de budur.
Belki de…
Efruz herkese hayran, herkese kurban ve herkese açık bir cennet bahçesiydi. Görür görmez aşık oldum ona. Aşk, modası geçmiş bir kalp sulfatası. Geçmişe övgü. Bağlar ve bahçelere, ortanca ve sütleğenlere özlem duyan, iki arada bir derede ömür geçirmiş talihsizlerin kalp oyuncağı ve artık kimselerin dönüp bakmadığı bir oyalanmanın sevinci ve yaralı ruhların sığınabileceği, ıssız bir dağ kulübesi…
Efruz bana yüz verdi!.. Bir evcil kedinin dağıttığı ve herkese verilen bir nazı -deyim yerindeyse-, insan niçin kendine özgü sanır, yaşamım boyunca gizini çözemediğim, biricik içgüdü işte budur. Ellerini tuttum, ayaklarına bastım, beline sarıldım, yanağını öptüm, gözlerini süzdüm gece boyunca. O da içti, içti, içti…
Yaşamı hiçbir zaman kavrayıp, anlayamadım ki demek utanç verici ama yine de içimden geçenleri söylemek zorundayım. Efruz nasıl geçirir ki günlerini, önümde giderken, telefonda her güne bir dizi sığdıran ve bugün Çukur’u izleyeceğim diyerek, özlemle, coşkuyla, sakınmasız bir hırsla kendi gayyasını kazarak, ölümüne hazırlanan bir gençliğin, o devi andıran çocuğunda olduğu gibi mi…
Efruz mutfakta, Efruz çayı getiriyor, Efruz yemeği hazırlıyor, Efruz kahve falına baktıracak zaman buldu, Efruz çocukları topladı, Efruz yatağı hazırladı, Efruz faturaları yatırmaya gitti, Efruz boşandığı adamla düşlerinde sevişti… Bir hüzün bahçesinin, bitip tükenmeyen yaprak dökümleri… Bu tip Şehrazatlar’a göz koymak, düşünüldüğünde, günahların en büyüğü, obsesif bozuklukların, fırsat düşkünlüğünün önde geleni ama Efruz’da biliyor ki, şu dünyadan yalnız gelip geçmek ne denli acı verici, herkes el ele tutuşuyor, birbirine sarılıyor sağda solda, ama o tencerenin kapağını kaldırıyor, tavanın kulpunu tutuyor, yorganı çekiştiriyor ve merdivenleri siliyor kaç yıllardır, kürek cezasına mahkum bir yeryüzü nöbetçisi gibi.
Ama her şeyi biliyor o, her şeyi biliyor ve yazgısına lanet ediyor, tanrısını da sorguluyor geceleri ve yine de şükrediyor her sabah kalkarken, bu günde yaşıyorum işte, kanserli göğsümün ağrıları dindi, genç yaşımın zamansız siyatikleri geçti ve her nasılsa bu ay faturalara param yetti. Düşlerinde ekstralardan kazanmadın mı bu paraları diyor şeytan ona, ama öyle bir şey yok ki. Efruzcuk belki de hayallerle gerçekleri birbirine karıştırıyordur öteden beri… Kim bilir, belki de afazi, paranoya, Alzheimer gibi ‘başka dünyalar’dan gelen ziyaretçileri yoldadır!..
Günün birinde, şanı edebi, namı İsmailîler’den Hatayi bir içki konağına gittik onlarla, dört kişi, Deniz, ben, Efruz ve çocuksu don juanlarımızdan biri, -devranidir belki ama- hesap o kadar yüklüydü ki, kim verdi anımsamıyorsam da, bir bölümünü ben üstlendim ne yazık ki, ne yazık ki demem şu; çene çalmaktan başka hiçbir yeteneği olmayan birinin, şirk koşarak sermayeyi üstlenmesi, dünyamızın acımasız geleneklerinden biri ve konu komşunun fermanları uyarınca da biliyorum ki; Efruz’un cüzdanına el atması demek, onun gözlerinde, bin bir gece masallarından süzülen harelerin, eşsiz ve bahtiyar bir payidarı olarak, herkese bağışlanmaz bir nimeti, hayasızca tepmek demek oluyordur. Öl ama, yapma!..
Efruz, eriyen buzullar gibi, yine içti o gün, mutfaktan çıkar çıkmaz, başka bir kimliğe bürünüyor ve farmakolojinin alkolitlerine karşı, Frankşeytansı bir bağımlılığa soyunuyor bu kadın. Gündüz insan, gece bayan bir zombi!.. Zombi çünkü; Hokus pokus diyerek kadehini kaldırıp herkesi yoluna yolladı (meğer binlerce yıl önce komünyon ayinlerinde, rahip bir parça ekmek alır ve ‘Hoc est corpus’ -bu İsa’nın bedenidir- diye haykırır ve onu İsa’nın kanı olan şarapla birlikte yiyip içmeye davet edermiş yoksulları, ama bu sözler yoksul çiftçilerin dilinde, zamanla hokus pokusa dönüşmüş) ve gecenin yarısında benimle baş başa kalmayı başardı bu Judasçı rahibe... Ben ki kitabi yaşar ve yönünü çok önceleri kaybettiği içinde pusula aramaz bir komitrajik varlık.
Barlara girip çıktık (Ne garip, insanlar dünyaya eğlenmeye gelmişler, karanlık koridorda, kuyruklu iblisler gibi geçiyorlar yanımdan, birbirinin üzerine yığılanlar özlemle kucaklanıyor, az ilerde Çıfıtlarla, ifritler, kulakları sağır eden gürültüye, öyle bir eşlik ediyorlar ki, sanki keçi ayaklı Pan’ın çocuklarıyla, erkekli dişili su perileri ve satirler ortalığı velveleye vermek için, şarap tanrısı Diyonizos’dan ödünç alınmış ve ahı gitmiş, vahı kalmış, metal ve mental yorgunluktan viran olmuş dünyamıza yollanmışlar, hah dedim göz gözü görmez karanlıkta, bir bu eksikti, Tepegöz’de geliyor işte, ama yanıldım, ürkütücü parlaklıktaki şeyi, ağzındaki tütün çıktı, kimileri ortaya salınıp, çember olmuşlar, Picasso’nun harpileri gibi, teke şarkıları eşliğinde dönüp duruyorlar, Efruz’a dedim ki, gördüğün gibi, dünya hiç değişmeyecek, o çok daha deneyimli bu yollarda tabi, halime acır gibi gözlerime baktı, tövbe ya rabbim; Acem acemiliği bu olsa gerek dedi), birkaç yer gezdik, geç saatlerde kapılardan çevrildik, sabahçı aperatifçilerde pinekledik (biri köşede, dünyamızın insan dahil tüm cangıllarıyla sentezleyip, dayattığı düzeni; hala değişebilir/değiştirebilirmiş gibi Anti Dühring’i okuyordu, yanlış duymadıysam, biride kızını, Hasan diye çağırdı), Efruz’un masalarda, uzun yollara çıkan yolcuların uyuklamasına benzer hallerine eşlik edip, elceğizini öperek, saçlarını okşayıp, merdivenlerden salınarak inerken, düşmesin diye kanatlar açıp; güneşin doğmasını bekledik…
Mutluyduk.
Çünkü bu şehrin gecelerinde herkes uyuyor ama uyumayan birileri var ki, kimdi onlar; işte onları gözetliyor, bütün gece karanlık serin yollarda, dünyayı aydınlatmaya ve orada sürüp giden gizemli yaşama, bin yıllardır eşlik etmekten usanmayan ayın rotasını izliyor (Efruz aya, hilâl kuşu dedi), birbirimize antik çağlardan kalmış bir iki solgun yıldızı gösteriyor, parıldayan asfalt yollarda, kin dolu, yorgun uyanışların, meraklı ve şaşkın bakışların eşliğinde; yüz yıllardır yinelenen, afişler ve ışıltıyla süslü, gerçekte yılgınlık ve baygınlık yayan, yıkıntılar arasında ilahiye benzer, alabildiğine ölgün ve artık motorize alaylara evrilmiş, yine de yaşam sevinciyle dolu, çalımından geçilmeyen, kibirli hırıltıları dinliyorduk.
Arabalar geçiyordu ve tan ağarıyordu artık.
Efruz’a dedim ki, gördüğün ay ve alaylar, bin yıllar önce gene böyle bir gece, Antonius ve Kleopatra’ya da eşlik etmişti, çok şanslısın. Öyle bir kahkaha attı ki, birileri ne oluyor diye başımıza üşüşecek sandım, çünkü ses karanlığın sırlarını paramparça eden bir akustikle, aya dek gidip gelmişti neredeyse… Efruz dedim, her sahne yinelensin diye yaşarız biz insanlar, Brutus’un kahredici bahtsızlığı yinelensin diye, bir kabadayı öldürülür köşe başında, minik göğsü kadehlere ölçü olan Antoinette, giyotine başını uzatırken, bir başkası delik deşik edilir yatağında, Şeyh Bedrettin asılırken Serez’in esnaf çarşısında, gene biri dikenli telleri aşmak ister ve kurşunlara yem olur öğle sıcağında, bütün insanlık hınçla, kinle yineler durur kendini ve sanki El Kindi’nin de soyundan gelirmiş gibi, sabırla…
Uzatıyorsun ama dedi Efruz, görecelidir yaşam, hayatın bin bir yüzü var ve pencerelerde birbirini göremeden, geçip gidebiliyor insanlar. Şu yaşamda sen, gördüğüm kadarıyla, -yazı kalıcıdır- sanıyorsun yalnızca, üstelik konuşuyor gibi de değilsin, okuyor o da değil yazıyor gibisin.
Anladım ki bu öykü bitmeyecekti.
Zaman değişse de, hiçbir şey değişmeyecekti, bizler, Efruz ve özlemlerimiz…
Düşündüm ki yaşam, arzunun karanlık nesnesi, -Demokles’in kılıcı gibi- sürüp gidiyor, çağlar gelip geçiyor, belki yenileniyor ama, ruhlarımız epriyor ve yalnızca insan, insanlık eskiyordu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder