Dünyadan ayrılalı yüz yıllar oluyor, günahlarımın kefaretini ödemiş olmalıyım ki cennetteyim ben. Ödenmiş cezaların ve vaat edilmiş mükâfatların son durağında!.. Bilinmez belki de öyle sanıyorumdur. Şu evrende terk edilmeyen tek kuram, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, tanrının sağ koluymuş bu adam bilemedik.
Büyükadalı biri olarak fayton ulaşım aracı olarak kullanımdan kalktı mı pek merak ediyorum ama, burada bir gönül tsunamisine yakalandım öncelikle, daha doğrusu dünyada yarım kalan, bir türlü yaşayamadığım aşkın depresyonu sürüyor ve gene delirtti beni, sersem gibiyim ve çok ender görülen bir belanın pençesindeyim, tanrının bağlarında, dünyevi sendromlar başlığında toplanıyor bu tür sayrılıklar ve her zamanki gibi, her şeye gücü yeten tanrımız ilgilendi benimle -o her yerde ve her şeyde değil mi, türün öbür bireyleriyle nasılsa, benim de her zaman yanı başımda- ve dedi ki rehabilitasyona gereksinimin var hem de acilen...
Dedim ki, biz dünyada yaşadığımız travmalardan dolayı buraya düşmedik mi, üstelik iyiletim amaçlı ve de armağanlarla dolu, cennet bize çare olamayacaksa ne işimiz var burada... İyi de dedi, burada aşk yok ki, gılman ve huriler var dilediğin kadar, ama illaki aşk arayan ve onun acılarını şifa olarak gören biriysen, öbür dünyaya gitmen en uygun çözüm.
Öbür dünya dediği de 6 adet anakarası, okyanusları ve bitmeyen savaşlarıyla şu bizim; sizin dünyanız yani!.. Güldüm artık, o taraftayken bu taraf öbür dünya, bu taraftayken o taraf öbür dünya, işkillendim ben dedim tanrıya, yuh olsun dedi, çözüm be kardeşim, burada derdin varsa öbür dünya çözüm, orada derdin varsa bu dünya, ne değer bilmez şeysin sen...
Düşündüm ve dedim ki, iyi de nasıl olacak bu workshop, bu taraftan gideni hiç görmemiştik de... O taraftan geleni de görmedi buradakiler dedi. Birden aydınlandım, demek ki dünyevi günahlarımızın 'cezası ve mükâfatıyla' bilmeden karşılaşıyor ve aynı imparatorluklar dünyamızda olduğu gibi, buradaki günah ve sevaplarımızın karşılığını, öbür dünya korkusuyla ezilip büzülmeden ediniyorcasına yaşıyorduk sanki. Çok güzel, ussal ve belki de kurnazca bir yöntem bu bence!..
Gerçekte cezalar ve mükâfatlar somut biçimde yaşanırken, vaatler ve nice haksızlıkların diyeti ise hep öbür dünyaya havale ediliyor biliyorsunuz!.. İkisi arasındaki fark çok incelikli ama ve altta kalanların, daima üsttekileri sırtlayan lokomotif olmasının sinsice düzenlenmiş bir gerçelliğine dönüşüyor bu dünyamızda ve sürekli ne yazık ki!..
Tanrıya kızmıyorum, küseceğimde yok, çok zor işler, cennetini gördüğümde anlamıştım bunu, tanrıya yardımcı olmuyoruz biz, başıboş sürüler gibi davranmakta üstümüze yok, tanrıcıl geçinenler en zalim topluluklar üstelik, her şey karmakarışık ve tanrı da baş edemiyor ve bambaşka bir formül üretmeye çalıştığına birebir tanığım!.. Tanrı masum, insanlar fırsatçı bu formülasyonda yani!.. Açımlamalarımın yetersizliğini görmüyor da değilim.
Tamam dedim önerisine, ama nasıl beceriyorsun sen bunu, -korkunç derecede hoşgörülüdür kendisi- reenkarnasyon dedi, seni Verona'da aşktan sarhoş olup delirecek, çılgın bir delikanlı gibi göndereceğim oraya, büyüyünce özlemiyle yanıp tutuştuğun tsunamin, kasırgalar ve tayfunlar arasında seni boğacak ve ama karşılığında da büyük mutluluklar yaşayacaksın. Anlaştık dedim, ama ben şu huriye tutulmuştum, kendisinde Sibel'i gördüğüm. Bilinçaltı ve sanrının oyunları evrenin her köşesinde...
Burada aşk yok, anomali yok, dehşetengiz hülyalar yok, yalnızca mutluluk var dedim sana, ama mutluluk seni katlanılmaz anlamsızlıklara sürüklüyorsa -genelde böyle oluyor- o tarafa gitmen gerek, bir denge arayışı içindeyiz biz, sevgili deneğim, başkaca bir çözüm yok diye sesini yükseltti. Umarsız gibiydi!..
Verona yerine Napoli olsa iyiydi, mandolin çalmasını biliyorum da ben, ama gene de Büyükada'yı istiyorum, sevdiğim, büyük yaram orda kaldı, belki onu bulurum dedim. Eksikliğini duyduğum özlem uğruna!.. Orada 66. yüzyıldalar gene de sen bilirsin dedi, senin antik ve ilkel dürtülerle dolu tasımladığın aşk daha büyük facialara ve yıkıntılara neden olabilir, ruhsal yaraların ve depresif yapın erkenden buraya dönme içgüdünü tetikleyebilir!..
...
Aradan nice yıllar geçti. Ben başıma gelenlerden söz edeyim izin verirseniz. Büyükada'da faytonlar ışıktan ve bir lazer çubuğu gibi saydamdı artık, isteseler atlar bir anda ışıltıdan başka bir şey olmayan Aya Yorgi'nin tepesine ulaşabilirlerdi, saydam insanlar, saydam faytonlara biniyor, saydam marketlerden alış veriş ediyor, saydam yiyeceklerle karın doyuruyor ve sözleri hiç duyulmadığı halde kahkahalarla gülüyor gibi yapıyorlardı. Neredeyse görünmüyorlar ve tüysü, içi dışı elyaf gibi geçişli, ipekten bir eriyik gibi, yok hükmünde varlıklardı bunlar ve deniz atı gibi parlıyordular.
Korkunç derecede sessiz bir dünyayla karşılaşmıştım ve zamanları öylesine boldu ki, momentum hızını kendileri ayarlıyor ve yaşamlarını diledikleri gibi düzenleyerek, örneğin piknikte sanki yıllarca vakit geçirebiliyorlardı, oysa bu sanal bir şeydi ve her şey bir mikro saniyeden bile kısaydı belki de, anladım ki zamana hükmedebilen ultramatik bir canavarlar dünyasıydı bu!..
Nasıl olduysa ölüm sözcüğünü ağzımdan kaçırır gibi oldum bir gün, o kadar uzun süre baktılar ki bana, dediğime bin pişman oldum, bilisiz birinden beter bir konuma düştüm sanki, sayıklayan bir insansı sanmışlardır herhalde beni ya da sekarat eşiğine gelmiş ve yokluğuna susamış bir yarıdeli... Lennie dedi biri, Lennie! Duymazlıktan geldim. Ağaçlar ışıktan, binalar ışıktan, güneş, ay, tüm yeryüzü ve gökyüzü ışıktandı, sonra anladım ki burası, gerçekte bir ütopya ve bir plantasyonun akvaryumuydu.
Ellerimizle hiç bir şey tutamıyor, kimseye dokunamıyor ama elimizi uzattığımız her şey ışıktan bir sepete giriyor, yanımıza geliyor veya midemize iniyordu. Görkemli bir yaşam biçimi vardı sanki ama bana çok yavan, ilkel, hatta komik gelmişti gene de, itici buluyordum bu tür bir yaşamı ve iğreniyordum uygarlık biçimlerinden. Olağanüstülüklerini anlatmakla bitiremem ama sıcaklık yoktu, içtenlik yoktu, rekabet yoktu, hırs yoktu ve aşk yoktu artık. İçimden dedim ki birbirinizden bu kadar korkar, nefret eder ve bir gram bile güvenmezseniz olacağı buydu, ölüme aşık, kavgacı primatlar!
...
Tanrı indinde, reenkarne olarak yaşayan bir genç olarak, Büyükada'daki aşkımla ilk kez bir markette karşılaştım, -aşk adına özlemini duyduğum mazohizm ayağıma gelmişti işte- adı Sibel'di onun, bana bakar gibi yaptı gene, sonra başını eğdi her zamanki gibi ve ben bu kez affetmedim, görüşebilir miyiz dedim. Eli elime değmeden, göz göze gelmeden ve gülümsemeden, platonik. 'Deniz Kızı' heykelinin oraya gel dedi. Bayılacak gibi oldum, bin yıllarca sahilde hiç bir değişiklik olmamış mıydı yoksa... Yoksa Sibel'de benim gibi bir reenkarnasyon muydu, tanrıma şükreder gibi oldum o an, sayrılığıma bir umar olsun diye; Sibel'i de buraya göndermişti belki de, yeni bir Sibel uydurup, biçmektense, vahşete eğilimli çağların, gaddarlıkla beslenmiş ruhu ve emellerine bir türlü kavuşamayan, organ yetmezliğinden mustarip ve sakatlanmış 'anomalik' bir bünye için!..
Sevişeceğimiz tuttu bir gün, yüz yüze iki aşık ve iç içe iki kaşık gibi birbirimizin içinden geçiyor, ışık körü bir havada, uykulu gibi, bir esirin boşluğunda dönüp duruyorduk -sanki bizi gizleyen duvarlar varmış gibi!-, kahrımdan ölecektim, kendimi bir oyuncak, sanki aşağılanmış bir varlık gibi algılıyordum, sevişmek böyle mi olurdu, ama bedenlerimiz ve tasımlanmış ruhlarımız başka türlüsüne el vermiyordu ki, geçmişi anımsamasam belki bir yararı olurdu bunun, ama bir şeylerin eksikliği iliklerime kadar donduruyor ve bir inme duygusu, bütün vücuduma yayılıyordu sanki...
Sibel'de sanki motorize, düş gücüyle çalışan bir otomat gibi ayak uyduruyordu bana, aşkıma kavuşmuştum sözde ama saklamak utanca boğuyor, dayanılmaz bir aşağılık duygusuna sürüklüyor beni, korkunç derecede mutsuzdum ve bir gün Sibel'e her şeyi, umarsızlığımı ve bu aşktan belki de artık nefret ettiğimi, dahası ayrılmak istediğimi söyleyecek kadar ileri gittim, ama gaipten gelen bir ses sanki dur dedi bana, sabret, ilkel dünyalı!..
Onların uygarlık biçimine ayak uyduramayışım imgelemdeki aşk duygularımı yok etmiş, bir niceliğe indirgemişti beni... Sibel'de duyarsız gibiydi sanki olan bitene, yalnızca uyum içindeydi belki de o, belki de yeni dünyaya ve uygarlığımıza alışmayı, post fütürizmi benimsemeyi ve saydam -yokluk sınırında- oluşumculuğu özümsemeyi bir tür yetenek gösterisiyle benden çok daha önce başarmıştır, ne bileyim. Aşka giden her yol mubah değil miydi geçmişte, hak veriyordum ona ama beni sanrılarım, dünyevi kıskançlıklarım ve ondan bir dakika bile ayrı kalamama dürtülerim her zamanki gibi perişan ediyordu. O salt benim olmalıydı ve eşi benzeri olmayan kırmızı gülüm, gizlenti dolu buyruklarım altında ezilmeliydi açıkçası. Aşk hükmetme ve yok etme duygusunun romantik varyetesi değil miydi, bir zamanların 'Ölümlüler' dünyasında!..
En sonunda kendimi tutamadım ve onu öldürmek geçti içimden açıkçası, çünkü benim değildi bu görkemli yaratık, gensel dürtülerimin kurbanı olacak bir özveriden yoksun ve çılgınlığın sınırlarını parçalayacak denli gemi azıya alabilen; tanrısal bir aşktan da habersizdi... Onu ya öldürecek ya da aşkı dilediğim, düşündüğüm veya tasımladığım gibi yaşayamayışımı kabullenemediğim için bu dünyayı terk edecektim. Kendisine taşıdığı ışık gücünün kat be kat fazlasını gizlice yüklersem sigortası atabilir ya da kendi kendine yanıp kül olabilirdi, bende eskinin özkıyımlarını anımsatan bir atakla fişimi çektiğimde ya da bin bir türlü olanak ve yöntemlerle işimi bitirdiğimde yok olabilirdim, bir intihar şarkısı eşliğinde!..
Bunlar ölüm sayılmıyor ama burada, klonlanabiliyor ve her şeye yeniden başlayabiliyorsunuz ve ceza olarak ne Sibel'i anımsıyorsunuz ne de bir tür geçmişe bağlı olarak yaşıyorsunuz artık, hatta türün öbür bireyleriyle olan manyetik -kimyevi tinsellik- bağlarınızda yok oluyor, tecritte yaşıyorsunuz sanki belirsiz bir süre... Gördüğünüz gibi sayısız bir olanaklar dünyası bu ama yaşamın tadı yok bence!..
Neyse, sözü uzatma alışkanlığı var klasik dünyanın maymunelerinde, alınmayın kendime söylüyorum bunu, ceylanlarında desem sevineceksiniz ama; oysa maymunun uscağızı geyikte olsaydı, bugün insan diye geyikleri ayakta alkışlayacaktık biz... Çatallı boynuzlarıyla heybetli bir geyiğin, kurumlu bir diktatöre özenircesine, halkını selamladığını düşünün, tuhaf bir gurur duymuyor değilim bu manzaradan, çokça da ürküyorum ama, Gaspar David'in tablolarındaki beyzadeler gibi, sanki tacı ve asası doğuştan bağışlanmış bu canlıya ve bu işte bir yanlışlık var gibi geliyor bana!.. Onu bırakın, en yakın akrabamız köpek olmalıydı diye hayıflanırım öteden beri, bakışları, tavırları, uyumu, teslimiyeti kesinlikle insanın dürtülerine benziyor, gelecek dünyalarda, cennetsiz de olabilir belki ama; bir 'Köpek Gezegeni' bekliyor bizi diye düşünüyorum açıkçası...
Sözümü bitireyim, tanrıya gizlice yalvarmaya başladım ben, cennetine geri al diye, Sibel'in egzistansiyalistçe sürüp giden saydam dünyasına alışamadım, çocukluğumun aşkına bir türlü ısınamadım, oysa tanrı başkalarına, belki bir kez bile bahşetmediği bir iyiliği bağışlamıştı bana, onu yadsıdım, gücünü alaya aldım ve beni gene gamdan kasavetten yoksun 'İrem Bağları'na alabilir misin diye yalvardım, alay ederek yaptığı iyilikle, küçümseyerek, şımarıklık ve hor gören bir utanmazlık, arsızlık ve hodbinlikle... Hayran olduğumuz şeyi tepmek ve yemek yediğimiz çanağı devirip, dökmek alışkanlığımız geçmiyor bizim. Basitçe özeti bu Ademgillerin. Yapabileceğimiz bir şey yok!..
Ama ne yapayım, aşk geri gelmiyor, geçip giden şeylerin ne tadı, ne hedonist coşkusu bir daha yinelenmiyor. Yaşadığınız an bir daha yenilenmiyor ve tanrı bağışlamış olsa dahi, geçmişteki düş kırıklığımızı yeniden ve yaralarımızı sararak yaşamaya, hem de her şeyi ayağınızın altına sererek; gene de iflah olmuyor artık ruhlarımız ne yazık ki, yaşanmış acılar ve mutlulukların, ne telafisi ne geriye dönüşü var; ne de yinelenişi, ne yazık ki sonsuzluğa karışıyorlar ve daha da ötesidir belki ... Zeno'nun oku gibi kırılabilir ama geriye dönmüyor o...
Öyleyse şunu söyleyeyim, olmuş olanın önüne tanrı bile geçemezmiş, ben üzünçler içindeyim ve bu aşk acısı hiç bir zaman yüreğimden çekip gitmiş değil...
Ne yazık ki bu macerada, acılarıma bir şey daha eklendi sonuç da, tanrı geriye dönmemin olanağı yok dedi. Saydamsılarda kıyamet kopana değin Araf da bekleyecekmişim, ne büyük bir hata yaptım aşk uğruna, şimdi ne öbür dünyadayım ne de bu dünyadayım.
Bekliyorum yalnızca...
Gözyaşlarımla!..
1 Ekim 2018 Pazartesi
KEŞİŞ
Düşüncelere boğuldum birden, söyleyeyim Shakespeare azılı bir gerçekçidir ve bu anlamda sıradan bir yazardır kimilerince -var böyle okurlar-, çünkü onun bütün kahramanları ya hayalettirler ya da hayalet görüyorlardır. Bu gerçeklikten başka nedir ki, hayalet görmek bir soyutlama değildir, bir durumdur çünkü, tabi bu kesinlemelerde bir görüştür, ama soyutlama nedir sezip bilenler ne anlatılmak istendiğini bilir.
'Canına kıyıp, Mississippi ırmağının kıyısında, ağzından sular taşan bakire Meryem, artık bir hayalete benziyordu' derseniz, bu bir soyutlamadır. Yazarlık zaten olan biteni çarpıtma sanatıdır. Gerçeğin kavalcıları yinelemenin cambazlarıdır ve hiç bir işe yaramazlar. Avutmak ve avunmaktan başka... Ne ki çarpıtma yeni varyantlara ve çıkmazlara sürükleyip, yoldan sapmadığı sürece, hiç bir yararı da olamaz. Bir gizem barındırmayan şey, şiirde olamaz örneğin, 'Şu mayıs sabahında, baharsı renkler, sanki içimde koşuşuyor gibiydi' demelidir, düşlerin prens/es/leri hiç yoksa...
Doğrucası, Shakespeare -gerçekten gerçekçiyse- çalı bülbülü bile değildir. Aynı nakaratın savruk düşlerle dolu bezirganıdır bu tür yazın erleri!.. Adına biçemde desen, tek bir şiir yazdı yaşamı boyunca da desen, tek boyutluysa bu insanlar, yazın statükosunun, tamponu ve takozu işlevi gören anlak içi kumarbazlarıdır ve oyunu kurallarına göre oynamaktan haz alırlar, alkışlar kimileri için, yazın sanatının kişisel trajedisinden önce gelir, statik yaşam şövalyeliği gibisi yoktur onlar için, oysa Globe'un oyun yazarının, öncelikle kendisinin kozmirajik olması gerekirdi. Neden, genel kanı şudur ve dile getirilmese de yazının gizli kurallarındandır, kendi Gargantua'sını yaşamayan birinin kaleme aldığı trajediden, değil Oblomov, tanrı bile kuşku duyabilir!.. Salieri, Mozart kadar içten olabilseydi eğer, tanrı katında yer değiştirmiş olurlardı!.. Sanatın dolambaçlarında, saraylarda cirit atarak, bakir kırlar ve evrensi yoksullukları, ne denli dile getirebilirsin ki...
Neyse, bu terk edilmiş yetimhanede cinler periler var deseler insanlar inanmaya hazırdır zaten. Bütün hayaletler, drakullar, umacılar, tanrılar, melekler, şeytanlar, tapınaklar ve katakomplar bizim içimizdedir. Ama korkacak bir şey yoktur, biz nasıl varsak alt tarafı, onlarda vardır.
Tahtından düşmüş bu karasaray, kendisi yetim bu İsevi ocağının, bir peri masalı yoktur ama; yazık, bir söylenceden yoksun olup, yıkılmaya yüz tutması, doğallıkla olağan şey. Adı üstünde yetim bu yapı, azılı bir yoksunluğun içinde çırpınıyor ve onu mesellerle, hurafelerle, söylencelerle süslemekten kaçınmış dünyalılar. Sizi sevecek olan kişi, dünya yıkılsa, gene sizin gibi biridir. Bu yaklaşım hem soycul, hem de hakkaniyete daha uygundur. Yetimhane üzerinde umarsızca, düşünce egzersizi yapmaya kalkışmamışsa insanlar, bu onların dünyevi varlıklardan başka bir şey olmadığını gösterir, deselerdi ki bu manastırın tanrısı, o güne dek hiç görmediğimiz, düşlenmedik bir şeydi ve geceleri koridorlarda at gibi şaha kalkıyor, pencerelerden sarkıyor ve ada halkından bir korteks cinsiyetine sahip olamayanları, Satürn'ün evladı gibi yemeye kalkışıyor, Kimera gibi parçalıyordu; bütün dünya ziyarete gelirdi o an bu karanlık manastırı!.. Ülkenin cari açığı da bir gecede kapanırdı inanın!.. Masalların yararı yalnızca budur, aç ruhları gerçekten doyururlar!..
Adaya sonbahar geldi...
Arı kuşları hâlâ kurig kurig diye ötüşüyor, ada sevdalıları -soyutlamalar kesin midir ki- arı kuşlarının sonbaharda bile seslerini, ötüşlerini duyuyorsa, onu kutsamak ve ilanı aşkta bulunmak için yeterli neden herhalde vardır. Düşler ve düşünceler üzerinde, havanda su dövecek bir tanrı kulu kalmasa bile şu topraklarda!..
Dünyada nereye gitsek yalnızlık peşimizi bırakmayacak biliyorum, benliğin savaşları, Lidyalının krizleri, kısa mesafe koşularında kimin daha bilgiye aç, kimin şefaat ya resulullah diyerek elekten geçirildiği belli değil ki... Gene de, herkes Shakespeare bu ada da inanın, sallanan mızrak yani, kenara çekilmezsen delip geçebilir, kör hançerleri, süngüleri, kasaturaları. Sallanan Mızrağı eleştirecek oldum bir gün; eşine boş ol demek gibi, Medusalığa soyunmak cesaretini gösterebilmiş ve kutsanmış bir nisa, sattığı incik boncuk tablasının altından bir kitap çıkardı ve onun tiratlarını okumaya başladı, hemen önlemimi aldım, bu o kadar büyük bir oyun yazarıdır ki dedim, tabi oyun sözcüğünü ekleyip, salt -yazar- demeyince uyuz oldu birden, oyun diye eklenti bir baraka uydurmam haliyle tilt etti onu ve ama duymazlıktan geldi ve ben sürdürdüm; Zağanos Paşa sokağında aradan yüz yıllar geçse bile, mızrağa aşık ve kahramanları gibi entrikacı bir Şekspiryen'in tablasının altından; onun kutsevi, incik boncuklarla dolu İncillerinden birini çıkarması ve gizli gizli okuması kadar, taharetsiz biçimde insan eline düşecek denlide tomarlaşmış ve kitabi bir vaveylaya dönüşmüştür, onun çığlık ve düş kırıklıkları dedim, hatta daha uzun bir tirat attım ve kadıncağız, kötü niyetli hayırseverlere herkesin reva gösterdiği ve cömertçe sunabildiği tepkiyi hemencecik gösterdi ve 'elbette efendim' dedi!..
Şunu bilmek gerekir ki, sözcüklerde bir silah, selamsız geçmenin, yan gözle bakmanın, görmezden gelmenin, avam dünyanın, vulgerliğin enflasyonist baskılarında, tapınılacak silahlara dönüşmesinde, en ufak bir sakıncanın olmayışı gibi; insanlarla bir türlü aynı demir yolunda seyredemeyişimden, gözlerimin bazen nemlendiği oluyordur ama henüz göz yaşı dökmedim, adanın fan fin fonlarıyla dolu bu düşler dünyasında...
Gözyaşı için daha soylu gerekçelerim olmalı. Diyojenimsi yansılama becerisi gibi örneğin, ağlıyorum evet ama kendim için değil, sizin için, yok hepimiz için ağlıyorum filan feşmekan; ey benim nazenin dostlarım diyebilecek seviyeye gelmedim henüz. Tanrı taksiratımı affetsin!.. Özlemlerimizi gidermeden, kozmosun balballarından birini elimize alıp, evrenlerden bir evcik beğeneceğimiz gün gelebilir, kapımız çalınabilir. Anahtara bile gerek duymaz onlar, zili bile çalmazlar, birden baş ucumuzda belirirler inanın. Topal Halit'in özdeyişidir bu, ben uydurmadım.
Yaşamak güzeldir gene de; neden siz düşman olasınız diye, ruh mürekkebimi harcayayım ki, pen turist olayım durduk yere!.. Yaşamak güzel, güz'ellerim, çıkın kayalıklara, yazgılarınızın kadehi elinizde, haykırın tanrınıza hiç çekinmeden, 'Tanrım beni neden bıraktın' diye, ertesi gün bir esenlik, bir muştu kapınızı çalacaktır kesinlikle, çarmıha benzer, deneyin ve benceğizi arayın, bulamazsanız üzülmeyin, biliyorum ki haklıyımdır, büyük olasılıkla tabi!.. Kesinlemeler, tatlı bir dille söylenmeli, ipek gibi yaklaşmalıdır, keskin taratorlara!.. Çünkü her şey unutuluyor bu dünyada, bundan daha güzel bir eziyet ve daha enteresan bir zulm'et türü bulunabilir mi dostlarım, tanrımızı tebrikler ediyorum, kutluyorum onu ben, bizim gibi yalnız akıllı, yalnız kurnaz veya yalnız kara sevdalı değil o, her numara var ve pantolon uymadıysa gömlek verebiliyorlar!..
Sonbahar dedim ya, begonviller hâlâ açıyor, dünyanın en güzel çiçeği inanın, ama dikenlidir dikkat etmeli; bu şu demek kanımca, çabanız olmadan hiç bir şeye ulaşamazsınız, ulaşsanız avcunuzdan kaçıracaksınızdır kesinlikle, yani e=mc2 sarf etmeden ne doruklara çıkabilirsiniz şu ölümlü dünyada, ne kalabalıkların lanetleri altında, yerin dibine girebilirsiniz. İkincisi ilkinden daha büyük başarıdır unutmayın, tarihe bakın örneğin, İsa Efendimizi düşünün, hem yetim, hem öksüz, hem masum, hem mahzun yahu bu adam, dört dörtlük, biricik ve savaşta ağzı burnu kan içinde kalan peygamberinizi düşünün, sırtına basılarak ata binilen hükümdarlarınızı, kitapları yakarak ısınan doğunun Hülagüsü ve batının Vulgatacı keşişlerini, kuzeyli barbarlarını ve kemiklerini ak babaların sıyırdığı Hypatiaları, leydi Godivaları, Che Guevaraları, hepsi rüsvaylığın doruğuna vardılar, açlıklarını lanet ve iştihayla kan kusarak doyurdular ve gene de, ben sizin babanızım diyecek kadar dişlerini sıktılar ve korkusuzca kolezyuma çıktılar ve Karakalla'nın baş parmağı dahi inmeden ve güneş devrilmeden meydandan çekildiler de, insanlar gene de rahmetle uyluklarından kaval yaptılar ve yalnızca tarih sayfaları affedip, unutmadı onları ve mürekkeplerini güzelceğizim dediklerine ayırarak, işte tanrının sevgili kulları diye kutsadılar!..
Bir şey diyeyim mi, tarih çil çil altınlarıyla yatıp kalkan, hiç bir deyyus-u ekberi koynuna alacak kadar, alçak bir tapınak fahişeliğine soyunmamıştır, kim bilir bu da belki bir umut ışığıdır iki ayaklı, nobran suratlı, orman şempanzelerinin kılavuzları için, tanrıdan ümit kesilmez diyorum ben, hepimiz gibi, ümit kesilmez, neden; kozmosumuz da kıyamete kadar geçen süre, kapının ziline basmaya kalkmak için, adımımızı atmak gerektiğini düşünmeye kalkıştığımız zamancık kadar kısadır dostlarım.
Sabredin, çünkü yüz milyar yıldır sabrediyor tanrımız, arızalı aksamı bulmak için, etolünü giyip arabanın altına yattı ve vidaların hangisinin yalabıklaştığını arayıp duruyor, yıldızlar yollarını yineledikçe ve Robin Hood ormanlarında bülbüller öttükçe, bakın ayıp ettim gene, ormanlar derken Toroslar veya Meke dağındakiler gibi filan demeliydim, insan görmediği ormanlara sevdalanıp adını anacak kadar düş hırsızlığına soyunmamalı, el alemin ne olduğu belirsiz, hatta görüp bilmediği granit yığınlarına, ruhlarından tasmalı, firavun kedileri gibi iman etmemelidir. Çünkü canavarları kim bilir nasıldır onların, önlemi elden bırakmamak gerekir, ne bileyim ben!..
Ha dünya malı dünyada kalır diyerek, münafıklık yapan altın postçularda, hala ellerine ne geçti diye riyalar içinde yüzüp, bitcoinlerini stok ederek, ellerini avuşturup, çalgılı çengili düğünlerde, tanrılarına meydan okuyarak ve sonunda en güzel mezarları satın alarak bahtiyar oldular evet, o kadar da değil... A. Yıldız. Doğum; 1958. Ölüm; Yatay S. Tarihe geçmekten belki de iyidir, Astor gezegeninden güvence mi alıyorsunuz yahu, bizim herzelerimiz daha iyi, daha kutsaldır diye, garanti belgesi ha!..
Her şeyi tanrı bilir, elçisi melekler söyler, ulağı kaleme alır ve şeytan edite ettikten sonra, papirüsler piyasaya sürülür ve sizler okuyarak, eni sonu bir karar verirsiniz artık, işler karışır üstelik gene de, ama dedim size, bu hengame öyle eğlencelidir ki, tanrı kıyameti bile sürekli erteliyor inanın, nükleer güçlerini de armağan etti bize, Einstein amcanızla, Curie teyzeniz, saç saça, baş başa kavga etmeden, çoktan patentlerini alıp paylaştılar!..
Düşünüyorum da dünya kadar eğlenceli, serkeşlik veren bir yer yok, beddualarla tanrının günahını alıyoruz biz, tanrı amca her şeyi sana borçluyuz inan, bizlere bakma sen, hadi bir ortaya çık da kalçalarını çevir kasnak gibi, darbukayla bendir tıkırdatmasını biliyorum ben, kimselere söylemeyeceğim ama ve Susan Jimenez gibi olağanüstü biçimde kıvrak ve vallahi doğurgan kalçaların, gözleri kör edecek ve tanrıcığım gökte o gün iki güneş göründü, biri senin parlak basenlerin, ikincisi sağrıların diyeceğim... Ama diyemedim, çünkü adam, ne bileyim sakallı biri gibiydi, bir Satyr ya da Kentaur yahu bu diyecek kadarda; Diyonizos şırası içmiş ve kendimden geçmiş değilim candaşlarım!..
Kim bu; tanrının sevgili kulu, dedik ya kimileri için, nerde demiştik, unuttum elbette, bu hurufatın içinde!.. Barış için savaştı, savaş için barıştı, yedi içti, yan geldi yattı, çaldı çırptı oynadı, horon tepti, şnav çekti, goncasını değişti, akıl fikir verdi ve gitti. Kokusu bile kalmadı geride, bu denli günahsız bir insanı, yedi kere kurulup, yedi kere yıkılan cihannüma bile görmemiştir belki de!.. İnsan türleri ne sonsuz ve tanrımız; çeşnisi ne bol bir ahçı yahu!..
Ey Nasıralılar, ada öyle ilginç bir yer ki, mayısta peyda olan mimozalara benzeyen çiçekler var hâlâ, yollarını şaşırmış bu sarı çılgınlıklar, duvarlara tırmanarak yollara sarkıyorlar dünyayı görmek için, belki de bir tür mimozadır ya da ikizi vardır bu çiçeklerin bilemeyiz ki, güz mimozası, ay mimozası, göl mimozası, köşk mimozası, meşk mimozası her konuda olağanüstü güzellikte adlar yaratıyor insanlar, ağzınız açık kalır, yahu bunlar mevsimlik çiçek değil miydi bile diyemezsiniz utancınızdan!.. Ama ben gene de çiçek adlarından Aşık Merdiveni'ni severim, çünkü aşkın gönül hırsızlığı olduğunu ve tutsak edilecek ruhların, çalınacak kalplerin kalpazanlığı, pardon çöpçatanlığı olduğunu saflara açıkça ima ediyordur, ama şu dünya da, aşktan başka iç titreten başka bir şey olmadığını da kim biliyor ki... Aşk tanrının bile tutkusu işte, aşk uğruna yarattı bu dünyayı, şimdi ipin ucunu kaçırmamaya çalışıyor zavallı, ama Nietzsche, tanrı öldü deyip kendisi ölünce, dediğine pişman olmuş; zavallı dedim tanrıya evet, ama korkacak bir şeyim yok benim, tanrı zavallıysa, esamisi bile okunmaz kulunun!..
Pencerelerin birinde ikiye bölünmüş bir adam görmüştüm, öyle demiştim evet, yaklaştım iyice ve gerçekten varmış öyle biri, meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan dizesi gibi, adanın meçhulden gelmiş ya da gökten inmiş keşişlerinden biridir sanırım, iyi koku alırım ben. Böyle durumlarda her iki tarafta çekinir birbirinden, gözdağı korkudan kaynaklanır gerçekte, ben doğal korkuların tutsak aldığı biriyim zaten, bu ekstrası olacak ne yazık ki. Adam geri çekilir gibi yaptı beni görünce, gene çıktı ortaya, gene çekildi derken...
Cesaret neden korkacağını bilmekmiş düsturunu anımsayıp, akineton yutmuş bir mecnun gibi, adama en son sormam gereken soruyu sordum aniden, bu tür sorular sorma merakımdan değil; anasız babasız büyüyenler, dünya yoksulları, inanç kurbanları, hayatın oyunları gibi kavramlar; bu terk edilmiş mezbeleyi, adı insanı acılara gark eden, bu yalnızca tahtaları kalmış ibadethaneyi, kapkara yetimhaneyi görünce kafama üşüştü sanıyorum soru!..
Meczuba da acınmışımdır belki de, adam terk edilmiş yazıkhanede korkusuzca yaşamak şöyle dursun, ne yiyip ne içiyordu ki, belki de Mikaillerden biri getiriyordur nimet bohçasını, her neyse, bütün bunların olanaksızlığı beni huzursuz etmedi değil ve sırf bu yüzden, adama inat çekinmeden sordum soruyu; belki de bu hallere düşüren, tanrın değil mi seni der gibi birden;
Tanrıya inanıyor musun sen dedim!..
İnsanları küçümseriz, sanki her şeyi biz biliyormuşuz gibi. Özellikle bir meczup bu konulardan ne anlar diye düşündüğümüz olur, onun derdi, bir bardak çay, bir sigara ve yarım ekmek içine sıkıştırılmış, Rodrigo'nun gitar konçertosundan başka bir şey değil ki!.. Ama bazıları size öyle şeyler söyler ki, bu sorular karşısında, hemen not alırım ve sayısız öykü çıkar bu salvolardan.
Adam son derece bilinçli biriymiş, dediki sakince ve derinlerde ağır ol da molla desinler gibi; Gerçekte dedi tanrı, ruhumuzun değil, bedenimizin bir mimarı ve onun külliyen bir parçasıdır, ama neden ruhumuzda ararız biz onu, inanmak zorunda değiliz ona; bu ikilem yüzünden, çünkü ruhun özgür olmasıdır tanrıyı var eden, eğer ruhu özgür bırakmasaydı o, kendini yadsımış olurdu, örneğin salt kendisini kopyalayan; bir yaratılmış ya da üretilmiş bir tözün varlığından söz edemeyiz, o zaten vardır, varoluş bağımsızlık demektir, öncesiz ve sonrasızdır o, başkacadır ve görülmemiştir ve bir yineleme de olamaz, bu yüzden ürettiğimiz birebir kendisi olan değil, ayrıksılık barındırabilen ve başkaca bir nen, başkaca bir töz olabilendir. Eğer tanrı kendini kopyalamış olsaydı bizim adımıza, onun bir varlığa can verdiğinden söz edemezdik ve bundandır büyük bir olasılıksızlıkla o, yaratma, var etme uğruna; insan diyebildiğimiz, o kutsal varlığı, o sonsuz özgürlüğü bağışladı evrene ve salt kendisini, bir tanrı olarak duyumsayabilme, bir yaratan olarak kutsayabilme uğruna... Eğer o, kendisinin birbiçim kopyasını türetip yaratsaydı evren adına, bir yaratıcı olamazdı, sayılamazdı daha doğrusu, yaratmanın değişkesiz ve tanrısal kuralı; biricikliktir ve eşi ve benzeri olmayan olabilir ancak o... Biz tanrısal olabiliriz bu yüzden, ama tanrının birbiçim sureti olamayız, çünkü yarattım diyebilmek için yinelemedim diyebilmek gerekir, ama gene de tanrı ile, o -varlıkların en özgürü- arasındaki bağ, simbiyoz bir yaşamdır ve bizimde bir deney olduğumuzun kaçınılmazlıkla kanıtı ve kabulüdür artık, kopya olsaydık bir akıl ve bir eylem evreninin varlıkları arasında kabul göremezdik, onun için insan bağımsız ve yaratıcı bir ruhun, aşkınlık peşinde koşan bir doğacıllığın ve evrende kendini arayan bir varlığın, tanrısının dışında; tanrısal bir bedene sığınmış görüngüsüdür, o gerçekten vardır bu yüzden ve varlığından ancak böylece söz edebiliriz ve ama o eni sonu kendi varlığından kurtulacak ve bir başka tanrı olacaktır, emel denizleriyle yoğrulmuş kozmosumuzun, kaotik canlısı insanın ve insanlığımızın biricik ereği budur ve biz bunun için varız ve bu düşüncelere ve bu tür bir eylemselliğe yaklaşmak uğrunadır tüm çabalarımız, bundan ötürü, Musa onun sevgili kulu, İsa oğlu ve Muhammet'se onun son elçisidir der dururuz, düşüncenin okyanuslarında sürgit limanlar beğenir, fırtınaya tutuluruz diye son noktayı koydu ve tefekküre dalmışlardan her meczup gibi üst perdeden; çokta kafanı yorma bu konulara diyerek durdu. Ayrılırken, illaki 'Kendine iyi bak' diyen herifler gibi!..
Sonra şöyle düşündüm -ama bugün düşünüyorum bunları-, bu adam gerçekte benim tutsağımdı ve hep benim istediğim, özlediğim ya da gereksinimini duyduğum yanıtları verecekti. Yoksa nasıl öykü çıkaracaktım ki bu düşsel olaydan, adam delice bir şeyler söylese, buraya aktaramayabilirdim örneğin, uyumsuz, ilgisiz şeyler söyleyip, hiç bir düşünce kırıntısı olmayan şeyleri ileri sürebilirdim de, ne bileyim, onun için benim tutsağım diyorum.
Sonuçta onun dediğiyle, benim arayıp, bel bağlamaya kalkıştığım düşüncelerin sentezi olan bitenler... Bu tür meczuplar insanı kolaylıkla mat edebilir ama, deneyimlerimden biliyorum. Onlar benim üstadım, bilgi ağacım ve meccani yol arkadaşlarımdır yani...
İki bacaklı adem cemiyetlerinin, yazın adını verdiği yeşil bataklıklarda, uzun uzadıya bir odayı anlatan romancılar vardır. Prospektüsçü Proust lafı uzatmakla meşhur biri örneğin, ama bazı okurlar da bu konuda çok bıçkındır, yahu odaya girmeyeceğim be kardeşim -olanaksız zaten!- neden bu kadar uzatıyorsun derler, haklı olabilirler ama her sağır satıcının bir kör alıcısı vardır bu dünyada. Bilemem!..
Birde şu var, pejmürde görünümlü, gölgelerin keşişini, yani pencerenin birinde ikiye bölünmüş gibi gördüğüm adamı anlatırken (ha unutmadan söyleyeyim adam pencerenin diğer kanadındaki görüntüsü yüzünden bölünmüş gibi gelmiş bana), amansız diyaloglarla süslesem veya tiksindirici şeylerle betimlesem, kimi okurlar için bu da beyhude bir cavalacivozluk olur. Neden, çünkü ikiye bölünmüş keşişte, uzun uzun anlatılan oda da, yazanın kendisidir ne yazık ki, yazanın diyorum, yazarım diyemeyecek kadar korkak ve güvensiz biriyim ben, gülmeyin ya da hayıflanıp acımayın melalime, bunun nedeni çok değişik, yaşamdan kaynaklanmıyor yani, okuyan filanda yok, hiç biri değil, vallahi okuduğum kitaplar beni delirtip, korkak yapıyor, gün geçmesin ki görkemli bir novella okumayayım, dizlerimin bağı çözülüyor, böyle yazamadığıma göre, değil yazar, okur bile değilim, olamam, gördünüz mü, ettiğim laf eni sonu sizi buldu sonunda!.. Buldu da benim yazma hevesimin kökünde çalmak vardır, ama çaldığım şeyi boyarım, kulpunu uskurundan çıkarır ağzına takarım, bir keresinde çaldığım malın sahibine, gözü önünde istavroz çıkarıp, la havle çekerek bu miri mal senindir, affeyle ben denizsizi ve al tepe tepe kullan dedim, adamcık yüzüme baktı şamakona bak der gibi, bunu bana layık görüyorsun ha dedi, başka bir şey demedi, buda çalmayı meşru kılan yollardan biri oldu zamanla tabi. Biride mülkiyet hırsızlıktır zaten cahilperi dedi, kimden ç/aldıysan ona ver demek, hırsızın hırsıza ikramıdır bidayette, bazen lafın altında kalmak mutluluk veriyor, kuş dilinden anlar Süleyman'a!..
Neyse,
Entelektüel Fransızlar Hugo'yu bilmiyorlar, H.R.G'ın Gulyabani'sinden kaç kişi haberdarsa, Notre Dame'ın Kamburu'nu da o kadar kişi biliyor ya da ilgileniyor Fransa'da ve sizi Hugo adlı bilgisayar oyunundan söz ediyor sanıyorlar, bu bir gözlem ama, gene de Hugo vasat biri gerçekte, dönem yazarı ya da ahir zamanının ecinnisi gibi. Her zaman modası geçiyordur bu tür meşrufatçılığın. Az önce İsmet Tarık söyledi, Tarkovski'nin özelliği yüz yıllar sonra bile filminin ilgi çekebileceği, izleneceğidir diye!.. Katılırım kesinlikle, bir şeyi bilmeyenler, bilenlerden fazlaysa o şey iyidir ruhibebelerim. Hugo gerçekten sıradan ama, yani demode ve hadi diyelim gotik yazının popülist diye niteleyebileceğimiz bir şubedarı olsun. Birazda vulger romantik!.. Bu vulgerin Vulgata'yla bir bağı olmasın!..
Neyse ama, bize Hugo'yu öyle bir tanıttılar ki, tıpkı siyah beyaz televizyonu ülkeye doldurup duygu sömürüsü bittikten sonra, renkliyi sunmaları gibi, kabahat kimde peki, sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum!..
Keşişi geride bırakıp gidiyordum ki, densizlik yapıp, adamda mezomorto bir hal varmış gibi, ölüm için ne düşünüyorsun dedim, sorumu beklermiş gibi hiç çekinmeden, kıskançlık diye yanıtladı!.. Hiç bir şey anlamadığımız halde, bazen bir konuya ilişkin ileri sürülen, ilgisiz her sözcüğü anlamış gibi yaparız, tıpkı bunun gibi, kıskançlığın ölümle bağıntısı olabilirmiş gibi, dediğini derinden kavramış gibi yaptım ve dedim ki, cennet ve cehennemin gerçekliğinden emin olabilseydik, ölüm korkusu yaşamazdık. Birden dünyevi boyutlar kategoryenliğinin sıradan bir mudisi gibi, bir düşünce atmıştım işte ortaya, keşiş sıkılır gibi oldu, ama nedense belli etmedi durumunu... Ölüm dedi gerçekte, yaşamı kıskananların düştüğü boşluğa verdikleri addır, bizden başka ölüm için ağıt yakan ya da düşüncenin kovuklarında boğulan bir varlık yok, ölüm neden korkutucu olsun ki, yaşam da korkutucu, korku çemberinden bakarsan, her şey dehşet veriyor şu dünyada...
Ölüm bir formdan, bir kozadan çıkış; annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz, ilahi komedya işte bu, ölüm evrenin bir tür doğumsaması belki de, ölümün bir tür doğum olmadığını nasıl bilebiliriz, her yerde olmak, tek bir yerde olmaktan yeğdir belki de, gene de kişinin öz düşüncesi her şeyden önemlidir, her insan bir dünya değil mi, ölüm de ölebilir diyebiliriz bir gün, kıskançlık ilginç bir kavram, kıskançlık yenebilir bir gün ölümü, belki de...
Zorbalar sevilmeseydi mezarlar çiçeklerle dolu olur muydu dedim keşişe, konuyu değiştirerek savruklaştım, istakoz gerici, yengeç günoğulcudur denizlerde, bir gün oralar yurtlağımız olacak. Afrika sömürülmekten kurtulacak. Biz Türkçeyi çevirilerden öğreniyoruz, çeviriler daha derin, daha düşsel ve daha kozmik, başka dünyalara açıldıkça şaşkınlığa uğramamız kaçınılmaz.
Bir düşünür bile, insanlık için derin, anlaşılmaz, hatta sonsuz analizlere girişebilir, kaotik ideoloji yığınlarıyla bir çöplüktür insanlık tarihi, analizci bir bilge, köpeğini okşarken alabildiğine yalınlaşıp, sadeleşir ve bir kaç aforizmayla, özdeyişe indirger köpekle insanın ilişkisini, oysa sevgi, barış, kozmos, yaratılış, aşk ve ölüm varyantlarını bizlerin, öylesine kaotik ve anlaşılmaz sözcüklerle dile getirirler ki, aynı bilgenin, insanla ve insan toplumlarıyla -köpekle insan ilişkisinin dışında- bu denli kaygan, değişken, zorbaca, bitip tükenmez ve çözümsüz algoritmalara sığınması, onun düşünceleri ve ileri sürmeleri karşısında; kuşkuya sürükler artık insanı, dahası onun art niyetli olduğunu düşünebiliriz neredeyse...
Köpekle ilişkisini bir kaç tümce ve satıra indirgeyen bilir kişi, insanın insanla ilişkisine gelince, kırk dereden su getiriyor. Öyleyse, vahşet ve barış sendromunun baş sorumlusu ve yağmacı ruhlarımızın konkistadorları ne yazık ki onlardır diyebiliriz artık. Mezar çukuruna bırakılan bir heykel, kaidesinden uzaklaşınca nasıl anlamını yitiriyor ve başka bir kavramsallığa dönüşüyorsa, sanatta algıdır, bilimde, felsefede, varlıkta, tanrıda... Bu kavramların tuvaletin önündeki duruşları, poz verişleri ya da bir çağlayanın veya sarayın önündeki salınışları, sarsılışları birbirinden ayrıksı, çok değişken anlamlar içerir, korpüskül, Nepal istiridyesiyle, üç renkli ekmeği yiyecek ve manyetik aslanların anlamı sürekli değişecektir, konuşmanın yazmanın yerine geçebileceği çağlar yaklaşıyordur sanırım, sorunlarında sorun olabildiği günler, çünkü Breton gerçeküstücülüğü kurarken, Fransa Anadolu'yu işgal ediyordu, bütün zorlukları insan kendi kendine çıkarıyordur belki de, birine işkence eden kendini öldürüyordur derinde, yoksa köpekle bu denli iyicil ilişkiler kurabilen insanın; kendisiyle bu denli çatışık ve karmanyola olmasının olanağı yoktur ve olamazda ne yazık ki...
Neyse,
Bir şey söyleyeyim, pencerede ikiye bölünmüş gibi duran adamın gözleri, baykuşla kumrunun çiftleşmesinden doğmuş gibiydi!..
Evde, gece yarısı aynaya bakınca, kendimi, gölgelerin gücü adına, diğer yarım sanmışım demek ki, düşlere dalıp giden keşişte oymuş ne yazık ki!.. Ada insanı deli ediyor, ama iyi bir yanı da var bunun, olağan insanlardan -ki dünya böyledir belki de- ayrılıyor ve kuşkulu bir huzur, ürkütücü bir düşlem içinde yaşıyorsunuz artık, bu da iyi bir şey, anlatması güç ama, okumadan adam olmak gibi!..
Tanrı yolunu şaşırtmasın derler, ilgisi yok, insan neden yolunu şaşırır, soyunduğu işlerden, ada öyküsü yazacağım diye, bu kadar gayya kuyusuna inip debelenirsen, işte böyle saçmalarsın aziz dostum ve yazdığında leğen kemiğine, baş ağrısı olur artık!..
Bilgi bilgisizliğimizi artırır ve yazı bir umar üretmek için değil, sorunları çoğaltmak içindir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
BÜYÜKADA MON AMOUR BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ * ETHEL (Bir Büyükada Öykü...
-
I Yılını anımsamıyorum ama beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaşmışlardı, deniz sandalın ...
-
Alo, 'Her Sey Satilik Com'dan ulaştık size, bağımsızlığına düşkün, tek katlı, deli dolu ve bayraklı, üç kuruş masrafı yok diye...
-
'Dünyada her şey günün birinde bir kitap olmak için vardır' diyor Mallarme, öykü sanatı dünyamızın gayri resmi tarihi ve onu...