28 Kasım 2021 Pazar

 

 

             BÜYÜKADA MON AMOUR


 

      BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ

 

 

 

        *

 

 

 

 

 

ETHEL

(Bir Büyükada Öyküsü)

Ada vapuru, Kserkses'in Hellespont'u geçmek için yan yana dizilen sandalları gibi, değişik türden yüzlerce yolcusuyla hareket etti. Peçeneklerde Bosphorus'u (Sığır Geçidi) aşmak için aynı yöntemi kullanmıştı derler. Genelde çevremi izler, insanlarla göz göze gelir, havaya, suya, kıyılardaki gökdelenlerle dolu, artık yedi kocadan arta kalmış değil, üç günlük Newyork gibi sibernetik bir yazgıya dönüşmüş rüküş ve pornografik Konstantinapolis'in kötü kokular yayan 'vagonismusuna' doluşmuş dünyalara bakarım ben.

Biri ta uzaklardan geldi ve seçilmiş bir yalnızlığın kederiyle boğuşan ve derdine bir türlü deva bulamayan; artık yaşlanmış ve tacını tahtını kaybetmiş zatı aliniz, onun nadan ve pişman kulu, yıkıntılar arasında ilahi, Genç Osman'ın karşısına oturdu!..

Sık sık yer değiştiren, ikide bir kent, semt, okul, ada, moda değiştiren her insan gibi sonsuzca süreceğine inandığım yalnızlığımın bulaşıcı sayrılık gibi üzerimden atamadığım bir kompleksi vardır, herkesle konuşmak isterim, her kadına hayranlıkla bakarım ve karşıma gelip oturan her insanın bilerek bunu yaptığına inanırım. Yalnızlık sendromu halüsinasyonlar üretir, geceleri konuşur ve düşler içinde geçen bir yaşamın kapılarını açar insana, bu kuyularda bazıları kaybolur, bazıları da yaşamla nefron suyu yarıştırmayı ve her şeyi ve kendisini de küçümsemeyi başardığı için yenilmez armada gibi dolaşır, sahillerde, kenar semtlerde, Cihangir'de ve adanın daracık koridorlarında, faytonların maziye karıştığı patikalarında...

Karşımdaki bayan beni haklı çıkarırcasına hemen kitabını çıkardı...

Kitabı bu garip yolcumuza, şöyle bir aşk duygusu veriyor mudur acaba, okuduğuna göre... 'Tam bir dil ziyafeti, biçem var (üslup, yazara özgü dil, dolayım), biçim var -anlatım özgünlüğü, konu bütünlüğü, tinsel çerçeve- sözcesi var (yazarın kullandığı dil), derli toplu, arı ve seçkin, bugüne dek denenmemiş üstelik, bu biçem değil, yazarın kullandığı ve hepimizin kullanıp, kullanabileceği dil burada söz konusu olan, konu var, köy-bozkır-uygur geleneği ve yaşam biçiminin, gündelik kaygı, baş edilmezleşen tasalar ve sevinç taşan, bezdirici uğraşlar içinde akıp gidişi, zamanın dışında, orada bir yerde geçen, gizemli bir dünyanın, diri ve sürgit körpe bir dil eşliğinde, şaşırtıcı biçimde düşlerden aşkın sayfalar boyunca, yellerde devinen bahar yaprakları gibi titremler içinde sürüp gidişi, anlatı var, konu sıkmadan ve büyüleyici bir yabansılık içinde, sanki yinelemelerle sürüp gidiyor da, ama dilin baştan çıkarıcılığında hep yeni bir şeyler söylermiş izlenimi vererek, belki de okurun başını döndürdüğü için, onu ele geçirerek bizlerin elini tutuyor ve kendi zamanının, uzamının içinde bambaşka bir dünyaya sürükleyerek, evrenin nice gizemli köşelerinde neler olabileceğini, ne can alıcı, albenili yaşamların, bir düş gibi sürüp gidebileceğinin özlenci ve dilin olağanüstü oyunları içinde bizi kucaklayıp ve yaşam sevinciyle kuşatarak, dirim veriyor artık, yazın dediğimiz şey bu işte, okuyun, dilin, dillerin ne denli ele geçmez bir bayır gülü, ne denli büyülü kokular yayabilen bir güneş ayeti olduğunu görüp hak vereceksiniz...'

Şol betikler böyledir de, dünyamız nasıl bir ırmak söylencesidir acaba, onun için, seyrüsefer edilecek bunca dünya varken sanki yine de, zaman peşinden koşuyor da, boş bir anını yakalarsa gırtlağının tadına bakabilirmiş, ölüler ülkesine, Kharon'un sorgusuna yollayabilirmiş gibi ivedilik yansıyan bir korkuyla satırlara, satirlere bakarak dalıp gitti konuğum!..

İçimden, şimdi benim laf atmamı bekliyor diye düşündüm, düşler kadar zevkli bir şey yoktur çünkü!.. Ama atamam ki, öyle becerilerim olsa yalnız olmazdım ben, düşlerimin prangasında ömrünü yitirip gidecek bir forsayım. Üstelik suçüstü yakalanırım korkusuyla düşlerimi gizlemeye çalışırım, insanların gözlerinin içine gene de bakamam, asla konuşamam, ta ki bir ip ucu veya karşımdaki bir açık verene ya da kendisi bir şey diyene kadar. Düşlerimin hapishanesinde yaşarım kısacası. Düşlerimden kurtulmam onlarla haşır neşir olmam demekse, düşlerim beni yalnız bırakır ve tümüyle karanlığa gömülürüm, düşler yalnızlığın devasıdır, insanlar değil, bir paradoks olsa da bu çözüm!..

Ama bir alışkanlığım vardır yine de, beğendiğim kadınlara laf atabilecek kadar delilik nöbetleri geçirdiğim olur, kimdir onlar, hoşlandıklarım, güzeller güzeli bulduklarım değil, kaçık tipli, meraklı, vücudu deformasyona yüz tutmuş, aksanı yarı gülünç ya da tuhaflaşmış, gene de ben sizin endazenizi herkesten çok bilirim langalılar diyecek kadar fütursuz, pelül pejmürde, göğsü beline uzanmış, kolu kalçası gibi, morsdan kuvvetli, dudağı tanrı aşkına silikondan, gözleri radar vazifesi görebilen, saçları kilometrelerce uzanan çadır gibi başını örtmüş, geçmiş zamanın bahtsız, tahtsız, Nefertitilerini andıran ve ana tanrıçadan el almış devasa kıratlar!.. Onlara aşığım ben, her şeyi bilir gibi yaparlar ama sizin her söylediğinize başıyla ya da hamur tahtası gibi uzayan dilleriyle onay veren hanende melekler...

Karşımdaki bayan kitaptan gözünü ayırmıyor ama inanın tanımını yaptığım tiplerin -intelektüel- görünümlü versiyonu bu, arzuyla bakıyor inceliyorum onu, nasılsa başı önünde, ayağını bana doğru uzatacak diye bekliyorum, bu tipler bu hareketi tanrı adına bilinçsiz biçimde yaptıklarına sizi inandırırlar, çünkü çantaları koltuğu kaplar, şalları yere sarkar, pabuçları ayağından fırlayacak gibi olur, varsa gözlükleri yüzünü karanlığa boğar, işte ayağını ayağıma çarptı bile, ama o kadar bilincindeyim ve doğallıkla bekliyorum ki bu hareketlerini, benim için bir şey ifade etmiyor artık, onlar çok masumdur, sizin çay bardağınız yere düşse kırıklarını sizden önce toplar çünkü...

Ama platonik aşkımın bu jestini karşılıksız bırakmamaya yeminliyim tabi...

Bir yolculukta ya da vapurda, açık havada, piknikte okunacak koskoca bir dünya varken 4x4 alt tarafı yüz rakamının türevlerini geçmeyen kitaplara dalanlara şaşarım ben, dünya bir kitap değil mi yahu, bu bir kimlik yarışı bence, ıvır zıvıra değer veremem ben, zamanım çok değerli, sizin gibi ''Trene!'' bakacak zamanım yok, homo homini lupuslarım, okumam gerek, kendimi geliştirmem gerek, kariyer edinmem gerek, üst katlarda, teraslarda, orada okyanus ötelerinin dikte edilip, pazarlandığı kokteyllerde yaşamam gerek!.. Siz ordinary people'larım hep aynı şeyleri yineler, bıkmadan usanmadan trene bakarsınız, ne var bunda, zamanınızı biçimlendirip, hükmetmezseniz o sizi biçimlendirir, hükmeder!..

Ama güzelde sonuç, korona virüsünün travmalarıyla eve kapanmak, manikür pedikürle dolu bir hayat yaşamak, kokteyllerde sıra gecesi beklemek, yazacaksa, büyük annesinin, çizecekse göl kıyılarının, alacaksa 1+1 lerin aynalı hapishanelerinde sönüp giden yaşamlar olmuyor mu bu, değer mi, trene bakan buzağıları ve anne-babalarını bu kadar yokuşa sürmek!..

Vapur iskeleye doğru yaklaşıyor ve sonunda yarı buffalo maşuğuma, dizine kapaklanır gibi işaret ettim, son durak der gibi ve usulca kitabını kapattı. Onlara karşı cesurumdur!.. O kadar hırçın ve kemikleri dışarıya fırlayacak bir butun kol ve bacaklarına sahip ki, kitap okuması onu türün öbür bireylerine özgü kitap okuma alışkanlığının bu devasa piramitte nasıl oluştuğuna dair insanlarda kuşku uyandırabilir ama ben biliyorum, aşklarımı çok iyi tanırım, onlardan her şey beklenir ve ağızları bir makineli gibi hızla çalışırlar ve herkesi bastırarak, eteklerinde kurulmuş kolonyal ülkenin altına sığdırabilirler inanın. Tartışmaya gelmez, ben hariç!..

Sonunda olan oldu ve benim işaretime bir lafla katılmak zorunda kaldı her zamanki gibi, ne çabuk geldi vapur ya dedi, satırlardan nicedir ayrılmayan mahmur gözleriyle!.. Şimdi anımsamıyorum, bir iki sıradan şeyler söyledim ona ve isminiz nedir sizin dedim, isimler o kadar önemlidir ki benim için, siz sırf onun ismi için bu öyküyü yazdığımı bilemezsiniz!..

Ethel dedi, çok nadir bir isim ama bildiğim Ethel Kennedy var dedim, telefonuna bakarak sağlamasını yaptı, kimilerine boşboğazlık gibi gelen bir yaklaşımla dudağını kıvırıp, direk sanatçıyım ben dedi, telefon numarasını aldım, alırım da!..

Ve dedim ki ona, çok çabuk gelmedi vapur Ethel, kalktıktan hemen sonra lodosun tanrısı istedi diye, bordadan bir balıkçı filikasına çarptı, balıklar özgürleşti ama yolculardan biri denize düştü, neyse kurtardılarsa da bu kez balıkçı göz yaşı dökmeye başladı, az sonra Fenerbahçe camiinin imamı ikindi duasına davet etti yolcuları, yeri göğü inleten, vapur düdüklerini bile bastıran çağrısıyla, bir kaç yolcu koridorda eda etti ibadetini, o sıra İsa efendimiz denize girip saklanmış olacak ki, yürüyerek vapura geldi, hepimizi elceğiziyle takdis etti, kuş biçimli buhurdandan, baharatlar, esanslar serpti, yüzmekte olan yunus kafilesini dudaklarından öptü, içimizde adı Yahya olanı alıp Yerusalem'e gitti, anında ortalıkta Kabe yeşili bir hava esti, biri, iki ada arasına, bak işte Kidron vadisi, biride, yükseltiye Horeb tepesi dedi, kargaşa bittiyse de, yunuslar yine peyda oldu, meğer açıkta bir balina kovalıyormuş onları, içlerinden bir kaçı güverteye atladılar, diğerleri vapuru kaşalot sanıp geri kaçtılar ve bizim 'Beyaz Cani' küfürlerle uzaklaştı, derken Dragos'un arka yüzünde bir gökdeleni alevler sardı, kadının biri çelik çatıdan aşağıya atladı, yere doğru balık ağı gerip üstüne düşürdüler, ne görelim, kadın yüzgeçlerini vura vura uzaklaştı... Güneşin içlerinden gelen bir helikopter geçti üstümüzden, ada yakınlarında düştü, sonra izini kaybettik, asâlının biri 'belki rüya görmüşüzdür' dedi, yolculardan hamile bir kadının doğuracağı tuttu, adanın yüzme rekortmeni varmış yolcular arasında, adam kadını sırtına aldı, Bostancı sahillerine doğru coşkuyla kanat açtı, güzel bir kız çığlık atmaya başladı, ne okuluna gidebiliyor, ne karnını doyurabiliyormuş maddi sıkıntıdan, aramızda para topladık yolcular, kızı kurtardık bir süreliğine, paraşütle biri indi vapurun tepesine, James Bond filmi çeviriyorlarmış, alkışlardan sonra gelip aldılar, gündüz gözüyle yıldız kaydı dedi biri, deli misin dediler, yirmi yedi yıl hücrede kalmış, gözleri öyle keskinleşmiş ki aydınlıkta bile seçer olmuş yıldızları... Bitmedi, Heybeli'de bir yolcu eksik çıktı, çımacı kendini 'geceye sundu' diye denizi işaret etti. Kaptan geldi bir ara, ben Arjantin'de darbeden sonra kaçan sanatçıları (o dandy dedi!) kurtarmış adamım, üç gün sürdü Atlantis yolculuğu diye yüklendi, derken arkalarda biri Karadenizliymiş bir meselcik anlattı, yaşını başını almışlardan Temel'in karısı, bir gün Temel'i çırılçıplak karşılamış, Temel ne oluyor neden çıplaksın demiş, eşi ben çıplak değilim bu 'Aşk' elbisesidir canım demiş, Temel yaşlı refikasına bakmış, iyi de biraz ütüleseydin bari demiş!..

Ethel güldü bir süre, kaotikleşen retinasını gözlerime lütfederek, ama ben bunların hiçbirine tanık olmadım dedi. Teklifsiz aşkıma, bunca izlenecek, gönül gözüyle okunacak, düşlenecek hengame varken gün ortasında, dört duvar arasının 'Cinperisi' kitaba daldın sen dedim. Ana tanrıça, ağırsak, ezici bir tonda, bu kez gülümsedi.

Şalının gölgesinde yorgunlukla bizi gözetleyen kitabını aldı ve çantasını açarak içine koymak üzereyken, göz ucuyla kitaba bakabildim!..

Görme Biçimleri / John Berger.

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

 

JESUS

Karanlık atalarımızın yurdudur. Harap yolda, gün batımına doğru ilerliyorduk. Terk edilmiş kiliseler, kırık dökük evler, duvarlar arasında gezinip duran oyuk gözler, unutulmuş anılarıyla un ufak olmuş şeyler, yüz yıllardır azapla kavrulan, artık kimselerin dönüp bakmadığı yerler…

Güneş tepelerden bir tanrı başı gibi süzülüyor; şarap rengi, dingin denizin içine hızla girip saklanmak ister gibi de sabırsızlanıyordu…

Güneş batarken hızlanır dedi fizik profesörü, son yaklaşırken her şey hızlanır sanısına kapılır varlık dedi yazar, hızlanan yalnızca ruhlarımızdır dedi psikiyatr.

Güneşli bir günün ortasında, ormanın gerçekte karanlık bir mahluk olduğuna ilk kez tanık oluyordum. Sarkan dalların, yaprakların, otların, ayaklarımıza dolanıp duran şeylerin arasında, gece rengi bir ürpertiyle yol alıyorduk.
Ağaçların, kesif ormanın; yorgun-çalkantılı denizin kollarında, sürgit karanlık bir dünyanın içinde yaşadığını bilmiyordum.

Ah, bu topraklar öyle söylencelerle doludur ki, herkesin kendine özgü bir meseli vardır belki de... Belki de zaman ve zemine uyarlı, kadim ya da moderniteye göre değişen sonsuz sayıda anekdotlardır...

Bir açıklığa çıktık, altın rengi mimozalar ilerde güneş gibi parlıyordu. Güneşten parlak, sarı bir çiçekti bu mimoza… Tanrım, tanrının yaratıları, sürgit neden birbiriyle yarışır, şu nisan baharında…

Az sonra yola vurduk kendimizi, dört kişi, tepedeki kilisede dua edip, dilekte bulunmak için... Yaşadığımız ve ruhlarımız sakinleşsin diye kendimizi adadığımız; şu Büyükada'da, nam-ı diğer Prinkipos'ta, bir gelenekti bu!..

Kilise tepede bizi bekliyor ama yolu yarılamadık daha, bir kır kedisi geçti gölgeler arasından, bir kaplumbağa bize baktı anlaşılmak ister gibi, bir kuş öttü gökyüzünde ve bir kürek şıpırtısı geldi uzaklardan. Balıkçı Hovsep’in kayığının, yıllardır denize olan sevdasıyla bütünleşen, yaratılışın başlangıcına özgü, o derin ses; kıyıya vurup duran azgın dalgalar…

Yolların çakıştığı yerden, ormanın içine daldık bir kez daha, harabeye dönmüş bir manastır sanısı veren, yıkık duvarların arasından geçerken, eskilliği iskemleyi andırır, alabildiğine eprimiş, delik deşik bir şey ilişti gözümüze, yarısı toprağın içinde gibiydi, demir rengindeydi ama ahşaptı sanırım, içimizden biri çekip çıkarmak isterken, çarpılmış gibi bir çığlık attı, öbürü ona sarıldı bilinçsizce, korumak ister gibi, üçüncümüz; bizlere döndü ve sakın ona dokunmayın dedi, ben dedi, bu sandalyenin söylencesini biliyorum!..

Bir zamanlar dedi, İsa peygamberin vaktinde, bir keşiş varmış, İsa’nın öğretilerini bir ermiş gibi inanarak, yaymak isteyen. Öyle hayranmış ve öyle bağlıymış ki İsa‘ya, o öldüğünde ondan bir eşya kalsın istemiş ve o eşyada onun ölümsüzlüğünü görmek istemiş, bir tür sonsuzluk duygusuyla… Eşyanın ölümsüzlüğüne inanırmış keşiş.

Bir gün bir sandalye ısmarlayasıymış ona, dülgerlik de bile herkeslerden üstün yeteneğe sahip İsa’ya, hem de düşüncesini açınlayarak… Günün birinde öyle mutlu, öyle sevinçle evine dönüyormuş ki, çünkü İsa; göz alıcı bir sandalye yapmış ve ona bağışlayasıymış kendi elleriyle.

Sonrasında İsa’nın şifa dolu elleriyle biçim verdiği bu sandalyenin ölümsüzlüğüne inanmış keşiş ve onun varlığında da; İsa’nın ölümsüzlüğüne... Çünkü sandalyede İsa’nın hüneri, alın teri, yetenekleri ve düşüncesiyle boyutlandırdığı; bakılışı güzel bu eşyada, bir anlamda İsa’nın tüm bir bedeni varmış neredeyse…

Zamanla, keşişten diğer keşişlere ve daha sonrada yakınlarına, çok sonraları da, İsa olduğu söylenegelen bu sandalye, çocuklarının çocuklarına geçmiş ve ama zamanla sandalyenin İsa olduğu inancı, primitif, pagan bir inancın süreğeni olabilirmiş gibi zayıflamış ve bir gün artık sıradan bir şeymiş gibi adalardan bir tüccar; onu buralara getirerek, geçmişteki bu söylenceden söz etmiş ve işte buradaki manastıra bağışlamış.

Zaman için de manastırda bu sandalye gibi, belki de inançların zayıflamasından ya da hiç bir şeyin zamana karşı koyamayacağı düşüncesinden ve belki de tüm evrende süregelen, bilinmeyenlerin bileşkesinden olsa gerek, yıkılmaya yüz tutmuş ve diğer tüm eşyalar gibi albenisini yitirerek, tümüyle birlikte ölüme terk edilmiş...

Mesel bitince, mahşerin dört atlısı gibi hep birlikte, özlem ve acılarımız adına; İsa diye sarıldık 'Kutsal Eşya'ya, -İsa diye yankılandı hava-, göz yaşı döktük onun çektiği ıstıraplara ve yazgısına karşı çıkmak uğruna, onu topraktan çekip çıkarmak, bitimsiz tutsaklığına son vermek isterken; birden elimizden kurtularak, göz açıp kapayana dek, göğe yükseldi eşya!..

Onun, gerçekte bir haçı andırır, devasa bir çarmıh ve ortasında, o günden bugüne asılı duran, 'Mahzun İsa’dan başka bir şey olmadığını anlamıştık artık...

Ne denilebilir ki şu dünyaya...

Bir çarmıh ve insanlık için hâlâ gözyaşı döken, bir İsa!..

 

 

 

 

*

 

 

 

MARTAY

 

‘Yaşamın sessizliğinde, alacakaranlıkta, sabaha yakın martıların ötüşmelerini dinliyorum. Nedense bize pek hoş gelmeyen, pes seste, gürültücü haykırışlar, uzaktan uzağa anlaşılmayan melodiler.

Ama ikisi var ki, o sınırsız, pek çok ötüş arasında, sanki konuşuyorlar, yatağımda kulak veriyorum onlara... Tartışır, dedikodu yapar, sitem eder, öykünür hatta zaman zaman kızar gibiler. Ne konuştuklarını bilmiyoruz, belki dillerinin sırlarını çözebildiğimizde, acaba evrenin sırlarını da ele geçirebilecek miyiz?..

Kimiz, neyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz ve ''Ne olacağız'' konusunda, küçükte olsa bir düşünceye, bir aydınlığa ulaşabilecek miyiz?.. O seslerde ve daha bilinmeyen nice şeyde, ötüşte, bakışta, uçuşta bu sırrın gizlendiğine inanıyorum. Ne var ki, kendi dilimizi bile henüz çözemediğimizi biliyorum. Ne yazık ki...

Denizin gürüldeyişi, eşsiz çağlayanlar, tanrının düşüncesi rüzgâr, öğle sıcağındaki inilti, doğadaki ''Hişt, hişt'' sesi, ormanın çıtırtısı, göklerin gürültüsü, yağmurun pencerelerdeki izi, bizlere hep bir şey söylüyor, bir şey anlatmak istiyor. Bu sonsuza dek sürecek haykırışlar, iniltiler, ağlayışlar, gülücük ve kahkahalar bizlere ne söylüyorlar, hiç bir zaman bilemeyeceğiz, bilemiyoruz...

Buda bizim ne denli ileri gitsek de, molekülü keşfetsek, atomu parçalasak, nükleer güce erişsek, yıldızlara ulaşsak da, dünyanın hep yerli yerinde durduğuna, bir adım bile yerinden oynamadığına işaret ediyor. Biz henüz kumrunun yalvarışlarını bile göremiyor, doğanın dilini çözemiyoruz.

Nereye gitsek, nereye koşsak-kaçsak, evrenler evreninin sırrına, galaksilerin, kozmolojinin ötesine bile kavuşsak, hiç bir zaman bilemeyeceğimiz, dilini çözemeyeceğimiz, sırrına eremeyeceğimiz bir şey var... Bizler kimiz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz?.. Hiç bir zaman bilemeyeceğimiz ve hiç bir zaman öğrenemeyeceğimiz bir şey belki de...

Biz ileri doğru gitmiyoruz, derinliğine de inmiyoruz, iniyor da değiliz, yalnızca enine doğru, anlaşılması güç de olsa, bulunduğumuz noktaya paraleller çizer gibi, keşişleme ve kesişmelerle yan yana,  belki sonsuz bir hızla, belki de yavaşça ilerliyor, ezgilerle, naralarla, alaylarla genişliyor, çoğalıyoruz.

Bu bizi ölümcül kılıyor, parçalayan ve yok edici, cılız ve korkak, saldırgan ve ürkek kılıyor ne yazık ki... Belki bir adım ötesini bile göremiyoruz biz ve daha korkunç, yıldırıcı, yıldıran bir şey daha var.

Sanki bütün çabalarımız boşuna...

Doğuyor, yaşıyor ve ölüp gidiyoruz biz!..’

 

Karanlığa övgüler olsun çünkü o bize düş kurmasını öğretti!.. Uyku tutmadığı için martı sesleri melankoliye sürükledi sanırım, ama sabah uyandığımda, baharla buluşma yerimiz lunapark meydanındaki kafeye doğru yola çıktım,  çünkü menekşeler, çiğdemler, kırmızı, beyaz, envaı çeşit çiçekler renklerini yavaşça, güneşe, dünyaya, hayata meydan okurcasına serip serpiştiriyordu artık adaya, sabah çiyinde adı bilinmedik nice çiçekler, gizil ara sokaklarda, minik tümseklerde, el değmemiş çukurlarda, duvarlardan sarkan sarmaşıklarda sevdalanmayı, aşka aşık olmak değil, yaşama aşık olmayı bellemiş garip kulunu sevindirmek için boy gösteriyordu artık.

 

Kırağının kapladığı çayır, çimen sabah sisinde, üzerinden yükselen buğunun güneşli ışıltısında, sanki her gelip geçene hoş geldin demek ister gibi başını uzatıyor, boyu posuyla gökyüzüne doğru erişmek istercesine doğrulup, sonrasında narince eğilip bükülerek, kuşluk vaktinde, kutsal yaşamın içinden gelip geçen, sabah yelinin hışırtısına, güneşin yeryüzünü kaplayan ışıltı dolu mırıltısına, evrenin sabah serinliğinde insanı ürperten, iliklerine dek sızan, coşku dolu kutsal ayetine, o büyülü notaların, görkemli tımbırtısına  selam duruyordu... 

 

Adanın başıboş köpeklerinden biri geliyordu uzaktan, sanki selam verir gibi geçip gitti yanımdan, bir kedi yavrusu duvarın dibinde gölgesiyle oynuyor, baharın ilk kelebeği bir çarkıfeleğin üzerinde, o esrarengiz aylasını arar gibi uçuşuyordu.

O gün anladım ki evrenin bir kokusu, bir ruhu vardı. Çiçeklerin, yaşam sevinciyle dolu canların, meleklerin ve sonsuza dek bizden gizlenmeye ahdetmiş ama gümrah kokularının yanında kendi nurunu ve kendi tanrısal tılsımını bizlere bahşetmiş tanrının ıtırıydı bu burnuma dolan afsun, bir türlü tanımlanamaz o büyülü, sonsuz hülya!..

 

Lunaparka kadar kuşlar, böcekler ve çiçeklerle elele, kah durarak, kah koşuşup, soluk soluğa kalarak, bir sarhoş gibi yalpalayıp durdum.

O vecd halinden, o kuytulardan, tepelerden, hişt hişt diye beni çağıran şeylerden, görünmez meleklerden, belkide tanrının nimetlerinden yarı baygın, kendinden geçmiş halde lunaparka geldiğimde, kimsecikler yoktu…

Beni bekleyen kimseler yoktu. Issız ve ime time karışmış gibiydi dünya, Birden kendi soluğumu duydum. Uzak yağmur yağan bir ülkede, umarsız bir boşluk gibi bakıyordu gözlerim.

 

Dikkat kesildiğimde, uzaktaki minik korulukta, sahipsiz, gölgesiz, belli belirsiz bir at, ikide bir kuyruğunu sallıyor, başını oynatıyor ve çok uzaklardan bir vapurun düdüğü çalıyor, Aya Yorgi gökyüzüne doğru ellerini açıyor ve derin bir melodi,  ulu bir armoniymiş gibi;  yerin altından mı, göğün üstünden mi geldiği bellisiz bir sala; tüm dünyaya yayılıyordu…

 

O zaman çocukluğumda, yapayalnız bir dağa tırmanırken, kimbilir kaçıncı kez kulağıma yankıyan, yinelemekten bıkmadığım, o türküyü tutturarak, aşağılara doğru yürümeye başladım ve sanki bir anda tüm ada ardıma düşmüş türküye eşlik ediyor ve yaşamın sevincini, o eşsiz, tanrısal güzelliğini,  erişilmez tınısını, dizginsiz bir fener alayı; yaratan ve yaratmış olanın, kutsal çağrısı gibi haykırarak, göklere yükseliyor ve artık tüm bir ada, hep birlikte, Yeni Bir Maceranın Eşiğinde,  tüm dünyayı sarsan bir dua, çıldırtan bir ilahi eşliğinde; güneşin içlerine doğru, sonsuza dek yitip gidiyordu!..

 

 

‘Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak / tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini, oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını

ve aklının köklerini yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim", / "Sola gideyim," / demeyi düşünmeden aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, /ve tırmandıkça her yerde Tanrı'nın soluduğunu, yanı başında güldüğünü, yürüdüğünü, çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada. / Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı / genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, / bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla. / Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu ürkütmek  için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.’

 

 

 

*

MARTI

 

Ada öyküleri yazmak arzusuyla tutuşur adalı kimi insan, ama öyküler gerçeklikten alır gücünü yine de ve o ayağınıza gelir, güzeldir, hoştur, sıradandır önemi yoktur, bunu yazmak gerekir dersiniz, yazmak…

İşte bütün sorun bu!..

Burada altın bacaklı bir adamdan söz etmeyeceğiz, iksir, büyü, tılsım gibi şeylerden de… Annesinin vefatını anlatırken birinin, elem denizlerinde boğulmak üzereyken, hangi mezarda yatıyor yerine, hangi mezarda yaşıyor denildiğinde, birden sakinleşen ve mutlulukla gülümseyen bir insanı da anlatmayacağız, ayniyle vaki bir olayı, çok kısa bir olayın dile getirileceği, bir anıştırma bu....

Ülke çapında seçimin olduğu bir Şubat ayının içindeydik, kapı kapı dolaşıyorduk, oy gizli bir güç, görünmez bir gözdağıdır biliyorsunuz, bir olgulayım veya bir yapıntıya yönlendirildiği an, o gün geldiğinde, sandık başında başka bir varlığa doğru ivme kazanıp, yön değiştirebileceğini ve çok başlıklı olanaklar sunan, varyasyon zengini, güdümlü veya direkt bir tehlike saçar olduğunu, yerleşik sistemin o bildik kurgularını silerek, bir güvencin dilem ve titremleri içinde, temeli sarsabileceğini kimseler öngöremez!..

Bizde hiç gözümün tutmadığı bir partinin erleri olarak, ev ziyaretlerinde bulunuyorduk ikide bir. Gençliğimin adına macera arıyordum kısacası, insanların köhnemiş bir erki ya da Platonsu organizasyonu temsil edecek insanlar karşısında ne gibi tavırlar sergilediğini, ne söylüyor, engin bir hoşgörüyle mi karşılıyor gelenleri, yoksa kapıyı yüzlerine kapatacak kadar kesinleyici hareket edebiliyor mu gözlemlemek istiyordum…

Özlemin tadı değil, gözlemin tadı başkadır!

O günlerden birinde sahilden içeri doğru kıvrılmış, bizimle dolaşan arkadaş ve temsilci grubundan oldukça kilolu, sakallı bir gönüllü birden önüme düşmüştü… Birbirimize selam verirdik öylesine ama direkt bir bağlantı ve laflama alışkanlığı oluşmamıştı aramızda…

Bu değindiğim, yaşça benden biraz büyükçe delikanlı önümde belirince, saçları ve kulağı kendisinin arkasında kaldı doğallıkla!.. Yürüyorduk, uzun saçlarının salınışında, kocaman kulakları, birbirine karşı kıyılarda yüzen iki yelkenli gibi, simetriyle inip kalkıyordu sanki.

Gülümsedim kendi kendime, yürürken bu gencin gövdesi, önümde adına zaman ve mekân dediğimiz bir önermeyi, iştihayla kat ediyor, karşıya baktığımda da her seferinde onun başı, kulakları ve nedense dar bir pantolona sığamayıp, kurtulmak istemekte kararını bir türlü verememiş ayakları, çalımla kavisler çiziyor, zaman ve zeminin birlikteliğini görüntüleyebilen, dirimcilliğini henüz yitirmemiş gözlerim, yarı balıksı bir objektifle, bu tuhaf manzarayı, belleğimin karanlık, kozmik odasına dur duraksız iletiyordu.

Bir hiçliğe doğru mu bilinmez, gözümün önünden bir an bile yitmeyen bu genç adam, bir makine gibi ve sanki sürekli verevine doğru, bir boşluğu yutup duruyor ve ne yapmak istediği, gerçekte neyin peşinde olduğu belirsiz bir otomat gibi de, sürgit yarım daireler çizerek, bir çark gibi dönüp duruyor, belki de sürekli bir labirentin içinde dönüp duran Minotaur’u andırırcasına, adada sık sık ortaya çıkan küçük yokuşlardan birini tırmanıyorduk.

Birden garip bir şey oldu!.. Gencin sağ kulak küpeliğinin, kıkırdaksız memenin yerinde olmadığını gördüm. Diyesim, bir kulağı diğerinden oldukça farklıydı dikkatle bakarsanız, belki önden bu denli görünmüyor, arkadan, yok olan bölümün ağırlığını taşıyan kulak ekseninin şimdiki bu arka bölümüne dikkatle bakarsanız, seçilebiliyordu belki de…

İçimde bilemediğim, tuhaf bir merak oluştu. İnsan en olmayacak zamanda, en olmayacak şeyi merak eden bir hayvandır nede olsa… Hızla yanına yaklaştım genç adamın, bu yayvan gövdeli, kuru yaprak sakallı, rüzgarda uzun saçları, kulaklarını açıkta bırakan, bu alelade varlığın bir kulağının başına neler gelmişti de, böyle hiçbir zaman küpe takamayacak ya da dikkatle incelendiğinde bir kulağı dilmeli, dantel süsü gibi sırıtacak, bu elim güzellikte gözleri üzünce boğan manzaranın, nedenini sorgulayacaktım.

İnsan ayrıca; başı boş bir hayvandır belki de derinde ve nelerle uğraşır kim bilir demeyin, insani ve ürpertici bir kaygıdır bu nedensellik de...

Kemal dedim, adını biliyordum, bazen dostlarımız dışındaki insanlarında adlarını biliriz doğallıkla, bu adı çok severim öteden beri, Yeşilçam filmlerinde, iyi yürekli, aşk kırgını, gençliğine doyamamış aktörlerin rol aldığı filmlerde, hep bu adın kullanılışından mı bilmem, Kemal bir idoldür kısacası bu topraklarda, her zaman ve her dönemde…

'Belki bu halimin, psikolojik, fizyolojik bir izahı vardır!..'

Kemal dedim, sağ kulağına ne oldu senin?..

Hiç duymamış gibi davrandı ve yoluna aynı kategoryen hızını koruyarak devam ederken, böyle bir soru onun hiç umurunda değilmiş gibi mırıldandı…

Koptu o!..

Çok hoş görülü olduğunu, kendiliğinden o izlenimi verdiğini düşündüğümüz insanlar vardır, kurbanım onlardan biriydi. Hiç aldırmadan sürdürdüm…

Neden?..

Kalabalıktan kopmak istemezmiş gibi, direncini koruyarak yürüyüşünü sürdürdü, yanında seyrettiğimi seziyordu elbette…

Dedi ki, ada sahilinde dolaşıyordum bir gün, adamın biri belki yanındaki kız arkadaşını, dahası hep değişmez bir klişe olarak adlandırdığımız sevgilisini sanırım açıkça darp ediyordu. Fiziki bir saldırı karşısında, toplumun bir ferdi olduğumdan mı, böyle yetiştirildiğimizden mi, doğrusu ya da eğrisi nedir; yerine başka bir düstur koyamayışımızdan mı bilmem, adamı toplum içinde ve gerçekte asla yapmaması gereken bu ilkellikten alıkoymak için, güçlü bir yumruk savurarak durdurmaya çalıştım.

Böyle anlarda, kibarlığın işe yaramadığı konusunda uyarılarla yetiştirildik biz ve görüntü de zaten bu tezi doğruluyordu!..

Adam tınmadı bile ama benim daha güçlü bir fiziğe sahip olduğumu ve belki de bu yüzden, rezilliğin kapısına doğru ilerlediğini birden anlamıştı sanırım. Sanki kavgayı bırakmış gibiydi, saliseler içinde gelir geçer böylesi düşünceler. Adam şaşırmış, ezik bir görüntü içinde ve bir sarhoş dengesizliğinde bana doğru yaklaştı ve birden bin yıl düşünsem usuma düşmeyecek o şeyi yaptı. Elleri kolları sarkmıştı ama bir anda gövdeme yaslanarak, büyük bir hınç ve sanki büyük bir iştihayla kulağımı ısırdı.

Ne olduğunu anlayamadım. Kargaşada bizi ayıranlardan öğrendim kulak memesini kopardığını…

Dayanamayıp burada araya girdim.

Kemal dedim, ısırılan parça yerine konur, ne bileyim dikiş atılır, ilaçlar kaynaştırır, çok küçük şeyler, ayakta bile işlem yapılan türden operasyonlar bunlar günümüzde…

Deyip, demediğime pişman oldum diyemem de, nedense yaşamımda duyabileceğim en ilginç şeye tanık olmak şaşırttı beni…

İyide dedi Kemal;

Kulağımın düşen parçasını, martı yutmuş oracıkta!..

 

 

 

 

 

 

 

 

*

EFRUZ

 

Bir femme fatale (kaderimin kadını, ruhumun efendisi gibi anlamlara geliyor). Esmer, yakıcı güzellikteydi. Esirgeyen, bağışlayan tanrının adlarından biriydi o; Şehrazat... Güzelliğinin acıları, -bir klişe ama- sınıfsal konumunun duvarlarına çarpa çarpa bir ıstırap melodisine, bir ağlatıya dönüşmüş, hanende bir melekti. Kartpostallarda gözlerinden yaş damlayan o güzelim çocuğu andırır, minicik, kanatlı bir şeymiş gibi bakıyordu insanlara.

 

Onu Denizler’de tanıdım, sahile yakın bir yerde değil, Denizler’in evinde. Deniz zaten adanın tüm erkekleriyle haşır neşir, kadınlarıyla süt liman, soğukkanlı insangillere göreyse, algoritması tuhaf biriydi. Güzelliği dillere destan ama gönlü yaşamı boyunca karalar bağlamış Efruz’u orada görmek, son derece olağandı bu yüzden. Deniz, Havva anamızsa, Efruz, Lilith gibiydi kısacası.

 

Yaşamım boyunca platonik aşklarla ömür geçirmiş biriyim ben, gerçeklerden korkuyor ve kaçıyorum, daha doğrucası kitabi yaşarım. Çünkü gerçek, para demek, ufukları belirsiz koşuşturma demek, hiçbir neden yokken ağlamak, merdivensiz kulelere tırmanmak, radyasyonik ortamlarda bulunmak, gece yarılarında ilaç evleri aramak, uçaktayken bir daha yeryüzüne inememe korkusu, vapurlarda bebek çığlıkları, Koçerocu bir silahın horozluğuna soyunma hevesleri ve işyerlerinde entrika takımına oyuncu seçilmekle, gölgelerin savaşına kurban edilmek ve büyük olasılıkla, sonsuz evrende, yalnız bir kez bağışlanan bir seyr-ü seferin, anlamını hiçe sayarak, bir harcı alemle geçip gitmek… Tanrıyı yadsımak belki de budur.

 

Belki de…

 

Efruz herkese hayran, herkese kurban ve herkese açık bir cennet bahçesiydi. Görür görmez aşık oldum ona. Aşk, modası geçmiş bir kalp sulfatası. Geçmişe övgü. Bağlar ve bahçelere, ortanca ve sütleğenlere özlem duyan, iki arada bir derede ömür geçirmiş talihsizlerin kalp oyuncağı ve artık kimselerin dönüp bakmadığı bir oyalanmanın sevinci ve yaralı ruhların sığınabileceği, ıssız bir dağ kulübesi…

 

Efruz bana yüz verdi!.. Bir evcil kedinin dağıttığı ve herkese verilen bir nazı -deyim yerindeyse-, insan niçin kendine özgü sanır, yaşamım boyunca gizini çözemediğim, biricik içgüdü işte budur. Ellerini tuttum, ayaklarına bastım, beline sarıldım, yanağını öptüm, gözlerini süzdüm gece boyunca. O da içti, içti, içti…

 

Yaşamı hiçbir zaman kavrayıp, anlayamadım ki demek utanç verici ama yine de içimden geçenleri söylemek zorundayım. Efruz nasıl geçirir ki günlerini, önümde giderken, telefonda her güne bir dizi sığdıran ve bugün Çukur’u izleyeceğim diyerek, özlemle, coşkuyla, sakınmasız bir hırsla kendi gayyasını kazarak, ölümüne hazırlanan bir gençliğin, o devi andıran çocuğunda olduğu gibi mi…

 

Efruz mutfakta, Efruz çayı getiriyor, Efruz yemeği hazırlıyor, Efruz kahve falına baktıracak zaman buldu, Efruz çocukları topladı, Efruz yatağı hazırladı, Efruz faturaları yatırmaya gitti, Efruz boşandığı adamla düşlerinde sevişti… Bir hüzün bahçesinin, bitip tükenmeyen yaprak dökümleri… Bu tip Şehrazatlar’a göz koymak, düşünüldüğünde, günahların en büyüğü, obsesif bozuklukların, fırsat düşkünlüğünün önde geleni ama Efruz’da biliyor ki, şu dünyadan yalnız gelip geçmek ne denli acı verici, herkes el ele tutuşuyor, birbirine sarılıyor sağda solda, ama o tencerenin kapağını kaldırıyor, tavanın kulpunu tutuyor, yorganı çekiştiriyor ve merdivenleri siliyor kaç yıllardır, kürek cezasına mahkum bir yeryüzü nöbetçisi gibi.

 

Ama her şeyi biliyor o, her şeyi biliyor ve yazgısına lanet ediyor, tanrısını da sorguluyor geceleri ve yine de şükrediyor her sabah kalkarken, bu günde yaşıyorum işte, kanserli göğsümün ağrıları dindi, genç yaşımın zamansız siyatikleri geçti ve her nasılsa bu ay faturalara param yetti. Düşlerinde ekstralardan kazanmadın mı bu paraları diyor şeytan ona, ama öyle bir şey yok ki. Efruzcuk belki de hayallerle gerçekleri birbirine karıştırıyordur öteden beri… Kim bilir, belki de afazi, paranoya, Alzheimer gibi ‘başka dünyalar’dan gelen ziyaretçileri yoldadır!..

 

Günün birinde, şanı edebi, namı İsmailîler’den Hatayi bir içki konağına gittik onlarla, dört kişi, Deniz, ben, Efruz ve çocuksu don juanlarımızdan biri, -devranidir belki ama- hesap o kadar yüklüydü ki, kim verdi anımsamıyorsam da, bir bölümünü ben üstlendim ne yazık ki, ne yazık ki demem şu; çene çalmaktan başka hiçbir yeteneği olmayan birinin, şirk koşarak sermayeyi üstlenmesi, dünyamızın acımasız geleneklerinden biri ve konu komşunun fermanları uyarınca da biliyorum ki; Efruz’un cüzdanına el atması demek, onun gözlerinde, bin bir gece masallarından süzülen harelerin, eşsiz ve bahtiyar bir payidarı olarak, herkese bağışlanmaz bir nimeti, hayasızca tepmek demek oluyordur. Öl ama, yapma!..

 

Efruz, eriyen buzullar gibi, yine içti o gün, mutfaktan çıkar çıkmaz, başka bir kimliğe bürünüyor ve farmakolojinin alkolitlerine karşı, Frankşeytansı bir bağımlılığa soyunuyor bu kadın. Gündüz insan, gece bayan bir zombi!.. Zombi çünkü; Hokus pokus diyerek kadehini kaldırıp herkesi yoluna yolladı (meğer binlerce yıl önce komünyon ayinlerinde, rahip bir parça ekmek alır ve ‘Hoc est corpus’ -bu İsa’nın bedenidir- diye haykırır ve onu İsa’nın kanı olan şarapla birlikte yiyip içmeye davet edermiş yoksulları, ama bu sözler yoksul çiftçilerin dilinde, zamanla hokus pokusa dönüşmüş) ve gecenin yarısında benimle baş başa kalmayı başardı bu Judasçı rahibe... Ben ki kitabi yaşar ve yönünü çok önceleri kaybettiği içinde pusula aramaz bir komitrajik varlık.

 

Barlara girip çıktık (Ne garip, insanlar dünyaya eğlenmeye gelmişler, karanlık koridorda, kuyruklu iblisler gibi geçiyorlar yanımdan, birbirinin üzerine yığılanlar özlemle kucaklanıyor, az ilerde Çıfıtlarla, ifritler, kulakları sağır eden gürültüye, öyle bir eşlik ediyorlar ki, sanki keçi ayaklı Pan’ın çocuklarıyla, erkekli dişili su perileri ve satirler ortalığı velveleye vermek için, şarap tanrısı Diyonizos’dan ödünç alınmış ve ahı gitmiş, vahı kalmış, metal ve mental yorgunluktan viran olmuş dünyamıza yollanmışlar, hah dedim göz gözü görmez karanlıkta, bir bu eksikti, Tepegöz’de geliyor işte, ama yanıldım, ürkütücü parlaklıktaki şeyi, ağzındaki tütün çıktı, kimileri ortaya salınıp, çember olmuşlar, Picasso’nun harpileri gibi, teke şarkıları eşliğinde dönüp duruyorlar, Efruz’a dedim ki, gördüğün gibi, dünya hiç değişmeyecek, o çok daha deneyimli bu yollarda tabi, halime acır gibi gözlerime baktı, tövbe ya rabbim; Acem acemiliği bu olsa gerek dedi), birkaç yer gezdik, geç saatlerde kapılardan çevrildik, sabahçı aperatifçilerde pinekledik (biri köşede, dünyamızın insan dahil tüm cangıllarıyla sentezleyip, dayattığı düzeni; hala değişebilir/değiştirebilirmiş gibi Anti Dühring’i okuyordu, yanlış duymadıysam, biride kızını, Hasan diye çağırdı), Efruz’un masalarda, uzun yollara çıkan yolcuların uyuklamasına benzer hallerine eşlik edip, elceğizini öperek, saçlarını okşayıp, merdivenlerden salınarak inerken, düşmesin diye kanatlar açıp; güneşin doğmasını bekledik…

 

Mutluyduk.

 

Çünkü bu şehrin gecelerinde herkes uyuyor ama uyumayan birileri var ki, kimdi onlar; işte onları gözetliyor, bütün gece karanlık serin yollarda, dünyayı aydınlatmaya ve orada sürüp giden gizemli yaşama, bin yıllardır eşlik etmekten usanmayan ayın rotasını izliyor (Efruz aya, hilâl kuşu dedi), birbirimize antik çağlardan kalmış bir iki solgun yıldızı gösteriyor, parıldayan asfalt yollarda, kin dolu, yorgun uyanışların, meraklı ve şaşkın bakışların eşliğinde; yüz yıllardır yinelenen, afişler ve ışıltıyla süslü, gerçekte yılgınlık ve baygınlık yayan, yıkıntılar arasında ilahiye benzer, alabildiğine ölgün ve artık motorize alaylara evrilmiş, yine de yaşam sevinciyle dolu, çalımından geçilmeyen, kibirli hırıltıları dinliyorduk.

 

Arabalar geçiyordu ve tan ağarıyordu artık.

 

Efruz’a dedim ki, gördüğün ay ve alaylar, bin yıllar önce gene böyle bir gece, Antonius ve Kleopatra’ya da eşlik etmişti, çok şanslısın. Öyle bir kahkaha attı ki, birileri ne oluyor diye başımıza üşüşecek sandım, çünkü ses karanlığın sırlarını paramparça eden bir akustikle, aya dek gidip gelmişti neredeyse… Efruz dedim, her sahne yinelensin diye yaşarız biz insanlar, Brutus’un kahredici bahtsızlığı yinelensin diye, bir kabadayı öldürülür köşe başında, minik göğsü kadehlere ölçü olan Antoinette, giyotine başını uzatırken, bir başkası delik deşik edilir yatağında, Şeyh Bedrettin asılırken Serez’in esnaf çarşısında, gene biri dikenli telleri aşmak ister ve kurşunlara yem olur öğle sıcağında, bütün insanlık hınçla, kinle yineler durur kendini ve sanki El Kindi’nin de soyundan gelirmiş gibi, sabırla…

 

Uzatıyorsun ama dedi Efruz, görecelidir yaşam, hayatın bin bir yüzü var ve pencerelerde birbirini göremeden, geçip gidebiliyor insanlar. Şu yaşamda sen, gördüğüm kadarıyla, -yazı kalıcıdır- sanıyorsun yalnızca, üstelik konuşuyor gibi de değilsin, okuyor o da değil yazıyor gibisin.

 

Anladım ki bu öykü bitmeyecekti.

 

Zaman değişse de, hiçbir şey değişmeyecekti, bizler, Efruz ve özlemlerimiz…

 

Düşündüm ki yaşam, arzunun karanlık nesnesi, -Demokles’in kılıcı gibi- sürüp gidiyor, çağlar gelip geçiyor, belki yenileniyor ama, ruhlarımız epriyor ve yalnızca insan, insanlık eskiyordu…

 

 

 

 

 

 

*

 

FAYTON

 

Dünyadan ayrılalı  yüz yıllar oluyor, günahlarımın kefaretini ödemiş olmalıyım ki cennetteyim ben. Ödenmiş cezaların ve vaat edilmiş mükâfatların son durağında!.. Bilinmez belki de öyle sanıyorumdur. Şu evrende terk edilmeyen tek kuram, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, tanrının sağ koluymuş bu adam bilemedik.

Büyükadalı biri olarak fayton ulaşım aracı olarak kullanımdan kalktı mı pek merak ediyorum ama, burada bir gönül tsunamisine yakalandım öncelikle, daha doğrusu dünyada yarım kalan, bir türlü yaşayamadığım aşkın depresyonu sürüyor ve gene delirtti beni, sersem gibiyim ve çok ender görülen bir belanın pençesindeyim, tanrının bağlarında, dünyevi sendromlar başlığında toplanıyor bu tür sayrılıklar ve her zamanki gibi, her şeye gücü yeten tanrımız ilgilendi benimle -o her yerde ve her şeyde değil mi, türün öbür bireyleriyle nasılsa, benim de her zaman yanı başımda- ve dedi ki rehabilitasyona gereksinimin var hem de acilen...

Dedim ki, biz dünyada yaşadığımız travmalardan dolayı buraya düşmedik mi, üstelik iyiletim amaçlı ve de armağanlarla dolu, cennet bize çare olamayacaksa ne işimiz var burada... İyi de dedi, burada aşk yok ki, gılman ve huriler var dilediğin kadar, ama illaki aşk arayan ve onun acılarını şifa olarak gören biriysen, öbür dünyaya gitmen en uygun çözüm.

Öbür dünya dediği de 6 adet anakarası, okyanusları ve bitmeyen savaşlarıyla şu bizim; sizin dünyanız yani!.. Güldüm artık, o taraftayken bu taraf öbür dünya, bu taraftayken o taraf öbür dünya, işkillendim ben dedim tanrıya, yuh olsun dedi, çözüm be kardeşim, burada derdin varsa öbür dünya çözüm, orada derdin varsa bu dünya, ne değer bilmez şeysin sen...

Düşündüm ve dedim ki, iyi de nasıl olacak bu workshop, bu taraftan gideni hiç görmemiştik de... O taraftan geleni de görmedi buradakiler dedi. Birden aydınlandım, demek ki dünyevi günahlarımızın 'cezası ve mükâfatıyla' bilmeden karşılaşıyor ve aynı imparatorluklar dünyamızda olduğu gibi, buradaki günah ve sevaplarımızın karşılığını, öbür dünya korkusuyla ezilip büzülmeden ediniyorcasına yaşıyorduk sanki. Çok güzel, ussal ve belki de kurnazca bir yöntem bu bence!.. 

Gerçekte cezalar ve mükâfatlar somut biçimde yaşanırken, vaatler ve nice haksızlıkların diyeti ise hep öbür dünyaya havale ediliyor biliyorsunuz!.. İkisi arasındaki fark çok incelikli ama ve altta kalanların, daima üsttekileri sırtlayan lokomotif olmasının sinsice düzenlenmiş bir gerçelliğine dönüşüyor bu dünyamızda ve sürekli ne yazık ki!..

Tanrıya kızmıyorum, küseceğimde yok, çok zor işler, cennetini gördüğümde anlamıştım bunu, tanrıya yardımcı olmuyoruz biz, başıboş sürüler gibi davranmakta üstümüze yok, tanrıcıl geçinenler en zalim topluluklar  üstelik, her şey karmakarışık ve tanrı da baş edemiyor ve bambaşka  bir formül üretmeye çalıştığına birebir tanığım!.. Tanrı masum, insanlar fırsatçı bu formülasyonda yani!.. Açımlamalarımın yetersizliğini görmüyor da değilim.

Tamam dedim önerisine, ama nasıl beceriyorsun sen bunu, -korkunç derecede hoşgörülüdür kendisi- reenkarnasyon dedi, seni Verona'da aşktan sarhoş olup delirecek, çılgın bir delikanlı gibi göndereceğim oraya, büyüyünce özlemiyle yanıp tutuştuğun tsunamin,  kasırgalar ve tayfunlar arasında seni boğacak ve ama karşılığında da büyük mutluluklar yaşayacaksın. Anlaştık dedim, ama ben şu huriye tutulmuştum, kendisinde Sibel'i gördüğüm. Bilinçaltı ve sanrının oyunları evrenin her köşesinde...

Burada aşk yok, anomali yok, dehşetengiz hülyalar yok, yalnızca mutluluk var dedim sana, ama mutluluk seni katlanılmaz anlamsızlıklara sürüklüyorsa -genelde böyle oluyor- o tarafa gitmen gerek, bir denge arayışı içindeyiz biz, sevgili deneğim, başkaca bir çözüm yok diye sesini yükseltti. Umarsız gibiydi!..

Verona yerine Napoli olsa iyiydi, mandolin çalmasını biliyorum da  ben, ama gene de Büyükada'yı istiyorum, sevdiğim, büyük yaram orda kaldı, belki onu bulurum dedim. Eksikliğini duyduğum özlem uğruna!.. Orada 66. yüzyıldalar gene de sen bilirsin dedi, senin antik ve ilkel dürtülerle dolu tasımladığın aşk daha büyük facialara ve yıkıntılara neden olabilir, ruhsal yaraların ve  depresif yapın erkenden buraya dönme içgüdünü tetikleyebilir!..
...
Aradan nice yıllar geçti. Ben başıma gelenlerden söz edeyim izin verirseniz. Büyükada'da faytonlar ışıktan ve bir lazer çubuğu gibi saydamdı artık, isteseler atlar bir anda ışıltıdan başka bir şey olmayan Aya Yorgi'nin tepesine ulaşabilirlerdi, saydam insanlar, saydam faytonlara biniyor, saydam marketlerden alış veriş ediyor, saydam yiyeceklerle karın doyuruyor ve sözleri hiç duyulmadığı halde kahkahalarla gülüyor gibi yapıyorlardı. Neredeyse görünmüyorlar ve tüysü, içi dışı elyaf gibi geçişli, ipekten bir eriyik gibi, yok hükmünde varlıklardı bunlar ve deniz atı gibi parlıyordular.

Korkunç derecede sessiz bir dünyayla karşılaşmıştım ve zamanları öylesine boldu ki, momentum hızını kendileri ayarlıyor ve yaşamlarını diledikleri gibi düzenleyerek, örneğin piknikte sanki yıllarca vakit geçirebiliyorlardı, oysa bu sanal bir şeydi ve her şey bir mikro saniyeden bile kısaydı belki de, anladım ki zamana hükmedebilen ultramatik bir canavarlar dünyasıydı bu!..

Nasıl olduysa ölüm sözcüğünü ağzımdan kaçırır gibi oldum bir gün, o kadar uzun süre baktılar ki bana, dediğime bin pişman oldum, bilisiz birinden beter bir konuma düştüm sanki, sayıklayan bir insansı sanmışlardır herhalde beni ya da sekarat eşiğine gelmiş ve yokluğuna susamış bir yarıdeli... Lennie dedi biri, Lennie! Duymazlıktan geldim. Ağaçlar ışıktan, binalar ışıktan, güneş, ay, tüm yeryüzü ve gökyüzü ışıktandı, sonra anladım ki burası, gerçekte bir ütopya ve bir plantasyonun akvaryumuydu.

Ellerimizle hiç bir şey tutamıyor, kimseye dokunamıyor ama elimizi uzattığımız her şey ışıktan bir sepete giriyor, yanımıza geliyor veya midemize iniyordu. Görkemli bir yaşam biçimi vardı sanki ama bana çok yavan, ilkel, hatta komik gelmişti gene de, itici buluyordum bu tür bir yaşamı ve iğreniyordum uygarlık biçimlerinden. Olağanüstülüklerini anlatmakla bitiremem ama sıcaklık yoktu, içtenlik yoktu, rekabet yoktu, hırs yoktu ve aşk yoktu artık. İçimden dedim ki birbirinizden bu kadar korkar, nefret eder ve bir gram bile güvenmezseniz olacağı buydu, ölüme aşık, kavgacı primatlar!

...

Tanrı indinde, reenkarne olarak yaşayan bir genç olarak, Büyükada'daki aşkımla ilk kez bir markette karşılaştım, -aşk adına özlemini duyduğum mazohizm ayağıma gelmişti işte- adı Sibel'di onun, bana bakar gibi yaptı gene, sonra başını eğdi her zamanki gibi ve ben bu kez affetmedim, görüşebilir miyiz dedim. Eli elime değmeden, göz göze gelmeden ve gülümsemeden, platonik. 'Deniz Kızı' heykelinin oraya gel dedi. Bayılacak gibi oldum, bin yıllarca  sahilde hiç bir değişiklik olmamış mıydı yoksa... Yoksa Sibel'de benim gibi bir reenkarnasyon muydu, tanrıma şükreder gibi oldum o an, sayrılığıma bir umar  olsun diye; Sibel'i de buraya göndermişti belki de, yeni bir Sibel uydurup, biçmektense, vahşete eğilimli çağların, gaddarlıkla beslenmiş ruhu ve emellerine bir türlü kavuşamayan, organ yetmezliğinden mustarip ve sakatlanmış 'anomalik' bir bünye için!..

Sevişeceğimiz tuttu bir gün, yüz yüze iki aşık ve iç içe iki  kaşık gibi birbirimizin içinden geçiyor, ışık körü bir havada, uykulu gibi, bir esirin boşluğunda dönüp duruyorduk -sanki bizi gizleyen duvarlar varmış gibi!-, kahrımdan ölecektim, kendimi bir oyuncak, sanki aşağılanmış bir varlık gibi algılıyordum, sevişmek böyle mi olurdu, ama bedenlerimiz ve tasımlanmış ruhlarımız başka türlüsüne el vermiyordu ki, geçmişi anımsamasam belki bir yararı olurdu bunun, ama bir şeylerin eksikliği iliklerime kadar donduruyor ve bir inme duygusu, bütün vücuduma yayılıyordu sanki...

Sibel'de sanki motorize, düş gücüyle çalışan bir otomat gibi ayak uyduruyordu bana, aşkıma kavuşmuştum sözde ama saklamak utanca boğuyor, dayanılmaz bir aşağılık duygusuna sürüklüyor beni, korkunç derecede mutsuzdum ve bir gün Sibel'e her şeyi, umarsızlığımı ve bu aşktan belki de artık  nefret ettiğimi, dahası ayrılmak istediğimi söyleyecek kadar ileri gittim, ama gaipten gelen bir ses sanki dur dedi bana, sabret, ilkel dünyalı!..

Onların uygarlık biçimine ayak uyduramayışım imgelemdeki aşk duygularımı yok etmiş, bir niceliğe indirgemişti beni... Sibel'de duyarsız gibiydi sanki olan bitene, yalnızca uyum içindeydi belki de o, belki de yeni dünyaya ve uygarlığımıza alışmayı, post fütürizmi benimsemeyi ve saydam -yokluk sınırında- oluşumculuğu özümsemeyi bir tür yetenek gösterisiyle benden çok daha önce başarmıştır, ne bileyim. Aşka giden her yol mubah değil miydi geçmişte, hak veriyordum ona ama beni sanrılarım, dünyevi kıskançlıklarım ve ondan bir dakika bile ayrı kalamama dürtülerim her zamanki gibi perişan ediyordu. O salt benim olmalıydı ve eşi benzeri olmayan kırmızı gülüm, gizlenti dolu buyruklarım altında ezilmeliydi açıkçası. Aşk hükmetme ve yok etme duygusunun romantik varyetesi değil miydi, bir zamanların 'Ölümlüler' dünyasında!..


En sonunda kendimi tutamadım ve onu öldürmek geçti içimden açıkçası, çünkü benim değildi bu görkemli yaratık, gensel dürtülerimin kurbanı olacak bir özveriden yoksun ve çılgınlığın sınırlarını parçalayacak denli gemi azıya alabilen; tanrısal bir aşktan da habersizdi... Onu ya öldürecek ya da aşkı dilediğim, düşündüğüm veya tasımladığım gibi yaşayamayışımı kabullenemediğim için bu dünyayı terk edecektim. Kendisine taşıdığı ışık gücünün kat be kat fazlasını gizlice yüklersem sigortası atabilir ya da kendi kendine yanıp kül olabilirdi, bende eskinin özkıyımlarını anımsatan bir atakla fişimi çektiğimde ya da bin bir türlü olanak ve yöntemlerle işimi bitirdiğimde yok olabilirdim, bir intihar şarkısı eşliğinde!..

Bunlar ölüm sayılmıyor ama burada, klonlanabiliyor ve her şeye yeniden başlayabiliyorsunuz ve ceza olarak ne Sibel'i anımsıyorsunuz ne de bir tür geçmişe bağlı olarak yaşıyorsunuz artık, hatta türün öbür bireyleriyle olan manyetik -kimyevi tinsellik- bağlarınızda yok oluyor, tecritte yaşıyorsunuz sanki belirsiz bir süre... Gördüğünüz gibi sayısız bir olanaklar dünyası bu ama yaşamın tadı yok bence!..

Neyse, sözü uzatma alışkanlığı var klasik dünyanın maymunelerinde, alınmayın kendime söylüyorum bunu, ceylanlarında desem sevineceksiniz ama; oysa maymunun uscağızı geyikte olsaydı, bugün insan diye geyikleri ayakta alkışlayacaktık biz... Çatallı boynuzlarıyla heybetli bir geyiğin, kurumlu bir diktatöre özenircesine, halkını selamladığını düşünün, tuhaf bir gurur duymuyor değilim bu manzaradan, çokça da ürküyorum ama, Gaspar David'in tablolarındaki beyzadeler gibi, sanki tacı ve asası doğuştan bağışlanmış bu canlıya ve bu işte bir yanlışlık var gibi geliyor bana!.. Onu bırakın, en yakın akrabamız köpek olmalıydı diye hayıflanırım öteden beri, bakışları, tavırları, uyumu, teslimiyeti kesinlikle insanın dürtülerine benziyor, gelecek dünyalarda, cennetsiz de olabilir belki ama; bir 'Köpek Gezegeni' bekliyor bizi diye düşünüyorum açıkçası...

Sözümü bitireyim, tanrıya gizlice yalvarmaya başladım ben, cennetine geri al diye, Sibel'in egzistansiyalistçe sürüp giden saydam dünyasına alışamadım, çocukluğumun aşkına bir türlü ısınamadım, oysa tanrı başkalarına, belki bir kez bile bahşetmediği bir iyiliği bağışlamıştı bana, onu yadsıdım, gücünü alaya aldım ve beni gene gamdan kasavetten yoksun 'İrem Bağları'na alabilir misin diye yalvardım, alay ederek yaptığı iyilikle, küçümseyerek, şımarıklık ve hor gören bir utanmazlık, arsızlık ve  hodbinlikle... Hayran olduğumuz şeyi tepmek ve yemek yediğimiz çanağı devirip, dökmek alışkanlığımız geçmiyor bizim. Basitçe özeti bu Ademgillerin. Yapabileceğimiz bir şey yok!..

Ama ne yapayım, aşk geri gelmiyor, geçip giden şeylerin ne tadı, ne hedonist coşkusu bir daha yinelenmiyor. Yaşadığınız an bir daha yenilenmiyor ve tanrı bağışlamış olsa dahi, geçmişteki düş kırıklığımızı yeniden ve yaralarımızı sararak yaşamaya, hem de her şeyi ayağınızın altına sererek; gene de iflah olmuyor artık ruhlarımız ne yazık ki, yaşanmış acılar ve mutlulukların, ne telafisi ne geriye dönüşü var; ne de yinelenişi, ne yazık ki sonsuzluğa karışıyorlar ve daha da ötesidir belki ... Zeno'nun oku gibi kırılabilir ama geriye dönmüyor o...

Öyleyse şunu söyleyeyim, olmuş olanın önüne tanrı bile geçemezmiş, ben üzünçler içindeyim ve bu aşk acısı hiç bir zaman yüreğimden çekip gitmiş değil...

Ne yazık ki bu macerada, acılarıma bir şey daha eklendi sonuç da, tanrı geriye dönmemin olanağı yok dedi. Saydamsılarda kıyamet kopana değin Araf da bekleyecekmişim, ne büyük bir hata yaptım aşk uğruna, şimdi ne öbür dünyadayım ne de bu dünyadayım.

Bekliyorum yalnızca...

Gözyaşlarımla!..

 

 

 

 

*

 

KEŞİŞ

 

Ada da yetimhaneye doğru yürüyordum, birden pencerelerin birinde, ikiye bölünmüş bir adam belirdi. Garip olan, pencere adamla birlikte hareket ediyor gibiydi. Akşam üzeri, kararan havada, gölge oyunları kabildir diye düşündüm. O tuhaf siluet, dağından büyük bu devasa manastırın, ürkütücü keşişidir belki de!..

 

Düşüncelere boğuldum birden, söyleyeyim Shakespeare azılı bir gerçekçidir ve bu anlamda sıradan bir yazardır kimilerince -var böyle okurlar-, çünkü onun bütün kahramanları ya hayalettirler ya da hayalet görüyorlardır. Bu gerçeklikten başka nedir ki, hayalet görmek bir soyutlama değildir, bir durumdur çünkü, tabi bu kesinlemelerde bir görüştür, ama soyutlama nedir sezip bilenler ne anlatılmak istendiğini bilir.

 

'Canına kıyıp, Mississippi ırmağının kıyısında, ağzından sular taşan bakire Meryem, artık bir hayalete benziyordu' derseniz, bu bir soyutlamadır. Yazarlık zaten olan biteni çarpıtma sanatıdır. Gerçeğin kavalcıları yinelemenin cambazlarıdır ve hiç bir işe yaramazlar. Avutmak ve avunmaktan başka... Ne ki çarpıtma yeni varyantlara ve çıkmazlara sürükleyip, yoldan sapmadığı sürece, hiç bir yararı da olamaz. Bir gizem barındırmayan şey, şiirde olamaz örneğin, 'Şu mayıs sabahında, baharsı renkler, sanki içimde koşuşuyor gibiydi' demelidir, düşlerin prens/es/leri hiç yoksa...

 

Doğrucası, Shakespeare -gerçekten gerçekçiyse- çalı bülbülü bile değildir. Aynı nakaratın savruk düşlerle dolu bezirganıdır bu tür yazın erleri!.. Adına biçemde desen, tek bir şiir yazdı yaşamı boyunca da desen, tek boyutluysa bu insanlar, yazın statükosunun, tamponu ve takozu işlevi gören anlak içi kumarbazlarıdır ve oyunu kurallarına göre oynamaktan haz alırlar, alkışlar kimileri için, yazın sanatının kişisel trajedisinden önce gelir, statik yaşam şövalyeliği gibisi yoktur onlar için, oysa Globe'un oyun yazarının, öncelikle kendisinin kozmirajik olması gerekirdi. Neden, genel kanı şudur ve dile getirilmese de yazının gizli kurallarındandır, kendi Gargantua'sını yaşamayan birinin kaleme aldığı trajediden, değil Oblomov, tanrı bile kuşku duyabilir!.. Salieri, Mozart kadar içten olabilseydi eğer, tanrı katında yer değiştirmiş olurlardı!.. Sanatın dolambaçlarında, saraylarda cirit atarak, bakir kırlar ve evrensi yoksullukları, ne denli dile getirebilirsin ki...

 

Neyse, bu terk edilmiş yetimhanede cinler periler var deseler insanlar inanmaya hazırdır zaten. Bütün hayaletler, drakullar, umacılar, tanrılar, melekler, şeytanlar, tapınaklar ve katakomplar bizim içimizdedir. Ama korkacak bir şey yoktur, biz nasıl varsak alt tarafı, onlarda vardır.

 

Tahtından düşmüş bu karasaray, kendisi yetim bu İsevi ocağının, bir peri masalı yoktur ama; yazık, bir söylenceden yoksun olup, yıkılmaya yüz tutması, doğallıkla olağan şey. Adı üstünde yetim bu yapı, azılı bir yoksunluğun içinde çırpınıyor ve onu mesellerle, hurafelerle, söylencelerle süslemekten kaçınmış dünyalılar. Sizi sevecek olan kişi, dünya yıkılsa, gene sizin gibi biridir. Bu yaklaşım hem soycul, hem de hakkaniyete daha uygundur. Yetimhane üzerinde umarsızca, düşünce egzersizi yapmaya kalkışmamışsa insanlar, bu onların dünyevi varlıklardan başka bir şey olmadığını gösterir, deselerdi ki bu manastırın tanrısı, o güne dek hiç görmediğimiz, düşlenmedik bir şeydi ve geceleri koridorlarda at gibi şaha kalkıyor, pencerelerden sarkıyor ve ada halkından bir korteks cinsiyetine sahip olamayanları, Satürn'ün evladı gibi yemeye kalkışıyor, Kimera gibi parçalıyordu; bütün dünya ziyarete gelirdi o an bu karanlık manastırı!.. Ülkenin cari açığı da bir gecede kapanırdı inanın!.. Masalların yararı yalnızca budur, aç ruhları gerçekten doyururlar!..

 

Adaya sonbahar geldi...

 

Arı kuşları hâlâ kurig kurig diye ötüşüyor, ada sevdalıları -soyutlamalar kesin midir ki- arı kuşlarının sonbaharda bile seslerini, ötüşlerini duyuyorsa, onu kutsamak ve ilanı aşkta bulunmak için yeterli neden herhalde vardır. Düşler ve düşünceler üzerinde, havanda su dövecek bir tanrı kulu kalmasa bile şu topraklarda!..

 

Dünyada nereye gitsek yalnızlık peşimizi bırakmayacak biliyorum, benliğin savaşları, Lidyalının krizleri, kısa mesafe koşularında kimin daha bilgiye aç, kimin şefaat ya resulullah diyerek elekten geçirildiği belli değil ki... Gene de, herkes Shakespeare bu ada da inanın, sallanan mızrak yani, kenara çekilmezsen delip geçebilir, kör hançerleri, süngüleri, kasaturaları. Sallanan Mızrağı eleştirecek oldum bir gün; eşine boş ol demek gibi, Medusalığa soyunmak cesaretini gösterebilmiş ve kutsanmış bir nisa, sattığı incik boncuk tablasının altından bir kitap çıkardı ve onun tiratlarını okumaya başladı, hemen önlemimi aldım, bu o kadar büyük bir oyun yazarıdır ki dedim, tabi oyun sözcüğünü ekleyip, salt -yazar- demeyince uyuz oldu birden, oyun diye eklenti bir baraka uydurmam haliyle tilt etti onu ve ama duymazlıktan geldi ve ben sürdürdüm; Zağanos Paşa sokağında aradan yüz yıllar geçse bile, mızrağa aşık ve kahramanları gibi entrikacı bir Şekspiryen'in tablasının altından; onun kutsevi, incik boncuklarla dolu İncillerinden birini çıkarması ve gizli gizli okuması kadar, taharetsiz biçimde insan eline düşecek denlide tomarlaşmış ve kitabi bir vaveylaya dönüşmüştür, onun çığlık ve düş kırıklıkları dedim, hatta daha uzun bir tirat attım ve kadıncağız, kötü niyetli hayırseverlere herkesin reva gösterdiği ve cömertçe sunabildiği tepkiyi hemencecik gösterdi ve 'elbette efendim' dedi!..

 

Şunu bilmek gerekir ki, sözcüklerde bir silah, selamsız geçmenin, yan gözle bakmanın, görmezden gelmenin, avam dünyanın, vulgerliğin enflasyonist baskılarında, tapınılacak silahlara dönüşmesinde, en ufak bir sakıncanın olmayışı gibi; insanlarla bir türlü aynı demir yolunda seyredemeyişimden, gözlerimin bazen nemlendiği oluyordur ama henüz göz yaşı dökmedim, adanın fan fin fonlarıyla dolu bu düşler dünyasında...

 

Gözyaşı için daha soylu gerekçelerim olmalı. Diyojenimsi yansılama becerisi gibi örneğin, ağlıyorum evet ama kendim için değil, sizin için, yok hepimiz için ağlıyorum filan feşmekan; ey benim nazenin dostlarım diyebilecek seviyeye gelmedim henüz. Tanrı taksiratımı affetsin!.. Özlemlerimizi gidermeden, kozmosun balballarından birini elimize alıp, evrenlerden bir evcik beğeneceğimiz gün gelebilir, kapımız çalınabilir. Anahtara bile gerek duymaz onlar, zili bile çalmazlar, birden baş ucumuzda belirirler inanın. Topal Halit'in özdeyişidir bu, ben uydurmadım.

 

Yaşamak güzeldir gene de; neden siz düşman olasınız diye, ruh mürekkebimi harcayayım ki, pen turist olayım durduk yere!.. Yaşamak güzel, güz'ellerim, çıkın kayalıklara, yazgılarınızın kadehi elinizde, haykırın tanrınıza hiç çekinmeden, 'Tanrım beni neden bıraktın' diye, ertesi gün bir esenlik, bir muştu kapınızı çalacaktır kesinlikle, çarmıha benzer, deneyin ve benceğizi  arayın, bulamazsanız üzülmeyin, biliyorum ki haklıyımdır, büyük olasılıkla tabi!.. Kesinlemeler, tatlı bir dille söylenmeli, ipek gibi yaklaşmalıdır, keskin taratorlara!.. Çünkü her şey unutuluyor bu dünyada, bundan daha güzel bir eziyet ve daha enteresan bir zulm'et türü bulunabilir mi dostlarım, tanrımızı tebrikler ediyorum, kutluyorum onu ben, bizim gibi yalnız akıllı, yalnız kurnaz veya yalnız kara sevdalı değil o, her numara var ve pantolon uymadıysa gömlek verebiliyorlar!..

 

Sonbahar dedim ya, begonviller hâlâ açıyor, dünyanın en güzel çiçeği inanın, ama dikenlidir dikkat etmeli; bu şu demek kanımca, çabanız olmadan hiç bir şeye ulaşamazsınız, ulaşsanız avcunuzdan kaçıracaksınızdır kesinlikle, yani e=mc2 sarf etmeden ne doruklara çıkabilirsiniz şu ölümlü dünyada, ne kalabalıkların lanetleri altında, yerin dibine girebilirsiniz. İkincisi ilkinden daha büyük başarıdır unutmayın, tarihe bakın örneğin, İsa Efendimizi düşünün, hem yetim, hem öksüz, hem masum, hem mahzun yahu bu adam, dört dörtlük, biricik ve savaşta ağzı burnu kan içinde kalan peygamberinizi düşünün, sırtına basılarak ata binilen hükümdarlarınızı, kitapları yakarak ısınan doğunun Hülagüsü ve batının Vulgatacı keşişlerini, kuzeyli barbarlarını ve kemiklerini ak babaların sıyırdığı Hypatiaları, leydi Godivaları, Che Guevaraları, hepsi rüsvaylığın doruğuna vardılar, açlıklarını lanet ve iştihayla kan kusarak doyurdular ve gene de, ben sizin babanızım diyecek kadar dişlerini sıktılar ve korkusuzca kolezyuma çıktılar ve Karakalla'nın baş parmağı dahi inmeden ve güneş devrilmeden meydandan çekildiler de, insanlar gene de rahmetle uyluklarından kaval yaptılar ve yalnızca tarih sayfaları affedip, unutmadı onları ve mürekkeplerini güzelceğizim dediklerine ayırarak, işte tanrının sevgili kulları diye kutsadılar!..

 

Bir şey diyeyim mi, tarih çil çil altınlarıyla yatıp kalkan, hiç bir deyyus-u ekberi koynuna alacak kadar, alçak bir tapınak fahişeliğine soyunmamıştır, kim bilir bu da belki bir umut ışığıdır iki ayaklı, nobran suratlı, orman şempanzelerinin kılavuzları için, tanrıdan ümit kesilmez diyorum ben, hepimiz gibi, ümit kesilmez, neden; kozmosumuz da kıyamete kadar geçen süre, kapının ziline basmaya kalkmak için, adımımızı atmak gerektiğini düşünmeye kalkıştığımız zamancık kadar kısadır dostlarım.

 

Sabredin, çünkü yüz milyar yıldır sabrediyor tanrımız, arızalı aksamı bulmak için, etolünü giyip arabanın altına yattı ve vidaların hangisinin yalabıklaştığını arayıp duruyor, yıldızlar yollarını yineledikçe ve Robin Hood ormanlarında bülbüller öttükçe, bakın ayıp ettim gene, ormanlar derken Toroslar veya Meke dağındakiler gibi filan demeliydim, insan görmediği ormanlara sevdalanıp adını anacak kadar düş hırsızlığına soyunmamalı, el alemin ne olduğu belirsiz, hatta görüp bilmediği granit yığınlarına, ruhlarından tasmalı, firavun kedileri gibi iman etmemelidir.  Çünkü canavarları kim bilir nasıldır onların, önlemi elden bırakmamak gerekir, ne bileyim ben!..

 

Ha dünya malı dünyada kalır diyerek, münafıklık yapan altın postçularda, hala ellerine ne geçti diye riyalar içinde yüzüp, bitcoinlerini stok ederek, ellerini avuşturup, çalgılı çengili düğünlerde, tanrılarına meydan okuyarak ve sonunda en güzel mezarları satın alarak bahtiyar oldular evet, o kadar da değil... A. Yıldız. Doğum; 1958. Ölüm; Yatay S. Tarihe geçmekten belki de iyidir, Astor gezegeninden güvence mi alıyorsunuz yahu, bizim herzelerimiz daha iyi, daha kutsaldır diye, garanti belgesi ha!..

 

Her şeyi tanrı bilir, elçisi melekler söyler, ulağı kaleme alır ve şeytan edite ettikten sonra, papirüsler piyasaya sürülür ve sizler okuyarak, eni sonu bir karar verirsiniz artık, işler karışır üstelik gene de, ama dedim size, bu hengame öyle eğlencelidir ki, tanrı kıyameti bile sürekli erteliyor inanın, nükleer güçlerini de armağan etti bize, Einstein amcanızla, Curie teyzeniz, saç saça, baş başa kavga etmeden, çoktan patentlerini alıp paylaştılar!..

 

Düşünüyorum da dünya kadar eğlenceli, serkeşlik veren bir yer yok, beddualarla tanrının günahını alıyoruz biz, tanrı amca her şeyi sana borçluyuz inan, bizlere bakma sen, hadi bir ortaya çık da kalçalarını çevir kasnak gibi, darbukayla bendir tıkırdatmasını biliyorum ben, kimselere söylemeyeceğim ama ve Susan Jimenez gibi olağanüstü biçimde kıvrak ve vallahi doğurgan kalçaların, gözleri kör edecek ve tanrıcığım gökte o gün iki güneş göründü, biri senin parlak basenlerin, ikincisi sağrıların diyeceğim... Ama diyemedim, çünkü adam, ne bileyim sakallı biri gibiydi, bir Satyr ya da Kentaur yahu bu diyecek kadarda; Diyonizos şırası içmiş ve kendimden geçmiş değilim candaşlarım!..

 

Kim bu; tanrının sevgili kulu, dedik ya kimileri için, nerde demiştik, unuttum elbette, bu hurufatın içinde!.. Barış için savaştı, savaş için barıştı, yedi içti, yan geldi yattı, çaldı çırptı oynadı, horon tepti, şnav çekti, goncasını değişti, akıl fikir verdi ve gitti. Kokusu bile kalmadı geride, bu denli günahsız bir insanı, yedi kere kurulup, yedi kere yıkılan cihannüma bile görmemiştir belki de!.. İnsan türleri ne sonsuz ve tanrımız; çeşnisi ne bol bir ahçı yahu!..

 

Ey Nasıralılar, ada öyle ilginç bir yer ki, mayısta peyda olan mimozalara benzeyen çiçekler var hâlâ, yollarını şaşırmış bu sarı çılgınlıklar, duvarlara tırmanarak yollara sarkıyorlar dünyayı görmek için, belki de bir tür mimozadır ya da ikizi vardır bu çiçeklerin bilemeyiz ki, güz mimozası, ay mimozası, göl mimozası, köşk mimozası, meşk mimozası her konuda olağanüstü güzellikte adlar yaratıyor insanlar, ağzınız açık kalır, yahu bunlar mevsimlik çiçek değil miydi bile diyemezsiniz utancınızdan!.. Ama ben gene de çiçek adlarından Aşık Merdiveni'ni severim, çünkü aşkın gönül hırsızlığı olduğunu ve tutsak edilecek ruhların, çalınacak kalplerin kalpazanlığı, pardon çöpçatanlığı olduğunu saflara açıkça ima ediyordur, ama şu dünya da, aşktan başka iç titreten başka bir şey olmadığını da kim biliyor ki... Aşk tanrının bile tutkusu işte, aşk uğruna yarattı bu dünyayı, şimdi ipin ucunu kaçırmamaya çalışıyor zavallı, ama Nietzsche, tanrı öldü deyip kendisi ölünce, dediğine pişman olmuş; zavallı dedim tanrıya evet, ama korkacak bir şeyim yok benim, tanrı zavallıysa, esamisi bile okunmaz kulunun!..

 

Pencerelerin birinde ikiye bölünmüş bir adam görmüştüm, öyle demiştim evet, yaklaştım iyice ve gerçekten varmış öyle biri, meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan dizesi gibi, adanın meçhulden gelmiş ya da gökten inmiş keşişlerinden biridir sanırım, iyi koku alırım ben. Böyle durumlarda her iki tarafta çekinir birbirinden, gözdağı korkudan kaynaklanır gerçekte, ben doğal korkuların tutsak aldığı biriyim zaten, bu ekstrası olacak ne yazık ki. Adam geri çekilir gibi yaptı beni görünce, gene çıktı ortaya, gene çekildi derken...

 

Cesaret neden korkacağını bilmekmiş düsturunu anımsayıp, akineton yutmuş bir mecnun gibi, adama en son sormam gereken soruyu sordum aniden, bu tür sorular sorma merakımdan değil; anasız babasız büyüyenler, dünya yoksulları, inanç kurbanları, hayatın oyunları gibi kavramlar; bu terk edilmiş mezbeleyi, adı insanı acılara gark eden, bu yalnızca tahtaları kalmış ibadethaneyi, kapkara yetimhaneyi görünce kafama üşüştü sanıyorum soru!..

 

Meczuba da acınmışımdır belki de, adam terk edilmiş yazıkhanede korkusuzca yaşamak şöyle dursun, ne yiyip ne içiyordu ki, belki de Mikaillerden biri getiriyordur nimet bohçasını, her neyse, bütün bunların olanaksızlığı beni huzursuz etmedi değil ve sırf bu yüzden, adama inat çekinmeden sordum soruyu; belki de bu hallere düşüren, tanrın değil mi seni der gibi birden;

 

Tanrıya inanıyor musun sen dedim!..

 

İnsanları küçümseriz, sanki her şeyi biz biliyormuşuz gibi. Özellikle bir meczup bu konulardan ne anlar diye düşündüğümüz olur, onun derdi, bir bardak çay, bir sigara ve yarım ekmek içine sıkıştırılmış, Rodrigo'nun gitar konçertosundan başka bir şey değil ki!.. Ama bazıları size öyle şeyler söyler ki, bu sorular karşısında, hemen not alırım ve sayısız öykü çıkar bu salvolardan.

 

Adam son derece bilinçli biriymiş, dediki sakince ve derinlerde ağır ol da molla desinler gibi; Gerçekte dedi tanrı, ruhumuzun değil, bedenimizin bir mimarı ve onun külliyen bir parçasıdır, ama neden ruhumuzda ararız biz onu, inanmak zorunda değiliz ona; bu ikilem yüzünden, çünkü ruhun özgür olmasıdır tanrıyı var eden, eğer ruhu özgür bırakmasaydı o, kendini yadsımış olurdu, örneğin salt kendisini kopyalayan; bir yaratılmış ya da üretilmiş bir tözün varlığından söz edemeyiz, o zaten vardır, varoluş bağımsızlık demektir, öncesiz ve sonrasızdır o, başkacadır ve görülmemiştir ve bir yineleme de olamaz, bu yüzden ürettiğimiz birebir kendisi olan değil, ayrıksılık barındırabilen ve başkaca bir nen, başkaca bir töz olabilendir. Eğer tanrı kendini kopyalamış olsaydı bizim adımıza, onun bir varlığa can verdiğinden söz edemezdik ve bundandır büyük bir olasılıksızlıkla o, yaratma, var etme uğruna; insan diyebildiğimiz, o kutsal varlığı, o sonsuz özgürlüğü bağışladı evrene ve salt kendisini, bir tanrı olarak duyumsayabilme, bir yaratan olarak kutsayabilme uğruna...  Eğer o, kendisinin birbiçim kopyasını türetip yaratsaydı evren adına, bir yaratıcı olamazdı, sayılamazdı daha doğrusu, yaratmanın değişkesiz ve tanrısal kuralı; biricikliktir ve eşi ve benzeri olmayan olabilir ancak o... Biz tanrısal olabiliriz bu yüzden, ama tanrının birbiçim sureti olamayız, çünkü yarattım diyebilmek için yinelemedim diyebilmek gerekir, ama gene de tanrı ile, o -varlıkların en özgürü- arasındaki bağ, simbiyoz bir yaşamdır ve bizimde bir deney olduğumuzun kaçınılmazlıkla kanıtı ve kabulüdür artık, kopya olsaydık bir akıl ve bir eylem evreninin varlıkları arasında kabul göremezdik, onun için insan bağımsız ve yaratıcı bir ruhun, aşkınlık peşinde koşan bir doğacıllığın ve evrende kendini arayan bir varlığın, tanrısının dışında; tanrısal bir bedene sığınmış görüngüsüdür, o gerçekten vardır bu yüzden ve varlığından ancak böylece söz edebiliriz ve ama o eni sonu kendi varlığından kurtulacak ve bir başka tanrı olacaktır, emel denizleriyle yoğrulmuş kozmosumuzun, kaotik canlısı insanın ve insanlığımızın biricik ereği budur ve biz bunun için varız ve bu düşüncelere ve bu tür bir eylemselliğe yaklaşmak uğrunadır tüm çabalarımız, bundan ötürü, Musa onun sevgili kulu, İsa oğlu ve Muhammet'se onun son elçisidir der dururuz, düşüncenin okyanuslarında sürgit limanlar beğenir, fırtınaya tutuluruz diye son noktayı koydu ve tefekküre dalmışlardan her meczup gibi üst perdeden; çokta kafanı yorma bu konulara diyerek durdu. 

Ayrılırken, illaki 'Kendine iyi bak' diyen herifler gibi!..

 

Sonra şöyle düşündüm -ama bugün düşünüyorum bunları-, bu adam gerçekte benim tutsağımdı ve hep benim istediğim, özlediğim ya da gereksinimini duyduğum yanıtları verecekti. Yoksa nasıl öykü çıkaracaktım ki bu düşsel olaydan, adam delice bir şeyler söylese, buraya aktaramayabilirdim örneğin, uyumsuz, ilgisiz şeyler söyleyip, hiç bir düşünce kırıntısı olmayan şeyleri ileri sürebilirdim de, ne bileyim, onun için benim tutsağım diyorum.

 

Sonuçta onun dediğiyle, benim arayıp, bel bağlamaya kalkıştığım düşüncelerin sentezi olan bitenler... Bu tür meczuplar insanı kolaylıkla mat edebilir ama, deneyimlerimden biliyorum. Onlar benim üstadım, bilgi ağacım ve meccani yol arkadaşlarımdır yani...

 

İki bacaklı adem cemiyetlerinin, yazın adını verdiği yeşil bataklıklarda, uzun uzadıya bir odayı anlatan romancılar vardır. Prospektüsçü Proust lafı uzatmakla meşhur biri örneğin, ama bazı okurlar da bu konuda çok bıçkındır, yahu odaya girmeyeceğim be kardeşim -olanaksız zaten!- neden bu kadar uzatıyorsun derler, haklı olabilirler ama her sağır satıcının bir kör alıcısı vardır bu dünyada. Bilemem!..

 

Birde şu var, pejmürde görünümlü, gölgelerin keşişini, yani pencerenin birinde ikiye bölünmüş gibi gördüğüm adamı anlatırken (ha unutmadan söyleyeyim adam pencerenin diğer kanadındaki görüntüsü yüzünden bölünmüş gibi gelmiş bana), amansız diyaloglarla süslesem veya tiksindirici şeylerle betimlesem, kimi okurlar için bu da beyhude bir cavalacivozluk olur. Neden, çünkü ikiye bölünmüş keşişte, uzun uzun anlatılan oda da, yazanın kendisidir ne yazık ki, yazanın diyorum, yazarım diyemeyecek kadar korkak ve güvensiz biriyim ben, gülmeyin ya da hayıflanıp acımayın melalime, bunun nedeni çok değişik, yaşamdan kaynaklanmıyor yani, okuyan filanda yok, hiç biri değil, vallahi okuduğum kitaplar beni delirtip, korkak yapıyor, gün geçmesin ki görkemli bir novella okumayayım, dizlerimin bağı çözülüyor, böyle yazamadığıma göre, değil yazar, okur bile değilim, olamam, gördünüz mü, ettiğim laf eni sonu sizi buldu sonunda!.. Buldu da benim yazma hevesimin kökünde çalmak vardır, ama çaldığım şeyi boyarım, kulpunu uskurundan çıkarır ağzına takarım, bir keresinde çaldığım malın sahibine, gözü önünde istavroz çıkarıp, la havle çekerek bu miri mal senindir, affeyle ben denizsizi ve al tepe tepe kullan dedim, adamcık yüzüme baktı şamakona bak der gibi, bunu bana layık görüyorsun ha dedi, başka bir şey demedi, buda çalmayı meşru kılan yollardan biri oldu zamanla tabi. Biride mülkiyet hırsızlıktır zaten cahilperi dedi, kimden ç/aldıysan ona ver demek, hırsızın hırsıza ikramıdır bidayette, bazen lafın altında kalmak mutluluk veriyor, kuş dilinden anlar Süleyman'a!..

 

Neyse,

 

Entelektüel Fransızlar Hugo'yu bilmiyorlar, H.R.G'ın Gulyabani'sinden kaç kişi haberdarsa, Notre Dame'ın Kamburu'nu da o kadar kişi biliyor ya da ilgileniyor Fransa'da ve sizi Hugo adlı bilgisayar oyunundan söz ediyor sanıyorlar, bu bir gözlem ama, gene de Hugo vasat biri gerçekte, dönem yazarı ya da ahir zamanının ecinnisi gibi. Her zaman modası geçiyordur bu tür meşrufatçılığın. Az önce İsmet Tarık söyledi, Tarkovski'nin özelliği yüz yıllar sonra bile filminin ilgi çekebileceği, izleneceğidir diye!.. Katılırım kesinlikle, bir şeyi bilmeyenler, bilenlerden fazlaysa o şey iyidir ruhibebelerim. Hugo gerçekten sıradan ama, yani demode ve hadi diyelim gotik yazının popülist diye niteleyebileceğimiz bir şubedarı olsun. Birazda vulger romantik!.. Bu vulgerin Vulgata'yla bir bağı olmasın!..

 

Neyse ama, bize Hugo'yu öyle bir tanıttılar ki, tıpkı siyah beyaz televizyonu ülkeye doldurup duygu sömürüsü bittikten sonra, renkliyi sunmaları gibi, kabahat kimde peki, sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum!..

 

Keşişi geride bırakıp gidiyordum ki, densizlik yapıp, adamda mezomorto bir hal varmış gibi, ölüm için ne düşünüyorsun dedim, sorumu beklermiş gibi hiç çekinmeden, kıskançlık diye yanıtladı!.. Hiç bir şey anlamadığımız halde, bazen bir konuya ilişkin ileri sürülen, ilgisiz her sözcüğü anlamış gibi yaparız, tıpkı bunun gibi, kıskançlığın ölümle bağıntısı olabilirmiş gibi, dediğini derinden kavramış gibi yaptım ve dedim ki, cennet ve cehennemin gerçekliğinden emin olabilseydik, ölüm korkusu yaşamazdık. Birden dünyevi boyutlar kategoryenliğinin sıradan bir mudisi gibi, bir düşünce atmıştım işte ortaya, keşiş sıkılır gibi oldu, ama nedense belli etmedi durumunu... Ölüm dedi gerçekte, yaşamı kıskananların düştüğü boşluğa verdikleri addır, bizden başka ölüm için ağıt yakan ya da düşüncenin kovuklarında boğulan bir varlık yok, ölüm neden korkutucu olsun ki, yaşam da korkutucu, korku çemberinden bakarsan, her şey dehşet veriyor şu dünyada...

 

Ölüm bir formdan, bir kozadan çıkış; annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz, ilahi komedya işte bu, ölüm evrenin bir tür doğumsaması belki de, ölümün bir tür doğum olmadığını nasıl bilebiliriz, her yerde olmak, tek bir yerde olmaktan yeğdir belki de, gene de kişinin öz düşüncesi her şeyden önemlidir, her insan bir dünya değil mi, ölüm de ölebilir diyebiliriz bir gün, kıskançlık ilginç bir kavram, kıskançlık yenebilir bir gün ölümü, belki de...

 

Zorbalar sevilmeseydi mezarlar çiçeklerle dolu olur muydu dedim keşişe, konuyu değiştirerek savruklaştım, istakoz gerici, yengeç günoğulcudur denizlerde, bir gün oralar yurtlağımız olacak. Afrika sömürülmekten kurtulacak. Biz Türkçeyi çevirilerden öğreniyoruz, çeviriler daha derin, daha düşsel ve daha kozmik, başka dünyalara açıldıkça şaşkınlığa uğramamız kaçınılmaz.

 

Bir düşünür bile, insanlık için derin, anlaşılmaz, hatta sonsuz analizlere girişebilir, kaotik ideoloji yığınlarıyla bir çöplüktür insanlık tarihi, analizci bir bilge, köpeğini okşarken alabildiğine yalınlaşıp, sadeleşir ve bir kaç aforizmayla, özdeyişe indirger köpekle insanın ilişkisini, oysa sevgi, barış, kozmos, yaratılış, aşk ve ölüm varyantlarını bizlerin, öylesine kaotik ve anlaşılmaz sözcüklerle dile getirirler ki, aynı bilgenin, insanla ve insan toplumlarıyla -köpekle insan ilişkisinin dışında- bu denli kaygan, değişken, zorbaca, bitip tükenmez ve çözümsüz algoritmalara sığınması, onun düşünceleri ve ileri sürmeleri karşısında; kuşkuya sürükler artık insanı, dahası onun art niyetli olduğunu düşünebiliriz neredeyse...

 

Köpekle ilişkisini bir kaç tümce ve satıra indirgeyen bilir kişi, insanın insanla ilişkisine gelince, kırk dereden su getiriyor. Öyleyse, vahşet ve barış sendromunun baş sorumlusu ve yağmacı ruhlarımızın konkistadorları ne yazık ki onlardır diyebiliriz artık. Mezar çukuruna bırakılan bir heykel, kaidesinden uzaklaşınca nasıl anlamını yitiriyor ve başka bir kavramsallığa dönüşüyorsa, sanatta algıdır, bilimde, felsefede, varlıkta, tanrıda... Bu kavramların tuvaletin önündeki duruşları, poz verişleri ya da bir çağlayanın veya sarayın önündeki salınışları, sarsılışları birbirinden ayrıksı, çok değişken anlamlar içerir, korpüskül, Nepal istiridyesiyle, üç renkli ekmeği yiyecek ve manyetik aslanların anlamı sürekli değişecektir, konuşmanın yazmanın yerine geçebileceği çağlar yaklaşıyordur sanırım, sorunlarında sorun olabildiği günler, çünkü Breton gerçeküstücülüğü kurarken, Fransa Anadolu'yu işgal ediyordu, bütün zorlukları insan kendi kendine çıkarıyordur belki de, birine işkence eden kendini öldürüyordur derinde, yoksa köpekle bu denli iyicil ilişkiler kurabilen insanın; kendisiyle bu denli çatışık ve karmanyola olmasının olanağı yoktur ve olamazda ne yazık ki...

 

Neyse,

 

Bir şey söyleyeyim, pencerede ikiye bölünmüş gibi duran adamın gözleri, baykuşla kumrunun çiftleşmesinden doğmuş gibiydi!..

 

Evde, gece yarısı aynaya bakınca, kendimi, gölgelerin gücü adına, diğer yarım sanmışım demek ki, düşlere dalıp giden keşişte oymuş ne yazık ki!.. Ada insanı deli ediyor, ama iyi bir yanı da var bunun, olağan insanlardan -ki dünya böyledir belki de- ayrılıyor ve kuşkulu bir huzur, ürkütücü bir düşlem içinde yaşıyorsunuz artık, bu da iyi bir şey, anlatması güç ama, okumadan adam olmak gibi!..

 

Tanrı yolunu şaşırtmasın derler, ilgisi yok, insan neden yolunu şaşırır, soyunduğu işlerden, ada öyküsü yazacağım diye, bu kadar gayya kuyusuna inip debelenirsen, işte böyle saçmalarsın aziz dostum ve yazdığında leğen kemiğine, baş ağrısı olur artık!..

 

Bilgi bilgisizliğimizi artırır ve yazı bir umar üretmek için değil, sorunları çoğaltmak içindir.



 

 

*

 

KÖPEK

 

 

I
Yılını anımsamıyorum ama beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaşmışlardı, deniz sandalın küpeştesine ılık ılık vuruyor ve dingin görünüyordu. Aralarında ne konuştuklarını bile anlayamadım, kıyıya kadar geldiler, iner gibi yapıp benim atladığımı görünce, önce yavaşça, sonra birden hızlanarak uzaklaştılar. Bu olayın nedenini, beni neden bıraktıklarını hiç bir zaman anlayamadım. Arkalarından huysuzlanarak, kısık sesle, bir iki kere havlamaktan başka bir şey yapmış değilim. O gün kesin olarak şunu anladım, ne kadar derin bağlarınız olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacağım, adadaki günlerimi anlatacağım, burası boş bir ada, tümüyle kayalık, beni bir öğle vakti bırakıp gittiklerinde başıma neler geleceğini bilemezdim. İlk şaşkınlığım geçip, bayağı bir kuşkuya düşünce, kıyılardaki pörsük dalgaların içlerine kadar girerek uzun uzun havladım ama sonuçta bakakalmaktan başka bir şey yapamadım. Bir kez bile dönüp bakmadan, sırtlarını dönmüş gidiyorlardı... Ben de ıssız adada yalnız kalmanın verdiği özgürlükle ilk gün ay çıkana dek, delicesine koşup oynadım, özgürdüm, kayalardan sekiyor, tepelere çıkıyor, rüzgâra eşlik edip uluyarak sonsuz denize soneler söylüyordum. Ay çıkınca ön ayaklarımı uzatıp, karanlığın içinde dalıp giderek, uyumuş kalmışım. Sabah serinliğinde uyandım, güneş henüz doğmamıştı. Yaşamımda ilk kez güneşin görkemle doğuşunu, yaşamı, yalnızlığı görkünç biçimde izleyip algılayarak şaşırdım. Güneş çok uzaklarda denizin içinden, Argonotların altın postu gibi yükselerek, ortalığı öyle bir aydınlattı ki, gece kaplumbağaya benzeyen ada, güneşle tüm girinti ve çıkıntılarını, eğriliğini, büğrülüğünü, taşını toprağını, otunu, etini ortaya koyup, bir değişti ki, sanki mavi suyun ortasında, kutsal bir kabarcıkta yaşadığımı düşünmekten kendimi alamadım. Bu göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatıcı ışık oyunlarının, gerçekte ne korkunç bir gücün varlığında saklı olduğunu da böylece görüp algılamış oldum.
Sonra sabah gezintisine çıktım, adanın arka kıyılarına, oradaki terk edilmiş bir sandala doğru yolculuk yaptım, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarını düşündüm bir süre, buraya bırakılmamın ne anlamı olabilir ki dedim. Öğleye doğru adanın ortasına yürüdüm, doğal bir patikadan, adanın burcu sayılabilecek, tepedeki harabeye geldim. Taş yığınlarından bir döküntü, duvarlarını ilginç betimlerin süslediği bir yıkıktı. Orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aşağıya inerken, küçük, yeşil bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaş buldum derken, kaçmasın mı, ardından koştum, koşup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruğu kopuverdi; bu yarısı mı kertenkele, öbür yarısı mı derken otların arasına karışıverdi. Kuyruğu ise hâlâ oynuyordu, uzun süre onunla oynadımsa da, sonra birden durdu, bir iğde çöğürü gibi yol ortasında kalakaldı, üzülerek bırakmak zorunda kaldım. Aşağılara indiğimde, dünden bu yana ilk kez acıktığımı duyumsadım, bu kayalık adada yiyecek hiç bir şeyin olmamasına şaşarak, yukarıya ölü kuyruk parçasına doğru yollandım...
Tepeye yaklaşırken, garip bir gölgenin, sanki benden önce kuyruğa ulaşıp onu yediğini ve o eskil taşların ardından, aşağıya doğru süzülüverdiğini, görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeği andırır garip şey, acaba ne olabilirdi, belki ben öyle düşünüyorumdur sanısıyla üstünde durmadımsa da, kopuk kuyruğu yerinde bulamayınca ürkülerimi dağıtamadım ve aç bilâç aşağılara doğru yürüdüm. Hava oldukça sıcaktı, deniz kıyısında ayaklarımı ıslatıp zaman zaman göğsümü, sırtımı dalgalara vererek uyudum, uyandığımda gece olmuştu, sessizlik ne çok uyuturmuş meğer. Açlık ve susuzlukla duramayacağımı bilerek gene uyuklamaya çalıştım, yarı uykulu, bir tür sarhoşlukla sabahı ettim, susuzluğumu gidermek için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha çok susadığımı anlayarak bir daha yaklaşmadım. Su içeyim derken tuz yalıyordum ki çok kötücül bir durumdu. Hırsla tepelere, köşe bucak her yere uğrayarak, sararmış otların aralarına dek baktım ve sonunda yaprakların gizlediği bir yağmur birikintisinden susuzluğumu gidermeyi başarabildim...


II
Kopuk kertenkele kuyruğunu yiyen öbür köpeği göremeden ölecek miyim?.. Ben neden buradayım, beni buraya kim bıraktı!.. Adım olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algısıyla çağrıldığımı anımsar gibiyim. İlk günün buruk mutluluğundan sonra tepede birikmiş yağmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruğunu günlerce aradım, bulamadım. O harabenin bir zamanlar yapılan taştan oyma bir ‘Odeon’ olduğunu düşünüyorum. Sıraları kırık, mermerleri parçalanmış olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki önünde ‘Masalı Adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci bir kesim yaratmaya çabalamışlardır!..
Aşağıda, küf ve alglerden oluşmuş süngerimsi bir şeyi, saatlerce ağzımda geveleyerek açlığımı gidermeye çalıştım, karnımın doyduğu sanısıyla, saatlerce kendi tükürüğümü yalayıp yuttuğum için bir süre sonra dayanılmaz ağrılarla midem kazınmaya başladı ve korkunç karabasanlarla kıvrandım durdum. Mindanao yarığı gibi içimde görkünç bir yarık açıldı, saydam, ışıksı balıklar, sülfürle beslenen bakterileri, denizden getirip önüme atsalar paramparça ederim diye haykıracağım!..
Öleceğimi anlıyor ve şunu söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen yapraklar gibi, tüm yaratılmışlarda artarda düşüp yok oluyorlar. Bu doğanın değişmez bir kuralı. Neden tasalanmalı, şu dünyada erilebilen başka ne var.” İyi de, neden böylesi bir ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz yumuyoruz, dünya yurdumuz değil mi?.. Yüz kollu ırmak tanrısı, boynuzlarıyla yardım etse bana diyorum, ama bir yaratılmışın serzenişi, zaman içinde ki bir zamanı, ne ölçüde değiştirebilir ki...
‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatırım için, sözcüksüz olsun.
Deli divaneyim sana mektupsuzda,
Bak batıya, bak dağlara gör
Bak denizin maviliğine ioa aoi.
Bir an birlikte mekan ve zaman
Yalnızca kanatlardır, şaşkın düşü tutuşturan
Ve -şimdi tut soluğunu- öyle taşısınlar seni
Arasından dağların ioa aoi...’
(*)
Bu bir haykırış ama, artık yaşamak bulantıdan ibaret, baygınlık geçiriyorum, güneş, koca bir kervanı aydınlatacak ışık çanı gibi doğuyor, içinde milyonlarca öglena, kaynaşan petek kovanı, dalıp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayın yarı gölge konisinden geçmesi, bir penumbral gibi titrek kıpırdaşıyorlar. Gözlerin görmeyip, kulakların duymadığı, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadığı, sızılamayan, derinliği olmadığı için, kaçış noktasına doğru uzanan bakışa bile olur vermeyen, amansız bir sis çöküyor çevreye...
Hiç bir göze gözükmeyen, söylencelerin gölgeli mırıltılarının dolaştığı, düşsel zamanlardayım. Ne zaman denildiğinde Kral Uzziah’ın öldüğü yıl denirdi!.. Takvim yoktu. Asur kralı Asurbanibal ama belki Nabukadnezar, öyle güçlü ve kendini beğenmişti ki adına dikilen taşa şöyle yazdırmıştı: ‘Yaptıklarıma bir bak da ey kudretli umudun kırılsın.’
Uyuyan dev bir hayvanın soluk alışına benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da yazılanlar, kızılderili avcılar ve dağlardaki Yunanlılar ya da soyut bir alanı öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeşil bir çizgiyi geçen kırmızı çizgi gibi görüp değerlendirebilirim artık yaşamı. ‘Sonsuzluk dediğimiz açık uçlu bir sınırlılık, uzaysa; gerçekliğe sonsuz bir bölünme fırsatı veren şey’ Bu sanrılı halimde, sanki salt gerçeği anlıyor ve zaman unuttuğumuzdur, unutulanı zaman doldurur diye belki de boş yere kederleniyorum. Zamanda zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boşuna, belki ölüm korkusu beni böyle konuşturuyor diyorum. Fenilketonüri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrı sanan bir ağaçla ilgili şiir gibi, Sarvamangalam, doğrusu açıkça amin diyorum, çünkü yok dediğiniz şeyde; geri dönüşsüz bir yerdeyim. Beyaz; Çinliler için kedinin ve yasın rengiymiş. Şimdi her şey sonsuzca beyaz ve yalnızca akıyor, akıyorum...


III
Açlıktan ölecek gibiyim. Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsızca açık kalmış ağzımda, saldırır biçimde dişleri sırıtan, vahşi bir şeyin kafatasını bulacaklar. Bir törende ölmüşçesine, ayakları uysallıkla toprağa uzanmış, kuyruksuz, belki ilk bakışta bir çocuğa benzeyen, yapayalnız bir iskeletle karşılaşacaklar... Kaburgaların böyle dizi dizi olması, neyin düşünülerek gerçekleştiği bir evrim ki?..
Köpeğim ve ölüyorum!.. Güneş, denizden yavaş yavaş doğuyor. Ben, pörsük, uyuşmuş, yarı kapalı gözlerle güneşe bakıyorum. Yaklaşıyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarı, kızgın, çılgın ateş okyanusları... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik, ışık hızında bir akışla yuvarlanıyorum. Başka evrenler, başka canlılar, başka yurtluklar...
Bir noktaya varıyorum, yanıp sönen, altın bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum; birden patlıyor, yine sonsuz alevler, yine ateş yayılımları… Niçin? Eski güneşi içine alıp yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluş. Nasıl bir gereklilik bu... Magma denizleri içinde yüzüyorum. Ateşler içinde. Yanmadan. Bende bir ateşim…
Ateş incisi, denize atılan bir taş gibi dalga dalga büyüyüp yayılıyor, helezonlar içinde genişleyip büzülüyor; böceksi evrenler, göz biçiminde açılıp kapanan vulvalar, yıldızsı son konaklar, son yabani otlaklar, barbarlığın yuvası gökadalar, tırtıl biçiminde iç içe geçmiş tünellerden oluşan varlık konileri, şeysi, yuvarımsı, küçücük, soğuk yıldızların açılan karınlarından içeri girdiğimizde, bir başak, küremsi bir yıldız, onun içinde bir başka, onun içinde bir başka, onun içinde bir başka, sonsuz büyüğün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde açılan sonsuz büyükler, yalnız köpeklerin yaşadığı adalar, yalnız köpek krallar, köpek kraliçeler, köpek halkları...
Sayrı bir köpeğin sanrısı ne olabilirdi ki!.. Saltanat yarışları, erk kavgaları, bulldog lobileri, kedi savaşları, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler, pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaşamla alay eden kangal birlikleri, sayrı eniklerin rehabilitasyon merkezleri...
Köpekler için daha uyumlu bir yaşam biçimi tasarlanamaz mıydı diyorum! Hiç önemli değildi diyor; yaşıyor olabilmemiz, algılıyor olabilmemizden korkunç, ondan öte; ne bir şey olacak, ne de görülecek diyor. Yaşamın üstünde bir şey yok, ölüm yaşamın algılanamaz, düşünsü bir türevi, her şey yaşıyor, bütün bir evren yaşayan plazma, bütün evren düşünüyor, taşıllar, boşluk, ölüm; düşüncenin yaşayan en çılgın biçimleri, ışık; varlığın en soyut en görünür varyantı, her şeyin atası, ama onun da üstünde bir şey var ki ışığa bile yurtluktur. Boşluk, yani hiçlik, varlığın anası; en görünmez biçimidir. O olmasaydı, yani biz köpeklerin boşluk-yokluk dediği şey olmasaydı, hiç birimiz olmayacaktık. Boşluk varlığın beşiği ve gerçekten olması gereken türel bir biçimi, bir zorunluluğu; kavranılmaz, inanılmaz dememek gerekir. Düşünün ki, ‘Kuzey kutbunun kuzeyinde ne var!’ Güneşin içinde, bir köpek adaya varıyorum, köpek biçiminde bir ada, acıkıyor, susuyor, yiyor, içiyor, çiftleşiyor, doğuruyor, sonunda başka nesneler, başka adalara dönüşüyor.
Dünyada çektiği acılar, umarsızlıklar, köpek olmanın getirdiği işkenceler, insanların zulmü ve sonunda öteki köpeği göremeden, güneşe bakarken, ölüp gidiş. Duymayanlar! Sağırlar yurtluğu!.. Her şey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler! Değirmendekiler!.. İşte onların gözleri yok; kulakları yok!.. Ama her şeyi görüyor, duyuyor ve anlıyorlar...


IV
Adaya atılmış bir köpek olarak şunu düşünüyorum. Canlıların, beni buraya atan insanların, bir tanrısı yok, biz sıradanız, tanrı, sığınma duygusunun dışa vurumu!.. Tanrı kavramına ulaşmamız bir aşama belki, ama kimilerinin dediği gibi tanrı gereksiz. ‘Mercanın dallarını suya çarpışı gibi / an kendisini sarı bir uyumla gerçekleştiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüğünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kızı, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptırdığı Camiî Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiş; yalnız gerçek inananların tapınması için... Grieg’in, ‘Güz Sonatı’nda da köpek havlamalarından esinlenen bir bölüm varmış. Ravel’in, Gaspard de la Nuit adlı yapıtı bestelemesine gece kendisine saldıran bir köpek nedenmiş. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce Çeşmesi’nden gelen gürültü, su içen köpeklermiş.
Phaiaklar, masal aleminde yaşar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi bekler, müzikle sakinleşir. Golf oyunu, bir köpeğin, bir soyluyu kovalarken, çocuğuna oyuncak diye verdiği, bez topun düşmesiyle; köpeğin soyluyu bırakıp topa yönelmesi sonucu, (ve artık topa özel bir ilgi duymasından ötürü) keşfedilmiş…
1600’de bu tüylü top yerini tahta topa bıraktı. 1848’de plastik top kullanılmaya başladı. 1898’de Sumatra zamkı ile kaplı Haskell topları piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanıldı.1903’te Balat’a (plastik) sıvama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spalding, oyuklu topu golf dünyasına tanıttı. Epeyce sonrası, 1963’de sıkıştırılmış butadienden yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firması dış yüzeyi surlyn katmanlı üç parçalı topu üretti.1989’da kancasız ve dilimsiz Dolara topu kural dışı ilân edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine bilgisayarla biçim verilmiş aerodinamiği kattı. Aynı yıl, ölümsüz Spalding’den Magna topu sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nın kullanıma girmesiyle yeni bir vizyon kazandı...
Bunların yazıldığı süre içinde bir köpek acaba kaç kez havlayabilirdi… Havlayan bir köpek mutlu mu ki...
Köpek, doğan güneşi izlerken artık ölmek üzereydi ve yaşamla uzam arasında sanrılar görüyordu. Yatay uzamda, dikley duran köpek yaşıyor ve zamanı simgeliyordu. Gözleri, güneşin içine süzülmüş, güneşte yitip gittiğini düşlüyordu. Bakışları zayıflamış ve bozuk görüyle, güneş sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmişti. Güneşin sarı kızıllığı içinde başı dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino, sonsuz küçük bir algıya dönüştüğünü duyumsuyordu. Pek çok güneşler, bambaşka dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu... Yüzlerce yıl sonra; düşler içinde bir köpeğin, engin, dingin bir adada, altın bir hale içinde, ‘Kutsal Bir Güneşi’ izlediğini gördü. Bu sakin, hayranlıkla güneşi izleyen, yalnız köpeğin, tam arkasında durdu. Yakından bakınca, köpeğin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taş kesilmiş, yarı ölü, yarı diri bir bunaltıda titreyen, kendisi olduğunu anladı!..
Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaştı, tüyleri tiftikleşmiş, ölümcül durumdaki köpek, bu anı duyumsayarak, bir an geriye dönüp; sağlıklı, diri ve coşkulu biçimde kendisine yaklaşan, öteki köpeğe bakmak istedi; ama o denli halsizdi ki, uyuşmuş, canı çekilmişlikten ötürü, bir türlü başını çevirip ona bakamıyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleşip tekilleşmesi gerçeğine, olanak tanınmıyordu!..
Deniz bir canavar gibi vahşice dalgalanıyor, güneş yavaşça, dev bir küre gibi yükselip, parlıyor, öç duygusuyla kıvranan, alev yüklü bulutlar ona doğru yaklaşıyordu…
Kuduruyordu artık, belki de güneş batıyordu, uyuduğunu ve bir daha uyanamayacağını düşündü. Güneş yeniden doğdu, sabah gene oldu, değişik bir dünya, köpeklere özgü bambaşka bir cennet ‘düşlediğini’ düşledi!.. Bir sürü çocukları olmuştu, tüm familya neşeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu olabilme istenciyle düşlüyordu bunları, çoğalma arzusuyla...
Resim çizen bir köpek olamaz mıydı, kumsala bir doğru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu oluşturacaktı, ön ayağıyla kumları hafifçe kazdı ve bir doğru çizerek kumlarda oluşan hayaline baktı, çocuklarını özlediğini düşünüyordu. Köpeksi bir imge bu benimki deyip güldü.
...
Bir Flaman göğünde, bir çınar ormanının içinde, bir yaban kedisi, bir av köpeğiyle karşılaşır. Karanlığın yırtıcıları çığlıklarla eşlik ederken, vahşice boğuşurlar. Öyle ki boğuşmanın şiddetinden uzak kasabalarda, kutsal kitaplar, yüksek raflardan yerlere düşer, aynalar kırılır, duvar saatlerinin yeri değişir, masalar devrilirken; yaban kedisi yaşamı için; av köpeği ise, efendisi için dövüştüğünden, kedi kazanır, tazı kaybeder!.. Perikles’in kılıcının kabzası, o dönemde cesaret sembolü olan dağ kedisi dövmesiyle süslüydü.
‘Şimdi içine girdiğim bulut kümesi kesinlikle fırtına (oraj) bulutu değildi. Peki ya şimdi, beni elektrik yüklü bir pençeyle gırtlağımdan kavrayıp, gökyüzünün arka kapısından, hiçlik okyanusunun karanlık sonsuzluğuna fırlatmak isteyen kim ve işte ifrit geri düşerek güldü ve ben ifritle birlikte gülemedim. Ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi ve sürgit mezarın içinde yaşayan nekrofil hayvan oradan çıkıp, ifritin ayakları dibine kıvrılarak uzandı ve ısrarla, suratına baktı durdu.’
Bu ensestik öykü, okuyanla benim aramdaki trajik bir yolculuğu simülize etmektedir. Bu ‘Nonalegorik’ anlatım tarzı okuyan kişinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastırı görüntüsüyle, Eski Mısırlılar’ın kedi tanrılarına, köpek tanrısı Anubis’e; ve otobüs geldi binmek zorundayım, çünkü bir konuda kesin bir görüşümüzün olması kadar saçma bir şey yoktur...
Küçüklüğümde, Lortop diye bir köpeğimiz vardı, küçüğün büyüğü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklı, kırmızı gözlü, kısa kuyruklu, ayaklarını yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi bekler, bağlara gider gelirdi. Onunla oynadığımı anımsayamıyorum. Geceleri ona köy ekmeği (bezime) verirdim, hırsla soluklanarak yemesini düşünebiliyorum. Taş basamakların bitiminde, kapının yanındaki tahta sedirde yatardı. Bir gece gene ekmek verirken, onun şimdiye dek hiç duymadığım biçimde, hırıldadığını gördüm, durumu evdekilere aktardım, hiç unutmam; ‘Kuduracak o!’ dediler. İnsan olmayı özleyen köpeğimizi, ne sabah, ne de başka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi üzmeyen, yalnız davetsizleri uyaran, uyumlu köpeğimizdi ki, adı Lortop’du, elveda bile demeden gitti. Duyduğuma göre bazı sadık köpekler, sayrılanınca, utancından ötürü hane halkına görünmez olur, yitip giderlermiş. Bazen de ölüsü bulunurmuş, uzak dağ dönemeçlerinde, bungun ovada, bir çukurun içinde... Belki de bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde...
Köpeğimizi çok severdim, insanın sevmeye, nasıl da gereksinimi vardır. Hoşçakal bile demeden yiten köpeğin ardından, kırk yıl sonra şimdi, için için gözyaşı döküyorum. Onun ne ölüsünü bulabildik, ne de dirisini, bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde başına neler geldi, nelerle karşılaştı. Canım yavrucuğum, nasıl bir alışkanlıktır ki bu, yanımızda yaşayıp ölseydi, böyle bir özlemi belki de duymayacaktım. Ondan bir daha haber alamayışımız mutsuz edendir bizi. Erinç içinde öldüğünü bilseydim bu denli üzülmezdim. Ne ki artık, yanına bir gün bende gideceğim demekten başka, elden bir şey gelmiyor.


V
Bazen başıma gelenleri yeniden tasarlıyor ve abartısızca şöyle olduğunu düşünüyorum.
1. Gün
Buraya nasıl geldiğimi anımsamıyorum. Kumsalda epeyce baygın kaldıktan sonra uyandığımda, güneş doğuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altın tekeri, tunçtan tanrı başının savrulan yeleleri gibi yükseliyordu güneş. Bu ıssız adadaki ilk günümde adayı keşfe çıktım. Gece sandalımız battığı için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlıkta son bir çabayla karaya çıktığımı anımsıyorum. Adada yalnızca kayalar var. Benden başka canlı yok. Merakımı yendim, meğer yapayalnız bir adaya düşmüşüm. Birden içimi bir üzünç kapladı.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm, acıktığımı ve susadığımı anladım birden, yeme içme diye bir sorun var. Can havliyle yemek arıyorum. Bir akrep yakaladım ama Hamza’yı öldüren, ‘Vahşi’ kadar, vahşi olmadığım için taşların arasında kaybettim onu. Korkmaya başladım. Güneşin doğuşu ve batışı ne kadar güzel, güneşi yaşamınızda hiç izlediniz mi?.. Güneşe ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir şey yemiyorum. Ölüm, dirim salınımı. Açlığın her duyguyu yok edişi...
4.Gün
Bunaltılar, karabasanlar, kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düşler, cennet, cehennem, mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, şakadan ısırmalar, sıcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygınlık, ölüme gidip gelmeler, sonsuz boşluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler; kollarında soluk alıp vermeler, son iç çekiş köyleri, yıldızlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaşma, acı, ağlama, inilti, duyarsızlık, üzünç, her şeyden geçme, ölüm özlemi ve belki de, güneş doğarken ölüm, ölüm sanısı!.. Hep birlikte Songün’ü göremeden ölmenin acısı.
8.Gün
Sanırım öldüm. Düşümde bir Kabe devesi gözlerimde geziniyor, onu kovamıyorum, gözlerimin akını ısırıyor, yiyip bitiriyor, güçlükle bakıyorum, meğer bir çeçe sineğiymiş. Kabe devesi başını tam arkaya çevirebilen tek böcekmiş. Uzandığım yerde hareketsizim…
Meleklerin salyası, şeytanın balgamı gibi ağzım akıyor. Uzaktan karpit lambasıyla bir balıkçı yaklaşıyor, belki merakından benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü gibiyim!.. Bilemiyorum, mavi salyangozlar bana doğru yaklaşıyor, kutup yıldızından, bir flüt sesi geliyor, çocuklar tepelerde koşuyor, ıslık çalıp bağırıyorlar bana, geçmiş zamanlardaki gibi, kuzey tacından bir rüzgâr, haberci üç yıldız, üçgen, arp ve lavtalarla, çılgın kalabalıklar, oradan oraya müziği sızdırıyorlar.
Sonra üçüncü yıldızdan birinciye doğru, kırmızı başlıklı bir kız koşuyor, işte o günlerde hepimiz mutluyuz, buluttan ak bir yıldız ışığı düşüyor üzerimize, taşa ve tiz flüte...
Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karışık bu müzikte ‘Bekleyin, bir gün mutlaka geleceğim’ diye mırıldanıyorum. İşte bu benim ölüm şarkım... Artık, anıt, tabut, Transilvanya, defitizm, titanik, Galiçya ve leğen kemiğiyim. Acem zarifleri, ‘Eşter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan demişlerdi zürafa için. Karanlıkta, ovadaki tarlalarda koşan, çevik bir kerberos ki;
‘Gölgesini tutayım dedim
Bir dehlize girdi’

Fiziksel dünyada, iki eşya aynı anda aynı yeri kapsayamaz... Artık ölmüş olmam gerekiyor. Kimi zaman esinti çıkıyor, yumuşak bir hışırtı bütün bahçeyi dolaşıyor. Yaşlı bir Yunan çobanı mazurka çalıyor ve av boruları Dante ve danteladan çığlıklarla, köşe bucak geziyor. Fundalıklar arasına gizlenmiş bir orman cücesi, evrenin sonu ya da sonsuzluğu düşüncesi, usun soru sormaktaki becerisi...
Uzaysıl doğanın, evrenin sonu, başlangıcı ya da sonsuzluk adı altında öyle tufeyli bir kaygısı yoktur. Sonsuzluk; bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açı, bir ölçüt ve bir tür belirlenim ve kestirim olup dilenirse değiştirilebilir...
Köyün saracı üç gün önce Zaccar dağında bir parsla (dağ köpeği) boğuşmuş meğer. Onun için köpeklerden uzak duruyor ve ikinci kez yaşadığı içinde, artık o, ölümden korkmuyor!..
Bütün bunlar ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeğim!.. Diyesim, tüylerini yalayan, postu ağarmış bir köpek olarak, gücenmezseniz; Kaos diyecektim!..
...
(Yüzyıllardır, doğan, yaşayan ve ölen köpeklerin, bir tarihlerinin olmaması ne kötü, bu durumda, şimdiye dek tek bir köpek yaşadı denilebilir. İşte insanları, diğer yaratıklardan ayıran şey bu. Benzer şeylere üzülüp, sevinebilen canlıların, bir tarihleri olmasa da, zamanın sarmalında, insanlara koşut yaşayabilmeleri, ürkütücü ve garip!..
Bunun büyük bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. Gecenin sessizliğinde; tüm canlıların, sözgelimi köpeklerin bir tarihi, geçmişi, geleceği olduğunda, sanki sonsuz barış yeryüzüne gelecekmiş gibi bir duyguyla avunuyorum...)

(*) 1942 Arseni Tarkovski

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

DENİZ

 

 

Güneş Halki'den batar...

Yapraklar dökülünce deniz ortaya çıkar dedi. Evin balkonundan ta uzaklara, dünyanın öbür ucuna bakar gibi. Ağaçların arasından deniz zorlukla seçiliyordu. Ağaç denizi de iyidir dedim, ben dağlarda, kırlarda büyüdüm, denizi bilmem.

Deniz sonsuzluk duygusu verir, dalgaların hırçınlığı, yaşamın zorluklarına işaret eder, yenilgilerin geçiciliğine, çünkü deniz varsa, dalga her zaman olacaktır.

Yenilgi sözcüğü itici ama dedim, neden böyle algılıyoruz yaşamı... Uygarlığımız böyle dedi, henüz o zamanlara varmış değiliz, sözlüklerimiz de ne yazıyorsa biz oyuz. Güldüm biraz, o da güldü...

Gaspar David'in resimlerinde sis dağılınca ay ortaya çıkar dedim. Dağ ortaya çıkar, deniz belki de diyerek bu kez kahkahayla güldü. Ay için Delvaux gibi düşünmeliyiz, o sonsuza dek vardır ve ay kozmik dünyamızın kanıtlarından biridir, o varsa evrenimiz de vardır kuşkusuz!.. Delvaux'da ay, yaşadığımızın kanıtıdır ilginçlikle, ona yaslanır böyle şeyler için o...

Adım dedi Deniz benim, sevgi der gibi, yumuşak ve kadife gibi bir tınıyla söyledi bunu. 1999 depreminde tüm yakınlarımı yitirdim ve bu adaya geldim. Panik atağın pençesinde, yarı şizofrenik bir ömür benim ki...

Birden sarıldım ona, insanlar gerçekte tüm bir yaşam boyunca ağlıyorlar, üzülme dedim. Nasıl der gibi gözleri, gözlerime baktı... İçin için ağlıyorlar dedim, gerçek bir ruh şu yaşamda mutlulukla oyalanacak kadar pervasız olabilir mi, gazeteler, televizyonlar, yaşam kavgası, sanatsal, bilimsel tüm gelişmeler, zamanın, dünyamızın damarlarından fışkıran tüm fonksiyon ve atraksiyonlar ruhlarımızı tahrip etmek için ateşlenen birer rokete benzemiyor mu...

Ağlamaya başladı. Bir kez daha sarıldım, seni üzmek değil amacım, dingin bir ruhla dünyayı dinleyebilmemiz, izleyebilmemiz içindi dedim... Ayrıca dedim, yaşadıklarımız kadar, hiç bir neden yokken bile, sonsuz bir melankolinin içine düşebilir insan benim gibi dedim!..

Neden dedi değişen yüzü, hafifçe gülümseyerek...

Freudyen şeylerdir belki dedim, çocukluğumdan kalan bir aşk kırgınlığının bir türlü geçmeyişi, görünmez travmalar, yaşamın gerçekte bizi yaşıyor olması gibi; tüm benliğimizi ele geçiren, harap eden düşünceler...

Bir kaç saka kuşu, sabah serinliğinde, küçük bahçede ötüşüyor, çiçekleri gagalayıp, tepetaklak dönerek, uçuşuyorlardı.

Ada dedi bir dinlenme değil, tüm bir yaşamı sorgulama, bir hesaplaşma yeri sanıyorum ben, katlanmak çok zor, insan bir an önce uzaklaşmalı buradan dedi...

Burada dedim, yaşadığımı duyumsuyorum ben, sorgulamak fırsatını bulduğum için tüm bir geçmişi, cehennem azabı içindeyim belki de, ama gidecek yer de yok, kendi içimizden başka...

Ada, yeryüzü gibi, kalabalıklar, fütursuzca konuşmaların yinelendiği kahveler, pahalı yerlerde, yaşamını satın alınabilirliğin keyfiyle, bir gücün hegemonyasına teslim etmiş, görünmeyen acımasız bir kavgaya rehin bırakmış, ruhunu bir türlü geçip gitmek bilmeyen zamana ipotekle, geçip giden, gitmekte olan kimseler.

Son derece sakinler, son derece özgüven içindeler, ta ki Demokles'in kılıcını kullanmak gereği duyana dek!.. İşte o zaman gerçek yüzleri ortaya çıkıyor, kitleleri bir sürü gibi algılıyor ve güçlerini sergilemeye kalkıyorlar, rezidanslarda, amfilerde, konferans salonlarında, VIP salonlarındaki selamlaşmalarda bu vahşi içgüdünün izlerini görebiliyorsunuz.

İyi ama, herkes kendisi dışındaki dünyayı suçluyor. Suç kimin, suç kimin diye yineliyor şairler sürekli diye araya girdi.

Suç tanrının demek bile bir klişeye dönüşüyor artık dünyada... Suç yaşıyor olmak demekte yetmiyor diye sürdürdüm.

Adadan uzaklaşırsak yaşama karışırız ve suç suç olmaktan çıkar!..

Solaris'te dedim yaşadığımız gezegen, düşünen bir okyanus biçiminde, beynimiz gibi. Düşünce evimiz evrilmedikçe biz yok edici ve cehennemi varlıklar olmayı sürdüreceğiz sanırım.

Bir çözüm olmalı ama dedi.

Şu durumda zor inan ki, depremler, savaşı kışkırtan ruh, acımasız bellek ve uygarlığın anomalileri, vb. vb. vb. dedim.

Buldum diye bağırdım, biz kendimizden kurtulmalıyız!..

Bir kahkaha attı, tüm konuşmalarımızı anımsatır gibi...

Çaylarımızı yeniledik ve ağaçların arasından gözlerimiz bir kez daha denizi aradı.

Deniz sakinleştirir insanı dedi. Fırtınalar, dalgalar ve karanlıklar olsa bile...

Öyle tatlı gülümsedi ki, öptüm onu...

Gözleri doldu birden...

Belki de dedi yaşam dediğimiz şey, yalnızca bir öpücüğün verebileceği dinginlik ve doğallıkla yayılabilecek bir mutlulukta duyumsanan sonsuzluk arayışıdır.

Belki de yaşam sonsuzluk kadar uzun, sonsuzlukta yaşam kadar kısadır dedim!..

Gülümsedi...

Kuşkuyla bakar gibi, sen dedi bütün bunlardan bir öykü çıkarmaya kalkışırsın artık!..

Küçümsedi mi veya bir alışkanlığı mı ima etti;

Yoksa insanlığa, yaşama ilişkin, ürkütücü, korkunç bir gizi mi paylaşmak istedi; evrenin ağırlığının yaşama yansımasının bu denli hafif ve bir yineleme, bir kopya olduğu sürece, hiç bir şeyi değiştiremeyiz mi demek istedi anlayamadım!..

 

 

 

 

*

 

FANTOM AĞRISI

 

Seni çok seviyorum!.. Sonsuza dek benim olmalısın!..

 

Simaycığına söylüyordu bunu adem!.. Simay... Ada'da yaşayan bir Azeri kızıydı. İşini bilen, gün görmüş ve konuşmazdan önce olabileceklerin önlemini alan biriydi; nazik, sınırlarını bilen, ataklığın handikaplarını sezen... Saat Kulesi'nin karşısında bir apart hotel işletiyordu ve 'İşçi Patron'uydu oranın. İş dünyası sonsuz açılımlar, alabildiğine geniş olanaklar ve öngörülemez olasılıklara sahip olmakla; güzel sanatların dallarından biridir!..

 

Herkesin güvenini kazanmış becerikli biriydi Simay...

 

Ama bir yazgı değilse de, olmazsa olmaz bir halleri vardır Simayların ve ne yazık ki diyerek, günahlarına ortak olmadığımız bilinsin ister söz sahipleri. Bu türden çoğun gibi bir belalısı vardı onun. Zahir!..

 

Her başarılı erkeğin ardında bir kadın, her başarılı kadının ardında da bir köstek; erkek vardır mottosunca, bütün dertlerinin buzdağı olan bir Zahir'i vardı onun. Her işine burnunu sokan, hiç bir getirisi, pozitif hiç bir dünyalığa vesile olmayan, olamayan, ama her şeyin içinde olan, yer alabilen bir ur, bir kanserojen, çağdaş sayrılıkların artık habis bir tümör diye adlandırdığı, demode, modası geçmiş dünyaların antik bir incisi gibi sırıtan bir ademoğlu. Bir mahalle kabadayısı artığı.

 

Simay bir kraliçeydi işinde ama, erkeksiz bir hiçti, onun bir göçmen oluşu, zamanla bunun kendi ruhunda bir sürgünlüğe dönüşmesi, onun sosyopsikolojik dünyasını, dış dünyalara kapatmış, çoktan bir set çekerek görünmez kılmıştı. İnsan yaşanabilecek, deneyimlenebilecek her dünya işinde başarılı olamaz, para denizinde yüzersin, bir tek candan arkadaşın yoktur, güzeller güzelisindir ama tanrı güzelliğin acılarıyla boğuşmayı nasip eyler sana, her sınavı kazanırsın ama işinde öylesine bir seviyede ömrün geçip gider, daha nice şeyler. Bu yüzden Simay, az sayıdaki çalışanlarına buyruklar yağdırıyordu ama Zahir'in kayıtsız koşulsuz kölesi olmakla; çelişkilerin armağanı bir dünyamızın, ilginç yaratılmışlarından biri olmanın önüne geçemiyordu. Bunu ona söylediğimde, anında demişti ki; Hepimiz gibi!.. Gülümsedim tabi...

 

Simaycık, yaşamında mutlu ve başarılı duyumsuyordu elbette kendini, başka bir yurtluktan, beş parasız gel ve bir apart hotelin kraliçesi ol, o bir yana her şey senden sorulsun. Muhasebe, vergi, çalışanların ücreti, eli nurlu; her soruna çözüm bulabilen, onların özel sorunlarının büyücülükten gelmiş peygamberi, ne yapalım sizce sorularının, duraksaya duraksaya dile gelen özdeyişleri ve taçsız kraliçe Simayımızın bitip tükenmez kehanetleri. Şu yalan dünyada, bu doğrumlar herkese kısmet oluyor mu ki, işte Simay iç dünyasında geldiği noktanın ne olduğunu, adı gibi biliyordu, daha ne olsun!..

 

Zahir, adının ne anlama geldiği hiç bir zaman çözülememiş bir adamotuydu, belki hiç soranda olmamıştı, ama merak ederdim ben, sormayı düşünemezdim ama, Zahir için böyle bir sorunun; yaşadığı dünyayla en ufak bir ilgisi olmayan bir zıp çıktılığın tezahürü olduğunu bildiğim için.

 

Modası geçmiş bir dünyanın kabadayısı, hala İspanyol paçalı bir meczubuna bu tür sorular sormak; onu yaşadığı mağarasında dürtüp, uyandırmak anlamına bile gelebilirdi. Onunla lafa tutuşmak, dalgalı bir denizde, artık sahilin hiç bir zaman görünmeyeceğine dair bahse tutuşmaya benziyordu. Kabadayı geçinirdi o, bu yüzden konuşmanın sonu, bıçakların altın gibi parıldayışı, yazgılarımızın yarışı, durup dururken gammazlanmak, yok yere geçip giden bir insanın boğazına sarılmak, iş uzamak gibi bir talihsizliğe varırsa, gırtlağının tadına bakmak... Bu olasılıkların varlığı bağlıyordu Simaycığa onu.

 

Zahir'in görünmez varlığı, Simay'ın sorumluluklarına karşın, nasılsa, bu tür tehlikelerden uzak modern bir dünyanın içinde yaşadığını duyumsatıyordu ona, ama İngiliz Uluslar Topluluğu'nun olmazsa olmazı, ponponlu muhafızlar, kırmızı topuklu kunduralar, mücevherle süslü, gümüş rengi taçlar ve sanki ölmüş de, mumyalanarak balkona çıkartılmış, yüz kasları dondurularak, sonsuzca gülümser gibi katılaşmış bir kraliçenin, sıradan insanlarca ne işe yaradığı, egzotik bahçelerin bir tavusu gibi, tropik kuşları andıran bir orijin yaymaktan öteye geçemeyip, komik bulunmaktan kurtulamadığı gibi, Zahir'de, bize göre, bu kendi çapında efsaneler yaratmış Simayımız için bir anlamı olmaktan uzak, fi tarihinden kalma ürkütücü dürtülerin, kadük ve de utanç verici olmak bir yana, dünyamızı tehdit eden alışkanlıkların fütursuz ve göz dağı gibi duran ve gerçekte gözbağcı, hiç bir işe yaramaz bir görseli gibi geliyordu bize ve gizil bir nefret uyandırıyordu hepimizde, hiç bir zaman dile getirilmeyen!..

 

Zahir'in özelliği yaşamı boyunca çalışıp çabalamamış olmasıydı, tıpkı kral ve kraliçelerin; çalışanların, kolu bacağı kırılanların veya düşüncenin teriyle çarpmayan elektriği bulanların seremonisinde boy göstermek gibi hazıra konmak ve tebaasına bu mutlu günü adabınca duyurmak gibi bir acayipliğin cinperileri olmaktan başka bir -forslarının- olmayışı gibi!..

 

Estağfurullah diyorum ama kadınlar cellatlarından çok hoşlanır!.. Stockholm Sendromu denir psikolojide bu ahvale, birebir gerçektir bu aganigi naganigi!.. Diyesim Zahir ömrünce kadınlardan geçinmiş bir adamdı, kolunu bile kaldırmamıştır bir iş olsun diye, -Dur- diye bir soytarılığın kendinden menkul, ucuz meşalesi gibi -arada bir- yukarıya kaldırmaktan başka!..

 

O dehşet provalarının, koma terapilerinin sahte kabadayısı gibi geçinerek namını yürütür, böylelikle kadınların beğenisini kazanır, gözdesi olurdu.

 

İşi buydu, kimsenin başaramayacağı ve gizlerini bilip anlayamayacağı, şeytansı bir tansığın; şaşırtıcı biçimde meleklerin sunduğu, gösterişli ve dokunulmazlıkla süslü bir tanrı bağışı!...

 

Onun görkemi her insanın zulmette, kadın-erkek böyle bir dünyanın kahramanı olmanın özlemiyle yanıp tutuştuğu, bu özlemin yürekte ve bilincin derinlerinde açıkça duyumsanıyor olmasıydı.

 

Belki kırk yıla yaklaşan yaşamı boyunca en az kırk kadının, deyim yerindeyse sırtından geçinmiş bu adam, kadınlar sancağı düşürse bile, Zahir'in cesedi bir türlü katafalka konulamadığı, tüm bir dünyaca bu tür bir insiyak gösterilemediği için, hiç bir zaman ondan kurtulamamış, bağımsızlık ve 'oh be' çığlığıyla karışık, gerçekte Zahirliğe özenmenin nişanesi 'doydun mu' narası bir türlü sergilenememişti!..

 

'Yaşam sonsuza dek, her şey vardır ama hiç bir şey tam değildir dünyamızda' mottosundan başka bir şey olamazdır belki de...

 

Çünkü bayrağı dalgalanmıyorsa artık Zahir'in, onun sırada bekleyen bir aftosu, bir hayranı, bir kurbanı veya ağa takılan bir sazanı her daim bulunurdu bu dünyada... Onu bırakın, gizli uğraşılar boyunca, eni sonu, onu elinden kaçıran kadınların gözyaşları, Atlantik'in dalgaları gibi acı verir, buhur gibi ürkütücü bir pişmanlık yayardı. Gizemle dökülen, tükenmez gözyaşları sel olur akar, önüne gelen her engeli aşarak -Kanossa Kapısı'na- ulaşır ama ne feryatlar, ne dualar bir daha Zahir'i geri getirmez, getiremezdi ne yazık ki...

 

Zahir denen, bu kadınların celladı olmakla nam salıp; ömrünü onun tam zıddı olarak, -efemine namı yakıştırılmış berber Nazmi'ye göre- beyhude yaşayan, bu mahalle haramisinin, ahir ömrü böylece geçip gidiyordu işte...

 

Zahir'le onarılmaz semptomlar, irsi olmayan sara alışkanlıkları ve gizem dolu cinsi törenlerle süslenmiş ilişkisi, belki yıllarca yıllar kadar yıl sürdü Simaycığın... Gelip geçen dünya gaileleriyle haşır neşir olurken, insanlarla ilişkim en çok bir ya da bir kaç yıl sürebildiğine göre, ne kadar acı verici, ürkütücü veya şaşırtıcı bir şey olsa da gene de hayranı olmaktan kurtulamıyordum Simay'ın...

 

Bir gün Simay'a, dünyamızın melankolik hüznünü, değil sen, belki kraliçe ya da inan bir tanrı bile değiştiremiyor femme fatalem, evin barkın kundaklansaydı da keşke kurtulsaydın bu dertten, böylesi yaşamaktan dedim. Aynı şeyi yineledi tabi, hepimiz anlamına gelen o sihirli sözcüğü; 'Cümlemize' dedi!..

 

Bu dünya, polyglot varyantlar, yalan rüzgarıyla dolu topraklar ve envaı çeşit olaylar, insanlarla dolup taşan bir canlı denizidir sanırım...

 

Olayların sonu şöyle geldi diyebilirim.

 

Bir gün Simay'ı madden ve ruhen öldürmeye ant içmiş ve bayrağı devralmaya yemin etmiş, hayatın ve ölümün amansız baskılarına yenik düşmüş, yeni bir karadul araya girince, Zahir'le ölümüne birbirine girdiler... Görünmez bir bıçak ışıldıyor, Simayımız her şeye karşın kaçacak delik arıyor, Zahir efsaneyle doyurulmuş yeteneklerini, bu acayip ve saralı ilişkinin ulaşılacak hedefi kalmamış doruklarında, usta bir silahşor gibi kullanıyordu.

 

Şöyle bitti masal, buradaki gibi birden ve kısık, duyulmaz bir ıslık ve o bildik -son iç çekişi- andırır gibi...

 

...

 

Zahir'den kaçarken, bir odaya kilitlemiş kendini Simay, kurtarın diye çığlıklar atmış, çok uzaklardaki yakınlarına yardım edin diye mesajlar çekmiş, az sonra kapısının kırılacağı aşikar olan, karanlığın odasından. Kırılmış kapı ve ilk bıçak darbesi, Simaycığın kanserli göğsünün -bu kanser kederli dünyasının acıları, düş kırıklıkları ve pişmanlıklarıyla dolup taşan yaşamının toplamından başka bir şey değildir- tam ortasından aşkla doldurduğu yüreğine saplanmış ve bir ıslık çıkmış ağzından, bir kuş yavrusunun, henüz ötüşe benzemeyen, yalnızca çaresizlik ve açlık dürtülerini imleyen, o minicik haykırışı gibi.

 

Ama Simay'da bu korkunç ve acımasız dünyada nice deneyimler edinmişti, yere düşerken, o da bir şey saplamayı başarmış Zahir'in sol bacağına...

 

Kaval kemiği bayram etmişti Zahir'in...

 

Yaşam biçimimiz neyse bünyeniz onun açlığını duyarmış!..

 

Ve ama böylece ölüp gitmişti Simay...

 

Derin bir yarık, kırmızı bir uçurum açılmıştı Zahir'in bacağında, sanki ölüm sakaratında, yaşamı boyunca hastaneye, postaneye uğramadığı için, krallığını ilan etmiş gibi duran bu adam, müdahalede bile isteye gecikmeye yol açtığını bildiğimden sanırım, ayağından olacağını bilemezdi elbette!..

 

Zahir'in bacağı kesildi ve Ada da bir efsane böylece bitti. Yaşamdan çekildi. Öyle ya da böyle o da çok sevmişti Simay'ı, ama seçtiği yaşam düsturunun görünmeyen kuralları onu bu yola itmiş ve Simay'ın gerçekte; nasıl sona ereceği öngörülebilen yaşamı da Ada mezarlığının -Hiçkimse- denilen, belki de kimi kimsesi olmayanlara ayrılan, süssüz ve bir tümsekten ibaret bölümünde sona ermişti.

 

Doğrusu budur belki de...

 

Ama Simay'ın karşılıksız, hep bağışlayan, hep özveride bulunan taraf olması, onun ölürken bile Zahir'in kurtulmasına yol açabilecek, iyilikler iyisi bir davranış göstermesine yol açmıştı.

 

'Ölümünü gördüğü an!', içgüdüsel tepkiden kaynaklanabilecek hareketi, Zahir'in, bir anlamda meşru savunma addedilebilecek nedenlerle, indirime giden bir cezayla kurtulmasına yol açmış, kısa süre sonra Zahir yine Ada sokaklarında arzı endam eylemişti. Üstelik 'eril egemenliğin dünyasında', artık kabadayılığıyla değil, bir başka açıdan; kader kurbanı olmak sıfatıyla!..

 

Garip bir bileşim bu. Dünya, gerekçesi ne olursa olsun, ölmüşten yana tavır koyamıyor!.. O, yaşam nasıl sürerse sürsün der gibi, şiddetten yana, savaştan yana ve belki tümüyle haksızlıktan yana bir dünya!..

 

Saf paradoks diye buna derler işte!..

 

Zahir yine de, çok sevmişti belki de Simay'ı, öyle ki kesik bacağında, zamanla Fantom Ağrıları başlamış ve bu dinmeyen ağrılarını; Hiç bir ilaç, antibiyotik, penisilin, emar, aşı, terapi yahut kemoterapi gibi cin işleri bile dindiremez hale gelmişti.

 

Ama Zahir'in böylelikle, boş zaman sektörü ve işsizmin desteğiyle geliştirdiği krallığı bitmiş, şayiası tükenmiş ve dünyadan elini ayağını çekmişti.

 

Fantom Ağrıları'yla geçirmişti kalan ömrünü, -hayalet ağrı- deniyordu buna halk arasında...

 

Ada halkına göre; bu ağrı kesinlikle, ölmüş Simay'ın ruhunun, artık -kendisi gibi yaşamayan- bir bacakta konaklayıp, hâlâ bu dünyaya dönmenin özlemiyle tutuşan ve kahırlarla dolu bir sığınma çabasının göstergesiydi. Düşünüldüğünde, içler acısı derecede üzücü ve ürkütücü bir şey. Ama bu gerçekte bir kinden mi kaynaklanıyor, bir öç duygusundan mı, yoksa dayanılmaz bir özlemin çalkantısından mı hiç belli değil.

 

Ağrı, Simaycığın öbür dünyadan, bu dünyaya kadar uzanan çığlıklarının göstergesiydi gerçekte, kesin olan bu... Evet Simay ölmüştü ama, onun kıymetini bilmeyen Zahir; onun özlemiyle bütünleşen; olmayan bacağının -varmış gibi- duyumsadığı ağrılarıyla geçirmek zorunda kalmıştı kalan ömrünü...

 

Düalistik yaklaşımlar bunlar ama her iki açıdan baktıkça da; oldukça tuhaf ve bayağı dehşet verici!..

 

Son pişmanlık acıları gerçekte bunun adı...

 

Ve gerçekte Simay'da, Zahir'i çok sevmiştir belki de...

 

Son anım şu bu trajedi de, Simay'ı bir gün avucunda, hiç görmediğim bir kuşu tutarken gördüm, yazık ama, sal gitsin onu dedim. Hayır dedi, 'İnsan Tarihi'nin bir parçası yaptım ben onu diyerek, üst perdeden yanıtlamıştı her zamanki gibi.

 

Şimdi gözlerim yaşarıyor ve 'Cinayetler Tarihi'nin bir parçası oldun Simay diyemiyorum, bir anının parçası olmak, üzücü bile olsa, o anının sahiplerinden biri olmaktır ne yazık ki...

 

...

 

Gerçekte onun yaşamının özeti şuydu...

 

'Seni seviyorum Simay, bildiğin gibi değil! İçimden öldürmek geçiyor ama olsun!..

 

Sonsuza dek sahip olmak, başkaca nasıl olabilir ki...

 

Ruhlarda olup biten şeylerin, bir tanımının olamayışı gibi...

 

Güzel sanatların tümü, şiir, resim, müzik ve yaşamda ki bütün soyutlamalar gibi...

 

Aşk belki de; böyle bir şeydi işte!..

 

&

 

(Bir Öykünün Anatomisi)

 

(Fantom Ağrısı)

 

Ada'da bir cinayet olmuş gibi öykü yazmak sempatiyle karşılanacak bir şey değil. Bu öyküyü bir kaç günde tasarladım, öyküleri ya da metinleri bir günde yazabilirim!... Yazma hevesi, hırsı bazen, düşünsemenin önüne geçer, hatalar olur. Ada'da gerçekten Saat Kulesi'nin karşısında apart hotel işleten, Azeri bir kadın var, beni sever, arada oraya gider sohbet ederim. Tebrik ederim hep onu, başarılı kadınsın kendine acımasız davranma derim!.. Dedi ki geçenlerde, ben de bir gün öykülerinde yer alırım, beni de yaz dedi. Kesinlikle dedim ama bu öykü onun öyküsü değil, o daha sonra belki...

 

Ada'da engelli yurttaşımız çok, bu tip insanlar çok değerlidir gözümde, çok şey öğrenirim onlardan, çünkü az hareket şaşırtıcıdır belki ama bilgiyi artırır sanırım, zamanı çoğaltır ve bir özü olan şeylere yönelme olanağı artar. Biri var ki içlerinde kütüphane gibi, onunla sohbet ederken duyduklarımı kayda alırım!..

 

Geçenlerde içlerinden biri kaybettiği uzvu için Fantom Ağrısı oluyor bende hiç geçmiyor dedi. Hayalet Ağrı derler ona diye bilgiçlik tasladım, bilmezmiş gibi. Ama bir şimşek çakmıştı bende, bu ilginç bir konuydu ve kesinlikle bir öykü yazmalıydım bu sözcüğün anısına!..

 

Ertesi gün, Gratis adlı parfümeri mağazasında, yanımda iri yarı bir bayanla dolaşıyordum. Oldukça ağırsak, arkadaşımdan eksik kalmayan görevli bir kızla sohbete daldılar. Bu iri yarı bayanlarla çok iyi anlaşırım ben, onların bende her zaman yeri ayrıdır. Çok safiyane ve açık sözlüdürler, sevecen ve art niyetten uzaktırlar. Platonik aşkımdır onlar ve ama işte o görevli kıza hemen laf attım, okulun yok mu senin burada ne arıyorsun dedim, tınmadı bile, liseyi bitirdim ben dedi. Onları onurlandırmak görevlerim arasındadır. Dedim ki ona, hiç kaygılanma sakın, şaka yapıyorum ben, liseyi Aristoteles, akademi, yani yüksek okulu Platon kurmuş. Aristocular liseyi tercih edermiş, Platoncularsa akademiyi... Sen Aristotelesçisin demek ki, ne mutlu sana... Gülümsedi doyasıya!..

 

Sonra adını sordum, Simay demez mi, bir şimşek daha çaktı bende, dedim ki Serçin diye bir kız tanımıştım senin gibi, sırf adının hatırına bir 'Ada' öyküsü yazdım ama henüz okumadı bile, bu güzel ismin için öykü yazmam zorunludur artık benim için dedim. İsimler benim başlı başına esin kaynağım olabilir.

 

Peki Zahir kim, akşam lisesini bitirdim, o kadar sıradan bir öğrenciydim ki okulun ilk dönem mezunlarından yalnızca ben kazandım üniversiteyi, o zaman okulun öğrencisi olduğumun farkına vardılar, Emin, Halit ve Zahir Zakir Alpaslan vardı, ismi hoşuma giderdi Zahir'in, yaşlı öğrencilerdi ve birbiriyle yarışırlardı, mahşerin dört atlısı gibi, dördüncüsü geride kalan tüm öğrenciler. Zahir ve Zakir'in ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım ama yıllar ve yıllar sonra o ismi bir yerlerde anımsayacağım kesindi, Fantom Ağrısı'nın kabadayısı olmak varmış serde, dediğim gibi sırf isimler için elime kalem alabilirim. İsimler beni düşlere sürükleyebilir. Pek çok öyküyü bu nedenle yazdım, örneğin Mahzun adındaki öyküyü, adı Mahzun olduğu için dramatize etme gücünü gösterdim, bu komik gelebilir ama değil, insanın içinde edindiği bilgiler bir köşede durur ama onun öykü veya bir motto içeren görüntüye kavuşması için bir roket atara gereksinim var, bir rakete diyeyim daha doğrusu... Bu tür konularda parola işlevini; öykünün adı, konusunun orijinal, el değmedik bir çağrışıma yol açan bir imgelemi anıştırması görebilir. Parola öykü dünyasına geçişi sağlar düşünsel dünyamızda...

 

Kassandra'nın trajedisi demek bu isim düşünüldüğünde anlağımıza yağan, yığılan kahredici olaylar zinciri demek, o isim söylenir söylenmez çektiği tüm acılar yaşadığı talihsizlik veya kaderin oyunları üşüşür -edebi nitelemedir bunlar- düşün evimize... Kassandra denildiğinde yazabiliriz ona ilişkin bir trajik şarkıyı, yoksa hiç bir çağrışımın olmadığı, trajik bir öykü yazmak bizi daha çok zorlar. Simgeler, çağrışımlar, isim, resim ve ele aldığımız olayın dayanılmaz bilitleri, o konuda edindiğimiz objelerin varlığıdır bizim için yazmayı kolaylaştıran. Soyadım demirci örneğin, köyde bu konuyla ilgili çok anım var, yaz bir demirci öyküsü deseler, demirci sözcüğünün çağrışımları hazırdır artık ve kolaylıkla yazabilirim. Sözcük burada motor işlevi görür deyim yerindeyse... Elma ya da Havva da öyledir, söylenir söylenmez düş gücümüz harekete geçebilir.

 

Fantom Ağrısı, apart hoteli çalıştıran ve hayatla boğuşan Azeri dostum bayan, Zahir ve Simay... Artık öyküyü yazma zamanı gelmişti. Akşam bilgisayarın başında omurgasını kurdum öykünün. Cinayet nereden çıktı diyeceksiniz, bu kesinlikle sırf öykü orijinalite kazansın, ilgi çeksin diye baş vurulmuş bir yöntem. Çünkü bu kaygı düşünülmediğinde, öykü olmayan çok şey yazıyor insan. Yazmak kolay olduğu kadar, oldukça zordur da....

 

Süleyman rüzgara emir verdi ve Belkıs'ı tahtıyla yanı başına getirdi ve onunla evlendi.

 

Sanat güneşin ayetidir, kusurlardan arınmış ve tanrısal bir estete kavuşmuş olmalıdır, bizi gösteren salt bir ayna olsaydı eğer o; hiç bir anlam taşıyamazdı.

 

Kâbuslar ruhumuzun, Fantom Ağrısı bedenimizin halüsinasyonlarıdır. Ruh kadar, bedenimizde tanrısal ve şeytani yetenekler gösterebilir, bedenimizi de sevmeli hatta ona aşık olmalıyız diyemedikçe, sanatla iç içe olmak şöyle dursun, estetin evrenimizin yaratılmasında ki ilkinsil amaç olduğunu ne kavrayabiliriz ne de sanatın bu yolda tanrısal ve eşsiz bir yöntem olabileceğini ileri sürebiliriz... Gerçekle karşılaşmak düş kırıcı olabilir, işte Fantom Ağrısı’nın iç organlarını gösterir röntgeni, gerçek iç yüzü bu, bir kurgu ve Kavafis’in dediği gibi ‘Sanat daima yalan söylemez mi!..’ Ama yaşama tutunmanın yöntemlerinden biridir o!.. 

Sanat, yaratmak ve yaratılmaktan korkunç bir haz duyabilmenin biricik yoludur.

 

 

 

 

 

 

 

*

BOSPHORUS

 

Ada da karanlığın yüzdüğü bir gecede yürüyorum, tek başıma, tepelere doğru çıktım, ne bileyim bir otlaktır belki buraları.

 

Karanlıkta, ay ışığının oyunlarında, ürkütücü, kulübeye benzer bir şey çıktı karşıma, epeyce uzağımda ama, bir şey var önünde, nasıl bir kulübe ki bu!..

 

Kocaman, tuhaf, biçimsiz bir karaltı, dev gibi de duruyor ama, kulübenin bekçisi ya da bilinmeyen bir dünyanın zebanisi midir ki!..

 

Yol taşlı, sessizce yürüyorum, hayalette sfenks gibi duruyor, yaklaştımsa da, dondum kaldım artık, iri yarı bir canavar bu, kesinlikle...

 

Kıpırdamıyor. Sanrılarımdan kurtulmak için gözlerini seçmeye çalıştım, bir kaya mı acaba bu, karanlıkta bir bohça yığını, yüklenişi sabaha kalmış çuvallar mı yoksa, içi üstübeç, yakacak dolu...

 

Tanrım ne bu, gece vakti, kulübenin önüne, fırtınanın devirdiği bir ağaç olmasın, Tuba gibi!..

 

Canavar tümüyle hareketsiz. Öylece duruyor, kıvrımları var, uzayan bir şey, tehditkâr devasa bir lobut sanki.

 

Ne ki bu tanrı aşkına!..

 

Yüreğimi elime aldım. Yeryüzünün, yaşamımın üzerine ant içerek, tümüyle o şeye, yaklaşmaya karar verdim sonunda. Pek anımsayamıyorsam da öyle olmalı!..

 

Cep fenerini bir ok gibi yüzüne tuttum. Ooo, ne kadar da mahzun gözleri var bunun. Bir canavar oysa, nasıl olur ki bu. Göz yaşı döküyor gibi de bakıyor bana!..

 

Karanlık sanrıların, durgunluk veren yalpalayışları mı bu yoksa...

 

Saldıracak mı, öldürecek mi bilmiyorum beni bu hayvan!..

 

Aman tanrım!..

 

Bir inek bu, bir inek!

 

Ama ne kadar da mahzun...

 

Ne kadar da insan!..

 

Yarı melek, yarı...

 

İşte onu bilemiyorum ki...

 

 

 

 

 

 

 

*

ADONİS ÇİÇEĞİ

 

Ada sakinleri yalnız yeşil giyinir... Yağmurlar yeşil yağar, kar yeşil düşer, rüzgarlar yeşil eser ve güneş yeşil açar...

 

İğne yapraklı çamlar, tepeden tırnağa yeşil, minicik makiler, çalılar, defneler, manolyalar, begonviller, güller, korulara yakışır ağaççıklar, bin bir çeşit çiçekler adanın yeşilinin, pırıl pırıl ve dirim dolu gençliğinin sevdasıyla, göz alıcı, güneş gibi parlayıcı, denizden gelen yolcularının yüreğini kuşatarak büyürler ve sonsuzca bir ada söylencesi yaratır ve gizemli bir tütsü gibi yayılırlar artık dünyaya...

 

Geçen gün, felsefe konuşması yapıyordu adalarda bir trio, içlerinden biri dedi ki, her adaya gelişimde içim sevinçle dolar, mutlulukla taşarım, bakın yaz günü yağmur yağıyor, siz izleyiciler tentelerin altına sığındınız ama ben yağmurda yağsa konuşurum, çünkü bir ada aşığıyım, ada yağmuru benim gözlerimi açar, düşevim aydınlanır, damlalar kristal bir düşünce parçacıkları gibi ışıldar, ruhuma doluşurlar ve bir tansımayla,  dağılırım artık adalara, bir gelincik ateşiyle dedi.

 

Şaşırdım, ziyaretçi bile adalılardan çok adalı bu toprakta, bu denizde, bu göklerde...

 

Ne yaptılar, kendi yurtlarına övgüler düzen bu sevdalıyı alkışladı adalılar, övünç dolu sesler gökyüzüne karıştı ve yağmur birden kesildi, inanın yağmur diniverdi birden...

 

Çünkü bazen olmaması gereken, ah olsun, o bizim bereketimiz, şanımız, vazgeçilmez tutkumuz, şanlı bağışıklığımız dediğiniz zaman, hemen tanrı araya girer ve övgülerinizin daha uzun sürebilmesi için, güneşi getirir koyar sofraya, bir sıcaklık yayar içimize ve tüm konuklarınız artık bir erinç ve mutlan içinde kulak kesilirler.

Dünyanın varı ve yoğu, mutluluk ve dayanışmanın kaynağı, tanrının ve meleklerin yoldaşı ve öksüz evrenimizin candaşı felsefe dediğimiz yeryüzü bilitinin, incilerden öte, denizin çırpıntılarından büyüleyici, güneşe tutkun, aya sevdalı ve kozmolojimizin temel direği, o eşsiz düşünsemeye, var oluşumuzun destansı söyleni, o derin vargılara, titrem dolu yargılara, benliğimizin sevda ve cennetten öte, ıtırlı, büyüleyici göklerine bir tutam aura bağışlar ve kendiliğini belli ederek, bizlerle kol kola, düşlerimize, yollarımıza, ev önlerimizden, yüreklerimize kadar sokularak ortakçıllığını, bir bütünün parçası olduğunu, büyülü bir kutsanmışlıkla belli eder... 

 

 

Konuşmacı ilginç ve bellemeye değer bollukta şeylerden söz etti, dünyada bilinmesi öğrenilmesi gereksiz bir şey yoktur gerçeklikte, hangi su içilmez, yanmayan ateş var mıdır, eşyanın varlığı gerçek midir, ay yerinde mi durur, dünyanın altıda bir üstü de bir savı nasıl bir doğrulamdır ve de şeyler gereksiz midir diye nitelenebilir mi...

Babil Kulesi işimizi kolaylaştırmak için var olmuştur -çeşitlilik bizi yok olmaktan kurtarır, korur-, tek bir dil bizi kısırlaştırır, ketum bir uçurumun dolambaçlarına sürüklerdi, bilgi dilin ormanıdır ve çoğaldıkça cennete yaklaşan bir dünyanın tubası gibi salınır ve varlığımızı berkiterek bizi tanrıya yaklaştırır... Açmış kasımpatıların öğleden sonrasında, tanrı olduğumuzu anladığımızda, onunla bütünleştiğimizde, varlığın, evrenin ve her şeyin bir bilgi olduğunu kavrayacağız...

Çünkü var oluş, yok oluş gibi tüm ikilemler, tüm tözler ve maddenin denizleri, ruhun okyanusları; bilgi, bilinç ve usa yormanın dışında hiç bir şeydir. Tanrı bizi yaratabildiği için varız ama biz de tanrıyı  düşleyebildiğimiz için var, düşüncenin dışında, bilginin varlığı dışında, evren, biz ve tanrı var olamazdı!.. Algının, düşlemin olmadığı bir uçsuz bucaksızlıkta, varlık ve yokluk sonsuzda birleşen iki paralel doğruya benzer, insanın ya da benliğin, özünde canlının olmadığı bir evren var sayılamazdı, onun için tanrı, kendini algılayabilmek, dünyayı duyumsayabilmek için insanı yarattı diyebiliyoruz, insanda onu yaratmış, algı ve duyumsamaya böylelikle yol açmış oldu, dolayısıyla yalın söylemiyle, örnekçesi kalbini kırdığımız bir insan varsa, tanrıyı incitmiş oluruz ve giderek dünyayı, tüm evreni yok edecek bir adımı da atmış oluruz,  bilmeliyiz ki acılarımız ve göz yaşlarımız tanrının inleyişidir, kısacası dokunduğumuz varlık tanrının ta kendisidir ve bu yüzden Delphoi tapınağında yazan şey, bin yıllar boyunca aradığımız, erişmeye çalıştığımız evrenin gizinin, dört rüzgarın estiği yerde, sağa gideyim, sola gideyim bile demeden, karşımıza çıkan bir şeydir ki, yeryüzündeki tüm rüzgarlar, artık onun habercisidir...

''Kendini bil...''

 

Şöyle bir şey de söyledi konuşmacılar, sıvıcıl bir ışığın, plazmik gölgesinde, garip bir labirentin, tuhaf esintisinde konuşur gibi dediler ki, komünizm marjinal ayrılıkçılığa kucağını açmıyorsa nasıl özgürlükçü olabilir ki... Ve değildir de... Doğrudur ama tanımlanabilir gerçeklik, parçalı görüngüler çağındayız, kapitalizm enlemde bayağı özgürlükçü bir sistemdir, herkesi kendi otopyasına bırakır, şu kıssadaki gibidir kapitalizm, kim cehennemde yüzeye çıkıp kurtulmak istiyorsa, ona diğerleri asılır ve yükselişine izin vermez, olanak tanımaz, herkes boğulacak ya da suyun altında soluma kanalları açılarak,  planette yaşayışımız sürecektir gibi kozmikomik tanıtlamaları vardır...

 

Kapitalizm lotaryadır, çekiliş vardır, laternadır, müzik çalar ve sonuçta albenili bir müzik dolabı görünümünde bir kumar evidir ki, ne yazık ki düş erdiremeyiz onun sololarına, böyledir gerçekten, herkes özgürdür sözde ama en büyük düşmanlarımız yakınlarımızdır,  bakmayın kolluk kuvvetlerine, bizim güvenliğimiz ve geçmişimiz ve geleceğimiz çevremiz ve çevrenimizden sorulur. 'İnsan insanın kurdudur' bir deyi olarak yürürlüktedir kapitalizmde, gerisini bilemeyiz, anarko kapitalizm diye boşuna dememişler, şu bilinmelidir ki dünya hala putların alacakaranlığında yüzmektedir...
 

 

O başlangıç ve sondur, kıyamet gelecekse onu kapitalizm getirecektir, öleceksek mezarımızı kapitalizm kazacak... Et ve kemik yığını olduğumuz  ve yakıtımızda  'kılıç suyu' olduğu sürece... Çünkü, iyiyiz, iyisiniz, iyiler, öbür yakada bile cezadan sonra, irem dolu bir kalabalık var, niçin kederlenmeli!..

 

Kendimizden kurtulsak bile günün birinde, bu hengamede terk edilmiş kadük varlıklar olarak, robotlar evreninin çöplüğünü doldurma olasılığı var insansıların; o zaman işte kuyruklar kopacak, tanrı neymiş, peygamber neymiş, sınıflar neymiş, krallar neymiş göreceğiz, çünkü bizler  tropik renklerle süslü birer anomaliyiz, mutluluğun cehennetinde gezinir, iki yaşarlı sürüngenleriz!..

Sonuçta felsefecilerin dili bunu söylemeye vardı sanırım, çünkü bilgi mülkiyetin kırbaç izleridir, ama bir rüzgar esmeye görsün uçucudur o...

Ama dinleyicilerden biri o kadarda değil diyerek, kapitalizmi övecek ve  idrarla cep telefonu şarj eden cihazın bu düzen sayesinde hayata geçtiğini savunacak oldu, her konuşmanın sonunda bir kargaşa olur ya, biri fena halde sıkılmış ya da nedensizce komplekse kapılmış olacak ki, kahrolsun kapitalizm, o dağa, bayıra giremez ki dedi,  her şey görecelidir şu dünyada, mavralar ve manevralar anlamsızdır bu yüzden, biz tezekle, hem aydınlanıyoruz, hem ısınıyoruz, hem yemek pişiriyoruz, hem yıkanıyoruz, hem de huşu içinde kendimizden geçip,  halay çekerek, göklerle kucaklaşıyoruz, biz hepimiz çay içeriz ama dört bardak asla olmaz, birini dolaştırırız, bunlar ne kadar geri kalmış yahu...

 

Süper dedi biri!..

Bilinmez, tanrıyla, insanların yarışıdır belki de tüm olan biten...

 

***

 

Yılın her mevsimi yeşil giyinir ada sakinleri... Yollar, bayırlar, kilise önleri, mabetlerin içleri, ağaçlar ve çiçekler yeşilin geçitleri gibidir. Bir cennetin korteji... Çölün ıstıraplarıyla geçmiş bir ömrün avuncası, garip bir tesellisi...

 

 

 

Ada saltık mutlandır.

 

 

 

Denilesi, aşırı sıcaktan bütün şehir şebekesinde su buharlaştığı için hizmet verilemese, halktan özür dilense, ada da gene de bir zemzem suyu vardır, ruhun açlığını, yüreğin fırtınalarını dindirecek...

 

 

Uzayda bir gün oksijen kuvözleri, yaşam kolhozları kuracağız diye dünyayı bırakıp gitseler, adalarda düşlenen ütopyalar gene de kurtarabilir bu mavicil gezegeni, bu minicil küreciği!..

 

İşte bakın, adada bir Adonis Çiçeği varmış, kutsiyeti bilinmeyen, öyküsünü anlattılar bana ve Adonis, adanın hoş çiçeği, nazlı gelinciği demekmiş.

 

''Arşipel mitolojisinde, Kıbrıs Kuşu'nun ağzından, Mermer denizinin adalarına, iki toprak arası denizlerden, İllirya yurtluğuna dek söyleni yayılmış, 'Aşk ve Güzellik Tanrıçası' Afrodit'in sevgilisi, genç bir avcı varmış.

 Adonis...

 

Bir yaban domuzu saldırısında  canından olmuş doğruysa, bir Domuz ayında Afrodit, Adonis'in her yıl ilk baharda yeryüzüne çıkıp altı ay yaşaması için tanrılara dilekte bulunurmuş. Onun yeryüzüne çıkışı Makedon topraklarından Likya'ya, Atina'dan Smyrna'ya Adoniya Bayramı olarak kutlanırmış. Adonis, mitolojide ilk olarak Fenike tanrısı olarak ortaya çıkmış, Aspendos yakınlarında, daha sonra Sümer, Hitit, Fenike ve Babil kaynaklarından antikçağ Hellenlerine dek uzanan bir mitoloji kahramanı olarak boy göstermiştir. Kybele-Attis söylencesinin bir başka dolayımını veren Adonis söylencesi bir toprak-bereket öyküsüdür. Birçok şiir ve masal yazarlarının özene bezene işledikleri bu öykülerin, bin bir boyutta anlatımı vardır, dil denizlerden daha bereketliymiş çünkü...
 

Tanrıçaların gözünü aldığı, onların sevgisiyle birbirlerine düştükleri güzel erkek tipini tanımladığı gibi, kutsal bir yaban domuzu biçiminde de betimlenmiştir. Kadınlar uruğunun ona taptığı ve Adonis olarak bir yaban domuzu besledikleri de  ileri sürülür. 

 

Hellaslı ozan Panyasis'in anlatımına göre, Adonis, Kıbrıs kralı Kinyras'la kızı Smyrna'nın sevişmelerinden doğmuş. Tanrıça Aphrodite'in ilencine uğrayan bu kız babasına tutulmuş, onunla sevişmek istemiş. Dadısının kurduğu bir düzenle  yatağına girmiş ve on iki gece onunla sevişmiş, son gece de gebe kalmış. O gece babası, yanında yatan kadının kızı olduğunu anlayınca çok kızmış ve kılıcıyla üstüne yürüyüp onu öldürmek istemiş. Ama tanrılar Myrrha'ya acımışlar ve onu kurtarmak için mersin ağacına çevirmişler.

 

Mersin ağacının yerinde şimdi Mersin adında bir insan kenti boy gösterirmiş.

 

On ay sonra ağacın kabuğu çatlamış, gövdesinden dünya güzeli bir bebek çıkmış. Çocuğun güzelliğine vurulan Aphrodite onu büyütsün diye yeraltı tanrıçası Persephone'ye vermiş ama Persephone de çocuğa tutulmuş, onu Aphrodite'ye geri vermeye yanaşmamış. Tanrıçalar arasında kopan kavgaya bir yargı veren Zeus, Adonis'in yılın dört ayını Persephone'nin, dört ayını da Aphrodite'in yanında geçireceğine, geri kalan zamanda da istediği yerde yaşayabileceğine karar vermiş. Adonis, Aphrodite'in yanında kalmayı seçince, tanrıçanın güzel delikanlıya olan aşkını kıskanan tanrılar onun üstüne bir yaban domuzu salmışlar.

 

Kasığından yaralanan Adonis kanaya kanaya can vermiş. Adonis'ten akan kanlarla sulanan toprakta, lale derler birer  bahar çiçeği bitmiş. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite'in ayağına diken batmış, sıyrığından akan bir damla kan tanrıçanın çiçeği olan ak gülü kırmızıya boyamış. Adonis ölünce tanrıça Aphrodite onu kurtarmak için ölüm ülkesine inmiş. Ölüm ülkesi tanrıçası Persephone de Adonis'e aşık olunca, her iki tanrıçayı da kırmak istemeyen Zeus, Adonis'in bir yıl yeraltında, bir yıl yeryüzünde kalmasını buyurmuş.

 

Kışın yeraltında saklanan, baharla birlik yeryüzüne dönen ve aşk cümbüşü içinde fışkırıp gelişen bitkisel varlığı simgeleyen Adonis'e doğuda özellikle kadınlar tapınırlar; yılda bir bahar bayramı yaparlar, saksılara, sepetlere tohum dikerler, onları sıcak sularla sularlar; böylelikle hızla büyüyen bu bitkiler, kısa zamanda solup, ölürler. “Adonis Bahçeleri” denilen bu çiçeklerin karşısında kadınlar yas tutar ve Vah Adonis! çığlıklarıyla dövünürlermiş.

 

Bir başka kaynaktaki öykünmede, bütün bitkilerin anası olan Aphrodite'in, Adonis adında bir oğlu olduğuna inanan eski Ege inancına göre, güzellik tanrıçasının bu güzel oğlu, bizi çabucak terk eden çiçekli ve erinçli ilkbaharın bir simgesi olarak gösterilmektedir. Adonis, saklandığı ağacın kabuklarını yararak çıktığında, güzel günler geri gelmekte, çiçekler açmakta, ilkbahar gülmektedir. Adonis, yavaş yavaş değil, çabucak büyüyerek, yaşamı, güllerin, nazlı çiçeklerin yaşamı gibi birkaç gün içinde akıp gitmekteymiş. Çünkü Adonis, açılıp güldüğü, gençliğinin en güzel ve parlak çağına ulaştığı gün ölmekteymiş. Bu zaman da, yaz mevsiminin sonu olmaktadır. Bu dönem, güneşin kavurucu sıcağından yanan bitkiler, başlarını eğmekte ve can vermektedirler.

 

Böyle bir mevsimde o, bir yaban domuzunu kovalıyormuş. Bu yabanıl hayvan, bir aralık geri döner, kendisini izleyen güzelliği eşsiz bu delikanlıya sivri, keskin dişleriyle vurur ve onu yaralar. Onun acı bağırtıları üzerine, oğluna yardım için evinden ayağına sandallarını giymeyi unutarak koşan Aphrodite, dalgınlıkla bir gül fidanına basar, gülün dikenleri ayağına batar ve kan akar. O zamana dek bembeyaz güller açan gül fidanları o günden sonra artık kırmızı renklere bürünür. Kumral saçlı güzel tanrıça, Adonis'in yanına geldiğinde onu ölmüş bulur. Adonis'e, anası Aphrodite tarafından dökülen gözyaşlarından “anemon”, ''laleler'' çıkar.

 

Adonis'in parlak gençliği ve zamansız ölümü nedeniyle törenler yapılır. Bu törenlerde, belirli günde, onun acıklı ölümünü anmak için kadınlar acıyla hıçkırarak ağlarlarmış. Kızıllara boyanmış bir yatağa, can vermek üzere olan ve Adonis'e çok benzeyen bir delikanlı yatırırlar. Yatağın üzerinde uçuşarak, gölgeler salıp, saran Eoslar, gözyaşı dökerlermiş. Meyveler, meşaleler, güzel kokular saçan vazolar ve özellikle içinde çok kısa ömürlü olan, gün doğarken açılıp, gün batarken solan çiçekler bulunan gümüş sepetler koyarlarmış. Böylece gözyaşı döktükleri güzel Adonis'in ömrünün çiçek ömrü gibi çok kısa olduğu anımsatılırmış.

 

Ertesi gün Eos, kınalı parmaklarıyla göğün kapısını açtığı zaman saçları perişan, feryatlar koparan kadınlar, bu güzel bedeni alırlar, büyük bir kalabalık ve görkemle, dalgalara, denizin çırpıntılarına bırakırlar, o gel-gitler arasında kaybolduğunda şen şarkılara başlarlarmış. Çünkü Adonis, gelecek mevsimin yağmurları ile sararan doğayı güzelleştirecek, sonbaharı getirecektir. Bir başka söylenceye ya da öykünmeye göre; Arşipel Mitolojisi'nde Smyrna'nın oğlu olarak bilinen Adonis, güzel ve ideal olanın, yeniden doğumu ve baharı getiren tanrı olarak betimlenmiştir. ''

 

 

İşte bir söylentiye göre Adonis, bir diğer adlandırmaya göre Adasun çiçeğinin öyküsü buymuş

 

Adada dolaşırken bayırlarda, kıyılarda, Eskibağ yollarında, Aya Yorgi sırtlarında karşınıza çıkar durur bu çiçek... Yaşam sevinciyle dolar onu görenler...

 

''Adayı görmeden elveda diyeniniz / bir çocuksa eğer / onu öpelim. / Yüklü bir kadınsa eğer o / onu sevelim. / Yaşlı bir adamsa o / ona küselim. / Bir kralsa eğer / urbamızı paralayıp / dizlerimizi dövelim. / Çünkü ondan bahtsız / hiç kimse yoktur bu dünyada!..''

 

Ama elveda derken, bir şiirle veda edelim...

 

'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık. / Sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar. / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi... / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı, / kimbilir bir zamanlar burada, / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

 

Ada'nın yüreği her daim atsın diyedir!..

 

 

 

 

 

 

 

*

 

KIRMIZI SU

 

Borges, hemoglobin sıvısına kılıç suyu dermiş. Bu o kadar geniş bir aurası olan imgedir ki, tüm evrenin öyküsünü kapsar, dize getirir. Evrenimiz gerçekte, 'kılıç suyu'nun trajik bir öyküsü değil midir.

 

Sanat özü baz alındığında ilericidir derler, öyle olmak zorunluğundadır diye dikte de edilir belki ama, işte bu safsatadır. İtalyan sahne diye bir kavram var sanatta, göstereni, fetişi üç duvarla örerseniz -mekanı yani sahneyi- göz tek bir yöne odaklanır artık, tek bir boyuta, tek bir bakış açısına -faşizm- oda verili olandır. Bu psikanalitik anlamda erkin gücünü çağrıştırır. Sahne -dogma- ne gösteriyor, ne sunuyorsa, veri ve sanatta odur artık. Faşizm, Apenin kaynaklı bir sözcüktür, dolayısıyla sanat gerçekte tümüyle bir araçtır, aracıdır. Sanatın, ilerici kavramsallığına yaklaşabilmesi için -örneğin- sahne kavramının ortadan kalkması gerekirdi..

 

Sanat temel de şudur, göz bağcılık, egzotik ritüel, yaban estet ve hoşgörüyle harmanlanmış, teknopost bir düş yaratma cambazlığı, insan anlağını değiştirmede, eğitmede veya set çekip, gölgelemede kullanılabilen elverişli araçlardan, tavus görünümlü olanı, kanatsız kuş!..

 

Sanat araçtır, mekanize yönü sunumun düşünsel yapısına, organeline bağlıdır. Gösteriş ve illüzyona yatkın bir araç olduğu için, büyülü bir şeymiş sanısı uyandırmada, ondan daha büyük bir tansığı henüz bulgulayamamıştır insanoğlu!..

 

Sanat bir tansık ve tanrısal bir hiledir.

 

İnsan ele geçmez bir yaratıktır, belirsizliğin okyanusundan doğmuştur, faşizm şiddettir ya da sanat ilkelliktir açımına bel bağlamaktan ziyade insanoğlu, sözün sahibi ya da ileri gelenin, bir şiddet ya da ilkelliğin sözcüsü olduğunu algılamaya eğilimi vardır ve yüzeyselliğe ve kolaylığa, deyim yerindeyse basit olana daha yatkın, daha uyumlu bir yaratıktır. Çağımız illüzyonlar çağıdır, tüm çağlar gibi, her şey bir totem ya da büyüden kaynaklanıyor gibi görünebilir, algılar dilediğiniz gibi değiştirilebilir. Öyle ki insan harakiriye bile yönlendirilebilir. Öyleyse sanat yaşamın içinden gelen sıradan bir şey olmalıdır. Sıradan olmayan şey anlak içinde kendine yer bulamayan biricikliktir gerçekte ve henüz yoktur o!..

 

Sonsuz barış, ölümsüzlük ya da tanrının kardeşimiz olduğunun anlaşılması gibi...

 

Ama belki de hiçbiri!..

 

Ada'da dün kırmızı suyu aramaya çıktık, tıpkı sanat gibi söylentiye açık, içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğu söylenen, ama masallara inanmakta zorluk çekenler için, sonsuz bir mutluluk verdiği biçiminde düzeltilip, tolere edilmiş bir  söylenti, biz gene de bu mitolojik kaynağı arayıp bulmaya çabaladık.

 

Beş kişiyiz, ha bire konuşuyoruz aramızda, suyu aramaktan başka her konuda lafa karışan mikser gibi beyinleriyle, yaşamının son iç çekiş köyünü, artık ziyaret etmeye yeltenmiş,  beş silahşor, dört olması gerekirdi değil mi!...

 

Arıyoruz yine de, o şırıl şırıl akan suyu, ne kadar dinlendiricidir o ses, doğanın müziğini henüz aşabilmiş değil insanlık, suyun sesi, rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı, henüz notalara dökülebilmiş değil ne yazık ki, aya gitmeyi abartıyoruz biz, kendi içimizdeki yolculuğu bitirebilmiş değiliz ki, ah başlatabilmiş değiliz diyecektim...

 

'Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki / Kimi kumları kararmış bunalmış gibi. / Zarif bir el yol açtı ona / Özenircesine sütunlardaki oyuklara. / Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi / Geçip gidiyor ıhlamurların arasında. / Onun içli bir şarkı olduğunu / Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu / Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini / Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu. / Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar, / Sürüler, yağmacı kalabalıklar. / En iyi olmak için boşuna uğraşırlar. / Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral, / Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez, / Geçersizdir anahtarlar, / Haç ötekilerin olur ay tutulurken, / Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar.'

 

Biz daha yeryüzünün öyküsünü bile bitirebilmiş değiliz, ayın masallarıyla avunalım!..

 

Elem veren bir şarkı, suyun sesi ve yüzüklerin kardeşliği bu yüzden, dinlendiricidir yine de...

 

Bir cini izleyerek tepeyi tırmanıyoruz şu sıra, su doruklardan aşağıya doğru akan bir volkanmış, gözede oralardadır diyorlar.

 

Önümüze yaşlı bir kadın çıktı, Selma şehrinin oralardadır dedi kırmızı su. Yaşlı kadınları o kadar severim ki, Adem'den bu yana gelip geçen ne varsa, mürekkebi dökülmüş bir el yazma gibidirler. Tozludur ama, yaprakların arasında parıldayan  simleri görebilirsiniz, dünyanın yaratılışını, o eşsiz günü görmüş gibi olursunuz.

 

Dün daha Akasya Bahçesi'nde oturuyordum, çınara benzer bir kadın geldi, esiyor, hayat dolu, yüz yıllar sırım gibi, buyurun dedim boş sandalyeye, hemen oturdu, çocuk arabasındaki bebeği sordum, oğlumun oğlunun oğlu dedi. Bozuntuya vermedim, çünkü ömrümde böyle bir denklem duymadım, adı ne dedim, günahını almayayım, Daron demiş sayalım, çünkü akşam baktım sanal sözlüğe, en yakın isim o. Musevi misin demiştim, Ermeni'yim dedi, işte bir kraliçe, ben Türk'üm diye bu denli ışıltı yayarcasına konuşamam, çünkü karşımdaki alınır diye düşünüyorum, çoğunluğun baskısı filan, ne bileyim...

 

Şimdi insanların kendi arasındaki şu diyaloğa bakın, bir de sağda solda, Temsilciler Meclisi'nde, banka hesaplarının ardında, tezgahların arkasında dönen dolaplara bakın...

 

Ben dedim Paşalı'yım, orada Öjeni vardı hiç unutmam, iyilik meleği. Buralarda mı oturuyorsun dedi, evet dedim, nisan yağmuru gibi sürdü konuşmamız, işlerinin peşine düşüp gittiler...

 

Selma şehri nerede ki dedim, yaşlı kadına, yok öyle bir yer dedi, ama varmış evvelinde, bulursanız işte, su  oradadır!.. Arkadaşıma dedim ki, ben Cebir'den çok süründüm, sen bir şey anladıysan, o yakaya gidelim!..

 

Kapitalizm dedi, aramızdakilerden biri, heyecan verici bir ideoloji, onun için yıkılmıyor, insan bir umut içinde sürünmeyi seviyor, ruhunda bile aksiyon arıyor, cüceler bir gün dev olabileceğini, yoksul eni sonu para bulacağını, kısır, tanrının izniyle çocuğa kavuşacağını ve kısmetsiz de, günün birinde evleneceğinin umudu içinde ömür tüketiyor.

 

Hiç bir ideoloji, kapitalizm kadar fütursuzca umut vaat etmiyor, insanlar parayı, şanı, şöhreti değil, umudu ellerinden alınmasın istiyor.

 

Araya biri girdi, kadın sesi, para sesi, su sesidir kapitalizm. İşte bakın su sesini arıyoruz!..

 

Faşizm diye uluyan sansar olsa kapitalizm, sirk kapının ağzına kadar dolardı!..

 

Konuyu değiştireyim diye, Borges dünyanın değerli yazarlarından, sui generis biri ama dünyada onun atası sayılabilecek tek bir yazar var dedim!..

 

Evliya Çelebi.

Ama bizde neredeyse yazar olarak bile kabul görmüyor. Neden, aydınlarımız dışa bağımlı bir kültürün çığırtkanları, onun için.

 

Borges'in şu tümcesi beni çok şaşırtır; İnsan çığlığından ölen balina!.. Ama bu imge çoğu yazarın yaptığı gibi alıntıdır. Peki, Evliya Çelebi'de ne var  buna benzer; Damdan dama atlarken donan kedi! Fil doğuran kız!

 

Ama bizim entelijansiya bunu gülünç bulur, düşünce afazisi  der buna ama Borges'e tapar, asparagascı, saray magazinetörü Shakespeare'de peygamberidir.

 

Kültürü gizlilikle dikte edilmiş bir ülkede yaşıyorsanız, Evliya Çelebi gibi Aslanlar recmedilir, tasmalı kara başlar, sarı başlar yere göğe sığdırılamaz, yerli şövalye ve  serdengeçti bile ilan edilirler. Bir tür kültür kirlenmesidir bu...

 

Halit Ziya'yı, Mehmet Rauf'u, Flaubert'le kıyaslayamayız diyorlar, Flaubert ve Balzac gençlik çağlarının yazarıdırlar, versiyonları bitip tükenmez onların, adını nitelemem doğru olmaz ama -best seller- bir çok yazarlarımız var bizim, feminen, maskülen. Bu tür yazarlar, kibar çevrelerin süsü, sofraların danteli gibidirler, yüzyıllarca varlığını korurlar, bir tür Salieri'dirler!..

 

Mehmet Rauf'un Siyah İnciler'i küçük bir novella, bizde risale, -hacmi incileyin derecede küçük- olduğu kadar, bir baş yapıttır da, onu öğüterek, sofraya sunabilecek bir kültür değirmeni kolaylıkla bulunamaz.  Siyah İnciler'in sözü dahi edilmez, oysa Madam Bovary'den daha çok yaşayacaktır, Bovary eni sonu insandır, aynalarda süzülür, yer içer, sever sevilir, sonuçta bir yaşam biçimidir, ne ölümcül sanrılarla dolu bir reddiye, ne yaşarken ölmüş -cansız- bir kabullenimdir, ne derin bir musikiyi barındırır, ne göklere -tanrıya- ağıt yakan bir terennümdür...

 

Siyah İnciler, öyle bir kitaptır ki, edebiyat ancak onunla var olabilir, Bovary'ler edebiyatın vazgeçilmezi değildir, bir Bovary gider, diğeri gelir, ama Siyah İnciler'i ancak Mehmet Rauf yazabilir. O bir Bovary değil, bir -muhayyile- bir düş yıldırımıdır...

Yazılabilecek, anlak içi yazın yapıtları başka bir şeydir, bir sanrı, bir düşlem ve bir ebediyetin fısıltısı olmak başka bir şeydir.

 

Hadi söyleyelim, Lautremont, ne Balzac'la kıyaslanabilir, ne Flaubert'le, İsidore Ducasse, bir tür Mehmet Rauf'tur.

 

Tanrıda bile görülemeyecek bir şeydir belki de, düş gücü, imgelem, sanrının matematiği, metafiziği...

 

Bir savaşı kazandınız, ne yapmanız gerekir fani alemde!.. Kültürünüzü egemen kılmak, olmadı yaymak, olmadı savunmak değil mi... Bizse yenilenlerin tramvayına binmiş, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete demişiz.

 

Olmamalıydı...

 

Biri sanki konumuzun süreğeniymiş gibi dedi ki, Mars'ta teknopost bir uygarlık kurulacak ve biz onların kölesi olacakmışız, dünyalılar. Kırmızı sarımsak, yeşil turp, sarı lahana gibi genleri değişen ürünler yetiştirip, onlara iletecekmişiz, nasıl mı, üç boyutlu yazıcıda ayrıştıracağız lahanayı, onlar Mars'tan çıktısını alacak!..

 

İyi misin sen dedi biri!..

Dünya ahir zaman cumhuriyeti adını alacak, kıyamet değil, feci bir son bekliyormuş bizi.

 

Roket yaparak, evrenin dışına çıkan ve tanrıyla konuşan ilk primatlar olmadıkça, işi zor kalanların.

 

Tahsilin var mı senin dedi başka biri!..

Tekerleksiz bisiklet yap yeter babo!.. Kibrit kutusundan,  cumhuriyet peşinde koşmasaydın!..

 

Yamaçlardan inerken, fırsat bilip, konuma döndüm ben, Fellini barok, rokoko bir sinema anlayışının temsilcisidir. Borges ise gotik ve sarsıcı bir üsluba sahiptir, Fellini, yüzeyseldir, tropikal bir kuşun ekranda sürekli şakıması, oyundan oyuna geçmesi gibidir onun sahneleri. Borges ise, karanlık ve ağır tümcelerle kurar sinemasını, okurunu gizil dolantılara sarmalayarak sarsar, minik belki ama, demirden bir katedral gibidir o, baş döndüren ve olağanlıkla yıkıcı!..

 

Hiç kimse tepki vermedi savurduğum mottolara, ardımızdan gelen biri, beşincimiz dedi ki, 'Kırmızı Su'yu bulursak, borsada ki hisselerim yükselir mi acaba!..

 

Tüpten çıkan boyayı, aynen kullanan biri ressam değildir dedi -uzun burnu görkemli bir gaga gibi kıvrılan karaşın yoldaşımız-, bu kadar basit.

 

Adanın arkasında kimselerin bilmediği bir zeytin ağacı varmış, Yahudi ağacı diyorlar ona ama,  Akdeniz uygarlığının barış dalını, özel bir adlandırmaya tabi tutmak, yanlış olur, Grek ağacı diyelim o zaman, Lidya'nın parası diyelim, suyu orada arasak dedi hemen biri!..

 

Oraya  vardık, düzlük bir yer. Su dedi biri, kaynağı daima yukarlarda olan bir şeydir, tepelerde aradık ama bulamadık... Hayır dedi bir başkası, çukurlarda aramalıyız onu, kuyu suyu gibi gümleyecek o bir yerden bence, kıyıya yakın yerlerde dolaşalım ama Selçuklular'ın suçluluğunu arar gibiyiz, bence bu su masal, uydurma dedi.

 

Araya girdim gene, yaşamımız varsayımların savaşıdır, Pir sultan Abdal'ım.

Çok hoşgörülü biridir, güldü.

 

En yaşlımız aldı sözü -Troçki'nin köşkünün oralarda oturur-, zamanında şöyle bir şey okumuştum ben, Aşık Veysel'i çarçaput giysilerinden ötürü Kızılay'a sokmamışlar. Ne cumhuriyet günleriymiş dedi kısık sesle, sonra da, adada gece yarısı, bir atın kişnemelerini duyabilirseniz -gece üçte bu öyküyü yazarken, sıkça yaşandı söz konusu vesile!-, bu su var kardeşim!..

 

Bunların su filan aradığı yok, konuşmak, ekabirlik taslamak  için can atıyorlar, su bahaneleri. Bakın biri ne dedi; Sokrates aşkın bir karşılığı olmasını savunurmuş, nasıl kardeş demenin bir kardeşi gerektiriyor olması söz konusuysa, aşkında bir karşılığı, yankısı olması gerekirmiş.

 

Bu beni şaşırttı, çünkü sevgi soyutlamaya açık olamayacaksa eğer, platonik örneğin, bu dünyada kimse mutlu olamayacaktır bence...

 

Çünkü sevgi karşılık aranmadan sunulamayan, armağan edilemeyen, bağışlanamayan bir şey olacaktır o zaman.

 

Çok kötü,.. Sonuçlarını öngörebileceğime, yok olsaydım keşke!..

 

Salt somuta indirgenen bir sevgi, öyle güvenilmez bir hale gelir ki, iki yüzlülüğün, aldatma ve arın -hile- kalesi  olabilir artık... Soyutlanamayan şeyin varlığında, ortada ne bir sevgi kalır, ne de mutluluk... Gözbağcılık kalır geride. Bugün yaşıyorsak, sevginin soyutlanabilirliğinin sayesinde  bu, anlaşılması güçtür belki ama evren soyuta indirgenebilen sevgi sayesinde ayaktadır, yoksa bilin ki, kıyamet kapımıza dayanabilirdi çoktan, matematik bile soyutlamadır, motamot olsaydı, Big Crunch'ı çoktan yaşamıştık. Yoksunluk bu evrenin dengeleyici unsurudur ne yazık ki...

 

Terazinin kefesi taşmadıkça, sahipler Pompei'yi yakıp yıkmadıkça ama!..

 

Kapitalizmin tanımıdır seninki, dedi biri!..

 

Ama dedim, gene de dünyamız bir adım ilerleyememiştir, abaküs aritmetiği de bunun belirtisidir, ilk çağda tiyatrolar otuz bin kişilikti, ülkenin nüfusu üç yüz bin bile yoktu belki de, bugün tiyatrolar üç yüz kişilik, ama dünya nüfusu milyarları katlayarak gidiyor... Gözüm manyeteskoplar gibidir benim, güneşin ikizi varsa, dünyanın da bir ikizi olmalı, bir gün ortaya çıkacak ve oradan gelende, gene bizler olacağız, umut her yerde!.. 

 

Doğru yolda olduğuna iman eden biri dedi, en sessiz olanımız, kendisi ya da ebeveyni işaret parmağıyla ölümü göstermişse zamanın evvelinde, savları budalalığa paralel bir eğri çizmek zorundadır, kirlilikle iç içe parıldayan  şeyler, ancak güneşin önünü kapatır.

 

Biri yaşlılık ve evliliğin sonuna ilişkin bir şiir okumak istiyordu, belki de uyduruyordur.

 

'Ayrı ayrı uzanıyorlar şimdi, her biri başka bir yatakta, adam bir kitapla, geç saate kadar ışık açık, kadın çocukluğunu hayal eden bir kız,  bütün erkekler başka yerdeler, -sanki yeni bir durum bekler gibi: adamın elindeki kitap okunmamış, yukarıdaki gölgelere takılmış kadının gözleri, ters yüz edilmiş, önceki tutkudan kalan gemi enkazı gibi, nasıl da ilgisiz uzanırlar. Neredeyse hiç dokunmazlar, dokunsalar da, günah çıkarır gibi, azalan duygularına -ya da çok fazlasına. Cinsel yoksunlukla yüzleşirler; bir varış noktası! Bütün hayatları buna hazırlıktı... Tuhaf bir biçimde ayrı ama tuhaf bir biçimde yakın, birlikte, aralarındaki sessizlik bir iplik gibi, tutulacak ama bükülmeyecek... Zamanın kendisi onlara hafifçe dokunan bir tüy. Yaşlı olduklarını biliyorlar mı, annem ve babam, ateşlerinden beni yaratan bu ikili, buza dönüştü şimdi.'

 

İnsanlara şaşıyorum, bu şiirin adı 'Aşkın Sonu'ymuş.

 

Konular, konular, konular, hiç bitmiyorlar...

 

Boyun eğme önce ailede başlar, ebeveynlerimizle başlar, bilinç yapımız kurulana dek boyun eğme zorundayızdır, sonra yaşadığımız çevre girer işin içine, mahalledeki çocukların krallıklarından birine çımacı yaparlar, taraf olmak neymiş öğreniriz. Bir azınlık ya da çoğunluğun tansımasını...

 

Erkin,  utku gözyaşları, dolup taştıkça,  genişleyip karmaşıklaştıkça, okul, iş, kent, açık alan gibi yerleşkeler, o alanlardaki çekişmeler, kavgalar ve savaşların adını öğreniriz, madalyonun yüzlerini, vicdan nedir, ihanet nedir, barış nedir, ricat nedir, işgal nedir öğreniriz.

 

Bunun adı politikadır gerçekte, onu öğreniriz. Politika çok yüzlülük demekmiş,  yaşama ihanet etme sanatı, tanrıyı alet etme sanatı, şeytanla işbirliği sanatı, barışı varmış gibi gösterme sanatı, yenilgiyi zafer gibi sunma sanatı, halkı sömürme sanatı, ölümü karşılama sanatı...

 

Yeryüzünde açılımı bu kadar geniş bir başka sanat dalı yoktur ve olmayacaktır da, ah 'güzel sanatların bir dalı olarak cinayet'in baş tacıdır politika!..

 

Ve sonra bir muhalefet ki, kara muhalefet, ak muhalefet, sarı muhalefet, anarşik muhalefet, oportünist muhalefet gibi, en az politika kadar çok yüzlü ve onun kadar işgüzar bir karşıt kutup yaratırlar, karşı-siyaset derler bunun adına, pozitif-negatif gibi, kutbun öteki ucu, ütopyanın distopyası filan...

Umutlar o bölgeye taşınır.

 

'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir'in mottosudur bu gerçekte!..

 

Erk zehirleyicidir, kurduğumuz hiyerarşi en iyisidir, dünyayı değiştirmek isteyenlerin en iyisi bizim kurduğumuz düzeneklerdir, eylemlerdir, işlemlerdir.

 

Onun için dünya hiç bir zaman değişmez ve her türlü erk, muhalefet, sav, kuram, ideoloji ve ütopya bir prangadan başka bir şey değildir. Çözüm ancak şu olabilir...

 

Tanrı değiştiğinde, yeryüzü de değişecektir.

 

Ama belki bu da çözüm değildir!..

 

Çünkü sınırlarımız, tutsaklığımızdır bizim. Öngörülerimiz sığlığımız, düşüncelerimiz  kafesimiz, umutlarımızda ihanetimiz!..

 

Eşkıyalarımız ve anarşistlerimiz, isyancılarımız ve başkaldıranlarımız,  anti kahramanlarımızdır ama işte onlarda sonuçta birer kahramandır.

 

Oysa kahramanlara gereksinimi olmayan bir toplum olmalıydı önceliğimiz.

 

Kurtarıcılardan kurtulamadığımız bir cehennetin içindeyiz.

 

Ölümü yücelttiğimiz sürece, tanrı bizi cezalandırmayı sürdürecektir ve cennetle cehennem varoluşunun Tanca kapılarıdır!..

 

Ölmüş bir Havva'nın çocuklarıyız biz.

 

Ölmemek için öldürmek zorundayız biz.

 

Evrenin anomalisi, aşağılık canlısı ve bahtsızıyız biz.

 

'Aşk yeryüzünün yüzü oluncaya dek.'

 

Ölümü öldürmeliyiz.

 

Öç, zincirlerimiz, kurtuluşsa tutsaklığımızdır bizim!..

 

Vaatlerde cehennemimiz!..

 

Ve uğruna ölünecek hiç bir şey yoktur bu dünyada!..

 

'İktidarlar' kan çeşitlemeleridir.

 

Kurtuluş nedir, öyleyse...

 

Kurtuluş kendimizi terk etmek, bırakıp gitmekle olasıdır.

 

Geçmişi unutmakla olasıdır.

 

Baştan başlamakla, sıfırı görmekle ve ölümü hiçlemek ve tenimizi ve kendimizi ve evreni sevebilmekle...

 

Değil... O olabilmekle...

 

Saltık tanrının yerini almakla... Çünkü -gerçek  tanrılar- yalnızca yaratabilirler, yok etmeyi bilmezler, bağışlayıcı olmazlar, cezalandırmazlar.

 

Sığınacak bir yer varsa, bilin ki günahta vardır.

 

Öyleyse yeni bir dünyanın adı unutmak ve yeniden başlamak olabilirdi...

 

Bu söylenceyi nereden okudun sen dedi tam ortamızdaki, adada bulunan bir mezar taşının üzerinde yazıyor bunlar dedi, konuşan.
 

Biri  yanıtladı; Boş ver öyleyse, her adanın bir söylencesi vardır.

 

Güneş batmak üzereydi. Çan seslerine, tanrıdan başka yoktur tapacak sesleri karışıyor, karıncalar yuvalarına giriyor, böcekler kovuklara  dalıyor, kelebekler güneşin solgun ışığıyla oynuyor ve kayalıkların orda, tam tepede bir Mecnun, -çığlık çığlığa- Leyla'sının  adını haykırıyordu.

 

Yaşamak güzel şey dedi biri... Bir aşık gibi… Hiçbirimizden çıkmamıştı o ses, kim olduğunu anlamak için, sesin geldiği yere doğru baktık. Tanrı gülümsüyordu...

 

'Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini, oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını ve aklının köklerini yıkamasını duymak! "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden aklının yol kavşağında dört rüzgarı birden estirmek, ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü, çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada. Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması sabahın sesinde, ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska altın ve gümüşten, göğsünde sarkan! Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen o vefasız yosmayı; veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini.

 

Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı verircesine ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, ama uçurumdan korkarlar, oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla. Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu ürkütmek için. Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.'

 

Biri göklerden doğarcasına; Kırmızı Su'yu bulduk dedi!..

 





 

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

EARTH

(eARTh)

 

Toprak, yeryüzü demek, ama bu zencefilin düşleri, içinden tramvay geçen bir şarkının gülleridir belki de... Bir estet, bir sanat cehenneti...

Ah, hiç bir şey bilinemez, yalnızca öngörülerimizdir rüzgarlar!..

Bu aylar adada martıların üreme mevsimi, bir sürü kuş yavrusu, kiremit dolu tavanlarda, bacalarda, oluklarda dolaşıyor, her şeyi biliyor, düşünüyorlar. Gözlemliyorum onları, hiç bir yönü bizden eksik değil bu canlıların, tümünün artık, kendimizi abarttığımızı düşünüyorum.

İşte biri hata yaptı, hepimiz gibi, nasıl düştü ki, bahçede dolaşıyor şimdi, gidip geliyor umarsızca, açlığa, susuzluğa ne kadar dayanabilir acaba, bir karga geçenlerde bir yavruyu recm etti, çığlıkları bütün adayı sardı gidip baktım, biri yanında telefonla konuşuyor olan bitenin ve kıpırdamıyor bile, yeni dünya insanı işte bu, sokak kedileri için devrim yürüyüşleri yapan, suya düşen kirpi için kılı kıpırdamayan, göçmenler için lanetler okuyan ama köpekler için kuaförler açan, kuşları kafeslerle denizaşırı ülkelere taşıyan ama çocukları sanal hücrelere kapatan!..

Şunu anladım, insan ya da yaşayan varlıkların hakları için savaşımlarımız, salt biçim değiştirmekle yetinen bir varyasyonlar dizisi, hiç bir şey değişmiyor, hiç bir şey bir adım ileri gitmiyor, aslan gene ceylanı yemekte, kedi gene fareyi yaşatmıyor, kirpi gene gecelerin meleği olmakla yetiniyor...

Bugün kedilere gülüyor hayat, yarın yaşlılara, başka bir gün sömürülen çocuklara, bir başka günse martılara... Ağızlara çalınan bir damla balla!..

Sıranı bekleyeceksin, kimsenin kimseye aldırdığı yok dünyada...

Tanrı insanlara üç şey veriyor çağımızda, -evet bu bir genelleme- bir ev, bir araba ve bir çocuk. Dünya ile senin hiç bir bağın kalmıyor artık, kedilerin mama sorununa veriyorsun ömrünü, saksılarda soyu tükenmekte olan bir bitkiye tanıyorsun özgürlüğünü, ormanların tükenişine gülümserken, dünyanın barbarlığıyla baş etmek için, ali kıran baş kesen olmakta bir an bile tereddüt etmeyen sen, ben, biz, onlar!..

Elbette yatağanını yanından ayırmayan bir yeniçerisin, ah kafeste kuş besliyorsun, doğada belki de bir yırtıcıya yem olacaktı, ne güzel kedilerin var, ne kadar mutlular, savaşın çocukları ağlaşıyorken, bak balkondaki serada, envaı çeşit çiçeklerin var, onlar senin çocukların, bak konuşuyorlar, gülümsüyorlar, sivil toplum dolambaçlarında resimler yaparak, dünyaya mutluluklar saçıyorsun, kermesler, kır gezintileriyle gülümsemeyi öğretiyorsun toprağa, yaşam ve savaş gittikçe azgınlaşıyor, halklar yer değiştiriyor, haklar Hades'e gidip geliyor, balinalar kıyıya vuruyor, insanlar can çekişirken, ah nasılda soluk alıp veriyorsun, gürül gürül, evet evet, niçin umutsuz olmalı, dünya değişiyor.

Benim oğlan bina okur, döner döner yine okur...

“Bu başı dumanlı dağlar / Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş vaftizi var / Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş / Ve yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ay da yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her çizgisine / Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”


Tanrı bizi bildiklerini bilsinler diye yaratmıştır der Shelley...

''İçi geçmiş bir kral, bir ayağı çukurda, tıknefes ve kör, leş gibi bir kral. Bir sürü prens, alıklar soyu, halkın nefreti içinde soluyan tortular. Cahil, duygusuz ve sağır yöneticiler, yapışmışlar sülük gibi bitkin ülkelerine. Düştü düşecekler, bir fiske bile istemez, kanla o kadar şişmişler. Aç ve çıplak bir halk, ezilen ezilen ezilen bir halk, ham topraklarda özgürlüğü boğan bir ordu, halkını kırıp geçiren ve soyan çöpüne dek. Kim baştaysa onun uşağı, onun kulu kölesi bir ordu. Ve yasalar, suça iten, yoldan çıkaran, astığı astık, yaldızlı ve kanlı Ve tanrısız bir din ve kutsal bir kitap, hiç açılmaz bir kitap, mühürlü. Ve bir senato, zorla ayakta duran, kokuşmuş, sarsak, gücü kuru. Ölümsüz bir ışık doğacak yarın bütün bu mezarlardan, Boğacak aydınlıklara kasırgalı günlerini çağımızın.'

Ama aynı Shelley için bakın neler yazılmıştır!..

1822'de boğularak ölmüş ve İtalya'da sahile vurduğu yerde yakılmak suretiyle kendisi için bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Törende, Lord Byron, arkadaşının kafatasını bir anı olarak saklamak istemiş, ancak yine bir yazar olan aile dostları Edward Trelawny buna izin vermemiştir ama yakma esnasında kalp bir türlü yanmayınca, Trelawny kalbi ateşten çıkarmış ve Percy'nin dul eşi Mary Shelley'ye vermiştir, kalp sonunda, oğlu öldüğünde, onunla birlikte gömülmüştür.

Tanrının oğlu Mesih için bile yazılmadı böyle satırlar, devrimler skolastizme dönüşüyor, kahramanlar birer mitoloji oluyor, varlıklar birer birer sönerken, kurtarıcılardan kurtulmakta giderek zorlaşıyor...

Ama sen ey insan, sen bir peygambersin, doğdun, kavgalar verdin, çığlıklara eşlik ettin, kuşlara selam durdun, denizlere el salladın, çocuklara gülücük attın, inan ki senin hiç bir günahın yok, inan ki sen bir cennetliksin...

Ama ey Homo Home; Çağın vurdumduymaz, düzenbaz ve kıyımlara göz yuman, ölümlere göz kırpan, yaşama sırtını dönmüş, gözü kanlı canavarı, bir şey söyleyebilir miyim...

Cennet yok!..

Her şey burada olup bitiyor, benliğini aldatıyorsun yalnızca, kimlik, kişilik ve bir biçimi değiştirerek, öteki canlılardan zerre kadar ayrımın olmadan, iş sıkıya gelince her türlü hıyanete göz yumarak, çalıp, çırpmayla, göz boyamayla, işbirliğiyle, pırıltıyla, cilayla, öze hiç dokunmadan, camdaki görüntülere iman ederek, manipülasyonlara boyun eğerek, karanlıklara hükmederek ve bilincinde olmadan güneşe sövgüler düzerek geçip gidiyorsun.

Atalarından geridesin, solucanların seviyesindesin diyemem ama, sen gelmiş geçmiş, en çarpık, çelişkiler yumağı, paradoksların kurbanı ve tüm canlıların en büyük canavarı, varlığın anomalisi, tanrının büyük pişmanlığı, earth'a göklerden düşmüş, dünyanın tavanından 'del-ir-erek' girmiş bir hilkat garibesisin!..

***
Hıristiyan Tarık'ın kardeşi Faruk'un, sırtına vurdum, bugün çok sinirlisin, kendinle konuşacak kadar!..

Güldü, sözlerinden cayarmış gibi, mimikler yaparak, hepimiz yaşamsal faşizm ve sömürü dünyasının neferleriyiz dedi. Yürümeye başladık adanın içlerine doğru...

Dünyanın her yerinde hemfikir olduğumuz insanlar vardır.

'Acaba ot gibi yerden mi bittim / acaba denizlerde mi şaşırdım / ve zamanı nasıl unutmaktayım...'

Dert etme yahu dedim, Adem cennetten kovuldu, suçu Havva'nın üzerine attı, o çocuklara yüklendi, çocuklar evdeki kediye fısıldadı, kedi fareyi dağa kaçırdı, fare delik deşik edip dağı bir kovuğa saklandı.

Her şey bir döngüdür bu dünyada, zaman geçer kum kalır, gün gelir her yer güllük gülistanlık olur...

Avam menkıbeleriyle dünyayı kaç kere kurtardın dedi, bir kahkaha atarak, dünyayı kurtarsak seni kurtaramayacağımı biliyorum, sen kurtulmaktan değil zalimlere kıssa döşemekten haz alan bir fanisin dedi.

Meselci derviş!..

Hiç alınmadım, tıpkı bizim aydınların yaptığı gibi!..

Kendini aydın yerine koydun ya, sözlerimi pekiştirdin bak!..

Ah martının yazgısından söz etmeyi unuttum, bahçeye düşen martıyla, epey gelişkin bir kedi yavrusu oynuyordu sürekli, yavru kaçıyor, öteki onu kovalıyor, pençesiyle şakalaşıyor.

Tanrı kediyi martıya göre, daha gelişmiş silahlarla donatmış ne yazık ki... Bahçedekiler gördüler olan biteni, su ve ekmek verdiler yavruya, kedinin onunla arkadaşlık ettiğini zannettiler...

Ama öyle değilmiş. Çünkü yavru ilk gecesinin sabahında yoktu...

Gerçek atalarımız karanlıklardır bizim.

Bir şey anlattılar...

Bir toplum bilimci, tarım sektörünü elinde tutan 'gdo' devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini ileri sürüyormuş.

Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir diye soruyorlar. Gerçek amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı...

2008 yılının Mart ayında, Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş, bir buz dağının altına kurulan ambarda, şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık üç milyon farklı tohum özel ambalajında saklanıyor.

Kuzey Kutbu’na bin kilometre uzaklıkta olan bu buzdağı ambarında, bazı dayanıklı tohumlar bin yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan tohum deposuna ‘kıyametin kırk ambarı’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, göktaşı çarpması veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.

Ancak bu proje ile ilgili dehşet verici kuşkular var. Tarım sektörünü elinde tutan genetiği değiştirilmiş organizma devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildikleri düşünülüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığı söyleniyor. Kuram, ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişlerine ilişkin ayrıntılı anıştırmalar yaparak kanıtlanıyor. ‘Kıyamet Koruyucuları’ denilen finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında söylenenler bunlar ve öncelikle, bu ambarın Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü aracılığıyla işletildiği belirtiliyor. Kolezyum kentinde kurulan bu örgütün başında bir Ontariolu bulunuyormuş.

Özetle, genetiği değiştirilmiş organizma tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayılarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adada saklanıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a baş vurulacaktır.

Planlanmış bir felaketten söz edebiliriz. Bunu anlamak için yalnızca bombardımandan sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak uygarlıkların beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yer. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Bombardımandan sonra tohum mahzeni birden tarihe karıştı. Kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor artık. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri Svalbard’da bir araya getirilip denetim altına alındığında, geride kalan paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek kolay olabilir. Sonrasında da Monsanto gibi devler kendi tohumlarını tüm dünya çiftçilerine kibarca sunabilecekler. Tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebileceklerdir.

Üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin -tarım uzmanı- ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve dışarda öğrendiklerini ülkelerine maletmeleri ile yakından ilgiliyiz. ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturuldu. Küresel tarım politikalarını biçimlendirilecek konuma gelindi. Bu bir üstün ırk yaratma planıdır. Hitler’in finansörlüğü de bu yollardan yapılmıştır.

Geçmişten beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı yasalaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonra genetik mühendisliği olarak değiştirdiler. Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bilindiği gibi, bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtanlar tarafından finanse edilmiştir.

İnsanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yarattılar ve sonunda insan özelliklerini dilenen biçimde değiştirmeyi amaçlıyorlar. Hitler’in öjenikçi bilim adamları Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımı atmışlardı.

 Amaç ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir biçimde yok edilmesidir. ''Negro -zenci- nüfusu ortadan kaldırmak isteniyor”

Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir biyoteknoloji şirketi, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği aracılığıyla geliştirdiklerini açıklamıştı.

Bir başka örnek; Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de milyonlarca kadının tetanosa karşı aşılanması için bir kampanya başlatmış ama erkekler de tetanos olabileceği halde aşı erkeklere yapılmamıştı. Bu kuşku uyandırıcı durumdan ötürü Katolikan bir kilise organizasyonu olan Meksika Yaşam Komitesi aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki kısırlığın yaygınlaşmasıydı bütün amaç, hibrit tohumlarla tekel tuzağı, gelişmekte olan ülkelerde yürütülmüş olan ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyordu…

Sonuç... Büyük bir tekelleşme ve yok olma tehdidiyle karşı karşıyayız.

1984 geçeli yıllar oldu, Orwell veda etti ama Big Brother, yani 'Tanrının Eli' daima aramızda ve gezegenimiz belki de korku ve dehşetle dolu, bir hortlaklar dünyasına dönüşecek.

***

Hıristiyan Faruk, hıristiyan diyorum, çünkü onun lakabı bu, öyküye saygılı olmak zorundayım, softa Mefkure demek gibi bir şey bu, bir tanımlama...

Dedi ki, bu ada nasıl bugünlere gelmiş biliyor musun, başlangıçta neler olmuş, iki kadırga ve üç kalyon, biri hilalin mücahitleri, diğeri haçın şövalyeleri adanın önlerinde karşı karşıya gelmişler, amaç yeryüzü toprakları yetmemiş, engin denizler gönüllerini doyurmamış olacak ki, ilk bayrağı dikmek için yarışmışlar ve karaya çıkarak, kadırgalar Sedef adasından, kalyonlar Halki kıstağından sokularak uygun yere bayrakları dikmişler, ama birbirlerini görüyorlarmış, tanrının ve tüm dünyanın vazgeçilmez bir düsturu vardır biliyorsun; Yaşamak için öldüreceksin!..

İnsanın dilinin varması bile tüylerini ürpertiyor.

Japonya'yı fethetmek için değil, Japonya'yı fethetti desinler diye savaşırlar denirmiş, evet söylemiştin ama bu öyle değil, gerçekten -sahip olmak adına- savaşa tutuşmuşlar ne yazık ki...

Bugün plaj olan yerin derinliklerinden kemik çıkardıklarını biliyorum ben, bir keresin de balıkçı Barba (Barbaros) bir madalyon gösterdi bana, kafatası üzerinde çatılı, iki kaval kemiği vardı üzerinde...

Korsanlar!..

Tepede bir sürü lahit kalıntısı vardır, kum gibi dağılmışlar ama üzerindeki işaretler onların kimi latin, kimi grek harflerle süslü mezar taşlarının birer halkası olduklarını gösteriyor, her türden kavim uğramış buralara, Aya Yorgi'nin orda, artık toza dumana karışmış bir türbenin izleri vardır, sarık biçiminde taş kırıntıları ve üzerleri garip renkte paslı yeşillerle kaplı objeler...

Bin yıllardır, yazık değil mi bu insanlara, bu insanlığa dedim...

Dinle dedi, büyük babam, tepede bir keşişle bir müezzin tartışmaya tutuşmuş bir gün derdi, öğretilerinin yek diğerinden daha üstün daha insani oldukları noktasında... İkisini de kuvvetli bir rüzgar almış götürmüş sonunda diye gülerdi hep...

Tartışmanın özünü anımsıyor musun dedim...

Baştan sona hem de, anlatabilirim dedi!..

Begonviller açmış, ılık bir rüzgar yüzümüze vuruyordu, dar bir yola saptık, benim can yoldaşım, ömrümün gül bahçesi Nebihe'm, manolya kokusunu çok sever, elim varmıyor ama şuradan birini koparsam mı acaba...

Nebihe, kitapsız peygamberlerin şanlı bir kızı sanırım, kopar nasılsa günah sayılmaz dedim. Gülümsedi ama kolu yetişmedi, örene çıkması için destek verdim ama koparırken, çiçek inci tacı gibi düşüverdi elinden, havada yakaladım ve ilk kez kokladım o çiçeği, ne görkünç bir koku yarabbim, mayhoş, bulut gibi, buhur gibi, buhurdan gibi, tütsü gibi, cennet bağından bir gül, bir sümbül, bir zambak gibi, yeryüzüne serinlik yayan  soğuk bir ıtır gibi, ne derseniz deyin, çiçek o denli esrik, ruhları sakinleştiren, derin ve tuhaf bir rayiha yayıyordu ki havaya anlatamam, büyük beyaz bir ece, bir tanrıça gülü gibiydi düpedüz, bir tomurcuk, içinde sarımtırak koku yayar eşey organlar...

Yarabbim bu anlatılamaz, yaşam bu yüzden bir tansık işte, bu yüzden tapıyoruz ona ve bu yüzden kadırga ve kalyonlar paylaşamıyor onu ve bu yüzden ölümle cezalandırılıyoruz şu yaşamda...

Nebihe'nin payını sunarken yoldaşıma, dedi ki, pembesi de vardır bunun, savaşlarında bir karşıtını yaratabilseydik...

Gözyaşlarımız karşıtı ne yazık ki, dedim...

İki adam, keşiş ve  müezzinin hazin öyküsünü dinle o zaman, belki neden çözüm bulamıyoruz anlayabiliriz, hiç belli olmaz dedi...

Müezzin kıbleye dönüp tapıncını bitirmiş ve sağına soluna selam verdikten sonra, orada bir deniz fenerinin görkemli uğultusuna, istavroz çıkarıp, selam duran keşişe demiş ki...

'Nesneleri ve dünyevi gelenekleri, alet ve edevatlarla, hayatın gereklerinin kutsanıp, selamlanması tanrıya şirk koşmaktır, okunup bilinmesi ve ruh mürekkebiyle alnımıza nakşedilecek olan, yalnızca tanrının vahiyleri ve mucizeleridir. Eşyanın tutsağı olmayın ve putlara tapmayın buyuruyor o!..'

'Biz tanrının evlatlarıyız ve mucizesiyiz, biz her bir yaratılmışı öpmeliyiz, her kimsenin derdini dinlemeliyiz, o ki tanrının bağışlarıdır, sevilmelidir, gözetilmelidir, okşanmalı ve selam verilmelidir, biz herkesiz ve hiç kimseyiz.'

'Tanrının çocukları onun yarattığı seyrü aleme, nasıl barbarca bir tutum sergileyebiliyor, başka bir cana yönelebiliyor, kuşkunun rengi beni teskin etmediği sürece, uykulardan uzağım ben, kabuslar süslüyor gecelerimi ve onlar, Habil ve Kabil'e ayrılabiliyorlar, biz tanrının göz nuruyuz, incisiyiz, ama layık olabilmeliyiz, biz onun evlatları mıyız, nasıl ona layık olamıyoruz, onun buyrultularına harfiyen uymalıyız, onun dediklerine gözlerimizle bağlanmalıyız, yüreğimizi açmalıyız hayata ve onun hesap gününe hazırlanmalıyız, uygarlık el değiştiriyor sürekli ama biz ıslah olmayanlarız.'

'Sizler birbirinin aynı sonsuz dünyaların varlığına inanıyorsunuz, bir yineleme ve versiyonlar cenneti dünyaların, suç ve cezanın, cennet ve cehennemin, sonun ve başlangıcın, tanrının yeni bir şey yaratamayacağını ileri sürmekten başka, ne gibi bir özelliği var bunların, sizin günahlarınızda, sevaplarınızda birdir. Kalıptan çıkmış gibisiniz. Gerçekte sizler, hayata sırtını dönmüş batıl birer münkirsiniz.'

'Nicel dünyalarınızda, sonsuz ayrışıklarla baş edilmezleşen dengesizlikleriniz, hiç bir zaman birbirinin aynı olamaz, günah ve sevap birbirine taban tabana zıttır ve alemde birbirine benzeyen, tıpatıp aynı olan, iki ayrı şey, sonsuza dek, bir arada olamaz, iki kelebek bile birbirine benzeyemez, tümüyle ayrı varlıklar, karşıtların, günah ve sevapların dünyasıdır bu, öyle olmak zorundadır, her canlı bir evrendir ve her biri başkaca bir evrendir, günahlarımız hepimiz için ayrı ayrı sayılmakla, cezalarımızda her seferinde apayrı görülmelidir, şu cihan da birbirinin aynı olan hiç bir şey yoktur, tanrıdan başka her şey değişip akmada, o değişmeyen ki, biz tanrının son buyruğuna inananlardanız.'

'Biz aşkınlığın sevisiyle yanıp tutuşmaktayız, bilinir ki son diye bir şey yoktur evrende, yeter ki o buyrultular kendi içinde bir sona ulaşmasınlar, bir dogmaya dönüşmesinler, siz çileciliği öğütleyenlerdensiniz, kadercisiniz ve alınyazısının bir gül gibi açtığını söyleyen, keder bahçelerinin, şehadet timsali münadilerisiniz, değişmezlikten yana yanıp kavrulan medyunları, biçare müminlerisiniz.'

'Bizler vicdanımızla hareket ederiz, bir ceylanı bir aslanın yemesine gönlümüz el vermiyor, siz bunun adına doğal dengeler, olması gerekenler diye öğüt verenlersiniz, semirenlerin ağzıyla konuşan aslanlı bahçeler, kan rengi lalelerin süslediği sütunlarda inleyen lavtalar sizin olsun, ölmeyene ant olsun ki hayatın değişmesinden yana olan biziz, kaderin değişmesinden yana olan biziz, biz bülbülün diken üzerinde ötmesini istemeyiz, biz bebeğin içtiği sütün kesilmesine yas tutanlarız, biz şehadeti bu yollarda arayanlarız.'

'Siz tanrının kullarını sınava tabi tuttuğunu söylüyorsunuz, olanakların sınırlı sayıda olduğu bir evrende, günah kaçınılmazdır, olanaklar yenilenemeyeceğine göre, bu büyük bir ikiyüzlülüktür, bilesiniz ki günah diye bir şey yoktur ve yalnızca hayat vardır, tanrının bağışladığı hayat.'

'Öldürmeyeceksin diyenlerin bir gün yokluğu savunacağını biliyor mümin kullar, inanmışlar, tanrıya karşı gelmenin bir cezası olamayacağını söylediğimizde, kalem tutan ellerimizin yanacağını, şakıyan dillerin tutuşacağını söylemekte ebediyete  dek haklılar, yokluğun tanımını bir bilen var mı, mükafatsız ve cezasız bir alemin ne anlamı olabilir ki.'

'Tanrının dünyayı duyumsamak, bizleri deneyip sınamak için evreni yarattığını ileri sürebilmemiz için, 'Karıncalar Hanlığı'nı da gözlerinizle görmüş olmanız gerekir, tanrının amacı değil aracı olduğumuza inanıyoruz biz, onun evlatlarıyız ve yitirdiğimiz babamızı arıyoruz evrende.''

***

İkisi kavga ede, tartışa dura bir kayanın dibine vardıklarında,  bir uçurumun başında durduklarının ayrımına varmamışlar ne yazık ki ve  bir adım daha atıp karışacakken yokluklara, şiddetli bir rüzgar, onları bir bulut gibi sarıp sarmalamış ve Araf'ın Yurdu'na doğru yola çıkarak, tanrı katına, o sorgu makamına ulaşmışlar...

Yazgısı, tanrının iki dudağı arasında olanların tartışması, bir alaysama ve yaratıcılık peşinde koşmaları, telafisiz bir yadsımaya kapılmanın gafletidir belki de...

Kötü olmamanın, şeytanca bir kibir olduğunu yazan bir kitap vardır. Belki de olup bitenler büyük bir armağandır onlara, belki ayrımında bile değillerdir...

Güçlükle duyulur bir sesle, alevlerin ve ışıkların dili, lanetlilerin bedeninde ışıldar her gece diye mırıldandı ve sözlerine son verdi hıristiyan Faruk...

Müezzin ve keşiş, hesap gününe, o sorgu makamına vardıklarında, gene durmamışlar, hayasızca, hoyratça, kendini bilmezlikle, edepsizlikle ve körlemesine tartışmayı sürdürmüşler, sınırı ve sonu olmayanın gözü önünde kavgaya tutuşmuşlar, gemi azıya alan, bu dizginsiz ve kendini bilmez yaratıkları gören tanrı, onları güç bela ayırdığında, şaşkınlıklar içinde boğularak, birbirlerine bakakalmışlar, kan revan içinde, soluk soluğa...

Çünkü, görmüşler ki birbirine bakanlar, karşısındakinin tıpatıp aynısı!.. Üçü de birbirinin birebir benzeriymiş!.. 

Evrenin gizi meğer bu üçlüdeymiş.

Üçü de birbirinin kardeşi...   Üçü de, bir üçüz olduklarının ve bir kardeş olduklarının, sonunda ayrımına varmışlar...

Bazıları der ki, yalnızca tanrı ilk doğandır aralarında, evrenin bir dölütü olarak, rahimden ilk fırlayan...

Ve o buyuruyor ki, böylece bir  gizin muradına erdiler işte ve o günden beri utanç içinde yaşadılar...





 

 

 

 

 

 

 

 

*

DELİA

 

Güneşin, yaprakların  arasında gezinen solgun ışığında, Prusya mavisini andırır  dev bir kuş,  sanki birdenbire, ormanın içinde gözden  yitip gitti.

Delia o dedi, yetimhanenin bekçisi, bütün gün yalnız başına dolaşır adada, sonra kayalıkların orada, ıssız koydaki kulübesine gider, bütün gece, denizin sesiyle karanlıkta düş görmeye!..

Robenson gibi dedim, bir tür Robenson... Bekçi, delirmiş o dedi, çocuklarını kaybettikten sonra diyor kimi, kimi kapıldığı bir aşk yüzünden, kimisi de zamanla ölümün ağırlığını duydu bedeninde, hiçliğe kapıldı diyorlar.
Dev gibi bir kadın, oysa hala güzel görünüyor. Konuşmuyor mu dedim hiç... Konuşur dedi, kendisiyle...

Hızla arkadan dolaşıp önünü kestik, bizi görünce durdu ve bir taşa oturarak uzaklara bakmaya başladı. Görünmeyen bir tanrıyla sanki söz düellosuna girecek gibiydi...

Onunla konuşmazdan önce şunları anımsadım bir bir...

Ettora Scola'nın bir filminde sanıyorum, yazma yeteneğini yitiren bir senarist, işaret parmağını kalemtıraşın içine sokar ve çevirir!.. Bu sinemanın gücünü göstermek bir yana, yeteneklerimizi yitirdiğimizde, düşünme ve üretme becerimiz bittiğinde yaşayabileceğimiz elim sonu, ironize etme, dahası yüzümüze vurma  açısından son derece dramatik bir sahnedir.


Yapay zeka konusunda hep düşünürüm öteden beri, çalıştığım yıllarda, birinci sıradaki bir satranç oyuncusuyla, satranç  konusunda verilerle donatılmış bir bilgisayarın karşılaşacağını, on iki oyun üzerinden yarışacaklarını söylediler. Çoğu karşılaşmayı, insanın kazanacağını ileri sürüyordu, gülerek bilgisayarın kazanması gerektiğini söylüyordum ben de... Sonunda bilgisayar kazandı çünkü nedeni şuydu sanırım, insanların bildik tüm hamlelerini, sonsuz bir çeşitlilikte  bilgisayara yüklediğinizde, hiç bir insan onu yenemeyecektir. Çünkü hepimizin hamleleri onda saklı, o bizim ne yapacağımızı artık biliyor, hepimizin...

Ama biz tek tek, diğerlerimizin hamle yeteneğine sahip değiliz, hepimiz kendine özgü düşünce sistemiyle yarışan birer tekiliz, ama bilgisayar tümümüzün düşünce sistemini ele geçirdiği için bu konuda, onu artık kimse yenemez, yalnızca o son hamleye karşı yeni bir hamle üretebilmemize dek!..

Bu da bize yaratım noktasında tanrıyı geçebileceğimizi gösterir, tüm insanların, günün birinde, tüm davranış ve düşünsel verilerini herhangi bir robota yüklediğimizde ki bunun olanağı vardır, o zaman işte bu yeni 'Canlı'nın, insanüstü olması kaçınılmazdır, o bir yana bizim olağanüstü sandığımız her şey, o noktadan sonra, gerçekte bir olağanlık dizisi ve tüm  zorlukların altında bir anlaşılırlığın,  belki de sürgit kavranılabilecek bir kolaylığın, yalınlığın ya da bir basitliğin olduğunu ve tansığın yalnızca bir sanı ve insanın linguistik imgeleminde, öylesi bir ileri sürümden başka bir şey olmadığını gösterebilecektir  artık. Doğallıkla böyle bir şeyin şaşırtıcılığı olamaz...


Sonuçta ne olacaktır, biz tanrılaşacak mıyız diye düşünebiliriz de, ama hayır tam aksine bütün bütüne bir insan olacağız, insan olma noktasında bir aşamayı daha geçeceğiz.

Çünkü tansık diye nitelediğimiz,- bilimde tansık yoktur zaten-  ya da olanaksız gördüğümüz her olgu, her oluntu, yapıntı ve düzenim şu dünyada, gizi anlaşıldığında, formüle döküldüğünde veya varoluş biçimi ya da genetik kodu veya oluşum kompleksleri diyelim tümüyle ele geçirildiğinde o şey sıradanlaşır.

Onun için tanrı katına hiç bir zaman ulaşamayacağız biz -çünkü tanrı olağanüstülüğün adlandırılmasıdır-, ama tanrının bize doğru eğilimle, yaklaşacağını, yakınlaşabileceğini söyleyebiliriz.  Düşünelim ki geçmişte, yıldırımlar ve şimşekler tanrımızdı, gök gürlemesi onların dile gelmesi, seller, volkanlar ve yangınlar  onun eyleme yeltenmesi, güneşin açması ya da baharın müjdesi,  onun bir anne gibi sevecenliği veya bir baba gibi affediciliğiydi...

Delilik insanın naturasında var, gerçekte hepimiz birer deliyizdir belki de, bilemiyoruz, göreceliliğin yolculuğunda, kimin neye karşı sağlıklı ya da olması gerektiği gibi bir kalıbın içinde yüzüp gittiğini kim bilebilir ki...

Yaşam halen bir tansık olma nitelemesini sürdürüyor, çünkü hala bilinmeyenlerle dolu, zaman bizim delirmemizi öngörebilir ya da yaşadıklarımız bizi, içinde bulunduğumuz sistem ve biçimlendirmelerden uzaklaştırarak, diğerlerine göre bir deliliğin içine sürükleyebilir.


Az kalsın delirecektim, o an ne yapacağımı bilemedim, birden kendimi kaybettim ya da o sıra bana bir şey oldu, en sık kullandığımız tümceler arasında belki de başı çekiyordur, hiç sayamadık ki korkudan!..

Uzun bir yola çıkmıştım günün birinde, gençlik yılları, para olabildiğince sınırlı,  mola yerinde açlığımı yatıştırmak için, glikozla bedenin enerji düzenini ayakta tutmak,  olağan sağlık yapısına katkıda bulunmak için, menüde en ucuz olan şeyi, bir  komposto içeyim dedim, hayatın ve ölümün amansız baskıları işte, belki de parasızlığın illüzyonudur bilemem ki, o an sanki bir düşün içindeymişim gibi, kominin yaklaşması, bir şey alır mısınız diye tinsel yapımı kuşatması, bir boyundurukla abluka altına alması, anlağımın istemsiz biçimde sapmasına ve bir düşünsel karmaşaya sürükleyerek, gecenin uyku veren saatinin de el vermesiyle, -bu halleri her insan, türevi de olsa yaşamıştır ve bilir-, sanki bir afaziye yakalandım ve adları karıştırdım ya da unuttum, ağzımdan komposto yerine -belki de istemsizcedir bilemiyorum-, rosto çıktı, en pahalı yemek!..


Şeytan söyletti diyemem, tanrı söyletti bana kalırsa, çünkü şeytan bizi denemeye kalkışamaz, o bir mutlaklık peşindedir ve sürekli, salt kendini deneyecektir o,  tanrı ise bizi sınava çeker bildiğiniz gibi, bakalım ne  olacak, nasıl atlatacak ya da neler yaşanacak, ikisi  arasında incelikli bir ayrım vardır ne yazık ki!.. Tanrı sürgit denemek zorundadır, bir daha ki sefere kusurlarını en aza indirgemesi için!..

Şeytan, sabah çeşitlerini tanımakla yetinir, böyle bir erekle dünyaya gelmemiştir!..

Bu yüzden hiç bir şeye inanmam ben, inandığım tek şey hiç bir şeye inanılamayacağıdır. Bilimde şarlatanlık peşinde koşabilir bana kalırsa, aşkta aldatıcıdır, insanda bir tanrıdır, yemek ve içmek zorunluluğu canlıları sıradan kılar, denizlerin altı gerçek dünyadır, uzay bir illüzyondur gibi, ama son durakta şudur bu konuda; her şeye inanılabilir de!..

Bir bilimsel yayın görmüştüm şu yakınlarda, bir duyum bu...

İnsanlar on bin  yıl önce tarım yaparak erozyona neden oldu. İnsanın çevreye olan etkileri yalnızca bugüne özgü bir konu değil. İsrail’de yapılan bir çalışmada, yaklaşık on iki bin yıl önce, insanların tarım ve de bitkilerle ısınma çabaları sırasında deniz çevresinde erozyona neden oldukları ortaya çıktı.

Ölü Deniz jeolojik ve arkeolojik araştırmaların sıklıkla yapıldığı bir nokta olarak tarihsel anlamda çok önemli bilgiler sunmakta.
İsrail Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılar, Ölü Deniz tabanında yaptıkları sondajlarda topladıkları numunelerden iki yüz bin yılı aşkın tortu kayıtları elde ettiler. On iki bin yıl öncesinde oluştuğu belirlenen tabakadaki örneklerde, doğal olarak oluşmayacak olan erozyon oranları saptandı.

Birde şuna benzer bir şeyde görmüştüm...

İsa Arap ırkından olabilir. Nasıra'da yapılan arkeolojik çalışmalar sırasında, eski bir mezara ait bulgularda ele geçen kemiklerin incelenmesi sırasında varılan sonuçlar, daha önce Medine'de bulunan bir mezarda bulunan kemiklerin antropolojik yapısıyla birebir örtüşüyor. Birbirine yakın bu iki coğrafyada yaşayan insanların, aynı soydan geldiği ve yakın akrabalık ilişkileri içinde olduğunu ileri süren Wisconsin Üniversitesi'nden bilim adamı Efraim Herzog, buradan anlaşılıyor ki Nasıralı İsa'nın büyük olasılıkla bir Arap olduğu sonucuna varabiliriz demiştir...

Bunun uydurma olduğunu söyleyebiliriz ama gerçektir!..

Bizler, insanoğlu gerçek  yola çıktığında yalan dünyayı dolaşmış olur diyoruz. Varsayımlar dünyasında her şey safsataya dönüşebilir, her safsata gerçeğin yerini alabilir, dün dünya düzdü, bugün yuvarlak, yarın kara ve denizlerin biçimine bakarak amorf olduğunu söylemek durumunda kalabiliriz, bakış açımızın gerçekliğinin bizi neye zorladığına bağlı bu, önümüze koyduğumuz yeni postula bir öncekini unutmak zorunda bırakabilir bizi!..

Ah yeryüzünde, iki türlü insan vardır gerçekte, ne bilgilerimizin var ettiği, ne hurafelerin efendiliğine soyunan. Birincisi; kendisi kötülüklere alet olmuş insanlar, ikincisi kendisine, kötülükleri alet etmiş insanlar, görünürde üçüncüsü yok,  toplumlarda öyle, kötü, yararsız şeylere bel bağlamışlar, bir ötekisiyse kötü şeylerden yararlanmışlar. Kabulü zor görünüyor, insanlığın geldiği, geldiğimiz noktaya bakarak, olayların bu ikisini andırdığına inanıyorum ben. İyimserlik bize bir şey kazandırmıyor sanıyorum, çünkü o yinelemeleri, neredeyse zorunlu kılıyor ve hiç bir şeyi değiştiremez bir bumeranga dönüşmüş artık ve hep başlangıca, başladığı noktaya dönüyordur kanımca...

 Örneğin bizler, afra tafra yazıcıları,  noktalama işaretlerinin yerini bile bilmiyoruz,  en büyük sorunumuz şu bence, çayı en iyi yapan bizizdir örneğin ama  tatlandırmasını bilemeyiz, onu biliriz, içerken üstümüze dökmeden edemeyiz. Bütünlük yok bizde... Bir yabancı, burada her şey var ama hiç bir şey tam değil dedi, doğrudur ne yazık ki...

***

Delia'ya; Burada iyi misin dedim. Hiç bir tepki vermedi, sessizlikten gelir gibi sözümü tekrarladım... Burada iyi misin...


Sen dedi...


Durakladım bir süre... İyi olduğumu söyleyemem dedim. Konuşamazsak birbirimizi anlayamayız, benim en büyük sorunum bu biliyor musun...
Hiç  bir şeyin değişmeyeceği düşüncesiyle gelmedim buraya dedi.

Gizlenmiş bir şiddet ve terörize bir dünyada yaşıyoruz, burada bile öyledir ama salt kendim olmak istiyorum ben, olabildiğince, hiç bir yararı olmasa da, elimden gelseydi öldüğümde, denizin içinde yitip gitmek isterdim...
Canımıza kıymak düşüncesinin bir terör olduğunu düşünüyorum dedim. Doğru dedi, tepki verdiğimiz hiç bir şeye katkımız olmamalı, olabildiğince...

Ama dedim, iyi  hiç bir şey yok mu şu dünyada, hiç mi yok...
Var dedi, çok hem de, ama sonucu değiştirmeye yetmiyor, hiç yetmiyor, kargaşanın önüne geçemiyoruz, yaşam yalnızca biçim değiştiriyor, bu çok sıkıcı geliyor bana, bir fanusta, uzayda bir yerde, burada bir kulübede  ya da varlığın her hangi bir yerinde gene böyle bu, kendimizden kurtulmanın yolunu bulamıyoruz...

Gerçekte bencilin biriyim ben biliyor musun diye sürdürdü...

Paranoya içindeyiz hepimiz ama ben sakinim ve mutluyum burada, sizi bilemem, deliliğin ve sanrıların tutkusuyla bir kabusun içine sürüklendiğimi düşünebilirsiniz, düşünebiliriz ama aynı şeylere tutku içinde sarıldığımızı ve kendimizi göremediğimizi düşünüyorum ben ve kendimi bir denek olarak buraya sürdüm, elimden başkaca bir şey gelmediğini düşünebilirsiniz artık.


Ama dedim yine, düşüncenin engin bir dünyası var, doğrulam ve gerçeklik apayrı şeyler, sence ne yapmalıyız ki, hepimiz için bir adım, bir dönüşüm olduğunu kabul edelim...

Bunun olanağı yok, yenildiğimi kabul etmeseydim buraya gelmek istemezdim. Kişisel ya da kitleselliğin içinden çıkan öylesine bir tepki sayılır benim ki, doğru ya da yanlış olduğunu kesinleyecek kadar ileride gidemem. Yapılması gereken özeylemin  özgürce yapılabilmesi, belki bunu yapabildiğim için bir umuda  kapılabilirim ben, kurtuluş yolu hala vardır belki de...

Delia, ben senden daha umutsuzum demeye utanıyorum.

Burada ilk kez gülümsedi Delia, paranoya ve cinnet içinde olduğumuzu düşünenlerimiz için, iyi bir örneksin dedi. Sorun sizde demiyorum ama arınmışlığı arayan biri için, bunları ileri sürmek haksızlık değilse de, umudun yok edilmesi ya da onun görmezden gelinmesi, kıyamet provasına kalkışmaktan öteye geçemez...

Hiç bir şey, bize hiç bir şey kazandırmış değil ne yazık ki!..

Umutsuzluğun umudu da söz konusu olabilir. Kötülüğün zorunlu olduğunu ileri sürseydim ne diyebilirdin, savaş, açlık, kavga, ölüm, öldürme, sayamadığım bir sürü şey için bir zorunluluk var gibi geliyor bana, niçin bunların gölgesinde yaşıyoruz ve bir çözüm aramaktan kaçınıyoruz da, bir gölgeye, çöle veya dağa sığınıyoruz biz...

Hak vermeyi bilmek gerekir.

Bu dediğinde gerçeklik payı varsa da, kötülük ve kötümserlik ele geçirmiş bizi, bundan kurtulmak gerekir öyleyse, belki de diyeyim ki, biz sorunlarımızın efendisi olmayı yeğliyoruz gerçekte, ondan kurtulmak değil, kötülüğün bizi ele geçirmiş olması, onu ortadan kaldırma adına bizi oyalayan bir kozmikomikliğe dönüşmüş. Düşünceler alabildiğine basitleştiğinde belki soruna daha çok yaklaşabiliriz...

Kurgunun, eyleme yansıması noktasında sürekli problemler yaşadığımızı ileri sürebilir miyiz...

Sorunların kendisini tek tek ya da bir bütün olarak ele almak noktasında hep bir engeller var bizim içimizde, tüme varım ya da gelim bizim için bir çözüm olmaktan uzak ne yazık ki...

Özür dileme alışkanlığım vardır benim. Peki, her ölümlü gibi çözüm ne diye sormak ya da ne yapmalıyız bizim için formüle edebilir misin diye danışmak durumundayım.

Ruhum aç benim...

Sıradanlık içinde olmalıyız, umut bir soyutlama ve ufki, sakince düşünmeliyiz, belki hızlanmak için geri geri gitmek gerekir ve sonra koşmayı denemeliyiz, sorunlar sonsuz ve açımları da bir o kadar sonsuz gerçekte, temel sorun kendimizi görmeli ve ona göre çözümler üretmek noktasında, bir karar ve mantık birliği, düşünce silsilesi içinde yol almalıyız düşüncesindeyim, bunlar ileri sürüldü belki de, ama dünyanın bir anomali içinde olduğunu kabul etmeliyiz öncelikle...

Sonsuzluk  denizinde bir çözüm bulabileceğimizi düşünüyor musun yine de...

Yaşamı gerçekte yadsıyorum ben, beğenmiyorum, kendime dönmek istiyorum ve varabileceğim, deneyebileceğim tek gerçeklik bu, burada olmam sizi şaşırtıyor, oysa burada değilim ben, yalnızca olabildiğince ilkel ve ilk günümüze dönmek istiyorum, ana rahmine dönmek gibi, sıfırı görme ve yeniden başlamak, tuhaf olabilir ama algılarımız hep bir saplantı içinde ve hepimiz birbirimizi, her şeyi, evreni, tanrıyı, varlığı, yokluğu  yanlış algılamakta direniyor gibiyiz. Doğrulardan ve gerçeklerden nefret  ettiğimi söyleyebilirim. Başka bir dünyadan, dumanlı vaatlerden, cennet ve cehennemden de nefret ediyorum ben, belki içimde ya da burada başka bir gezegende olduğumu düşünerek kendimi avutuyorumdur, bir 'otopya' demem yinelemenin tuzağına düşmek olur benim için ama başkaca  ne yapabilirim ki...


Delia, ağlama isteği uyandırıyorsun bende, başka hiç bir şey değil...

''Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...''
Algılarımız hiç değişmedi ve değişmeyecek!..

Minicik bir özlem yumağıyla 'Hoşçakal' demek istiyorum sana...
Büyük bir gök parçasıyla; Hoşçakallar bir arada olsun diyorum bende...

Delia'yı bir daha  göremedim...

***

''Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği  'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...

Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfçikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.

Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...''


Bir an gözlerimi açtım, ay bir yarı-tanrı gibi yükseliyordu gökte...

Düş görmüşüm.

 

 

 

 

                            *

 

 

ADA'LHANOV

Hiç unutmam, söz etmişliğimde olmuştur, Felsefenin Temel İlkelerini okuduğumda... Ama önce şunları söylemeliyim!..

Politzer gerçekte, Atlantik'in doğu yakasının -kültürel- üretkeni konumunda -demek ki doğu batı diye bir şey yok!-, yalnızca kapitalist dünyada yaşamış; komünal toplumu irdeleyen, analiz eden satırların gene onlardan gelmesi şaşırtıcı, ülkesini terk etmiş...

Ama dünya böyledir, diktatörler gerekirse sosyalizmi de biz getiririz diyebilirler, barış bizden sorulur da, dünya, savaşın aktörleri olduğu halde, barış masasının kahramanlarının da aynı kişilerden oluşmasından büyük haz duyar!..

Politzer'i komünal felsefeyi, idealist kültürle değerlendiren biri gibi algıladım hep, etkisi bir empati değil eleştirel bir soğukluk yarattı, son anda Naziler'e sizin kurtuluşunuz için çabaladım demiş, trajik bir an, tüm insanlar, hepimiz ölünün ardından susmayı biliriz, bu dünyayı geride bırakan birinin, gerçekte ne bedeni, ne düşüncesi kavga konusu olamaz artık, cismani varlıktan soyutlanarak sürüp gider tüm tartışma, teleferiğin adı birden varangel olur ve Politzer unutulur. Gerçek hesap yeri dünyadır yalnızca zaten, her şeyin dünyada kaldığının kanıtıdır belki de bu tutumlar. Ötekisi bu dünyanın parçası, iş gören bir terazi, sanalitik bir emniyet sübabı ve ruhların Giulietta'sının bellediği  masalların masalıdır kısacası!..

Politzer batının komünist parti üyesi... Karmakarışık bir algılar dünyası bu, ülkesinde kalsaydı bu çabaları daha anlamlı olmaz mıydı diye düşünmemiz gerekir. Çünkü orada da beklenmeyen konuk kapısını çaldı ve 'Et di Brutus' gene yinelendi ve Politzer gene 'Aşk olsun!' dedi.  Bu konularda popülist batı dünyasını seçmesi, onu tanınmış, bilinmiş kılıyordur ama sıkletinin ağırlığını taşımış olma noktasında kuşkuları da beraberinde getiriyor. Huzurlu bir bahçede, huzursuzluğun tanımından, tüm girdi çıktılarından söz edebilmek ve kavramın zatıalinizden sorulması nasıl bir şeydir  demekte gerekebilir, üstelik dünyamızda bela geliyorum demezken.

Büyük konuşmak küçük dünyalara özgü bir şeydir evet ama eleştiri tanrının bahşettiği bir şeyse, onu sevelim ve vareste tutalım diye bağışlanmışsa, dilleri tutuşturmamız son derece gereklidir, ne de olsa bir armağanın endamını ölçüp biçmek ve tadına da bakmak gerekir. Doktor kuşpalazını bilsin diye  yatağa düşmelidir denemez ama bilmek cefa gerektirir.
Felsefenin Temel İlkeleri emsallerine göre daha alfabetik, daha anlaşılır ama daha yüzeysel bir kitap. Burada bir öykü amaçlanıyor ne yazık ki, bir eleştiri ya da kurban seçimi utanç verici olur,  öyleyse olan bitene bakarak, tüm dünya   bir oyun bahçesidir diyenlere nasıl kızabiliriz.

Özün sözü, üzülenler, kaybedenler, yenilenler kendini bilsin yeterlidir mi demeliyiz!.. İşte kitabın ortalarına doğru sanırım, bir Adelhanov kıssası vardı, olay ufkunda geçenler şu, Adelhanov Bolşevik devriminden sonra atölyesini -işlik- kapatmak zorunda kalır, ekonomik krize girdiği için çalışanların işine son verir ve der ki, bir işçi olacağım bende, biraz sermaye  birikimi gerek, daha güçlü olarak  döneceğim merak etmeyin. Ama Adelhanov ne yazık ki bir daha geri dönemez,  onun trajik öyküsüne hala içlenirim, çoktan bu dünyadan ayrılmıştır tabi, ama öbür yakaya gittiğimde ilk görmek isteyeceklerimden biri o, görmesem de bu duyguyla gideceğim!..
Politzer bu örneği veriyor ama Paul Tibbets'in kokpitte Komut'a basarken ellerinin titremesine ya da gözyaşı dökmesine, Hiroşima'da ölenlerden daha çok içerlememize benziyor  bu...

Adelhanov'un dramı istatistik -sayısal- ölümlerin ve milyonlarca insanın dramının önüne geçiyor, kapitalizmin sihri burada yatıyor, o koyunların yazgısına ağlamamamızı men eder, nasıl olsa sürüler yine üreyecektir, ne var ki başka Tibbets yoktur şu dünyada, varsa yoksa altın boynuzlu koçlar  ya da açlıktan ölen masallardaki kurdun başına gelen perişan eder bizi ve uyuşturucudan cezalı bir yıldız cezaevinden çıkarken gözyaşı dökeriz.
Tibbets görevini yerine getirmeye zorunlu olduğunu, kim olsa aynı şeyi yapardı  diye haykıracak olsa hıçkırıklarımızla eşlik ederiz ona, eğer Pasifik'in sularına dalarak, sessizce harakiri yapmayı seçseydi görev uğruna, ihanetle suçlayacak onu aşağılayacak olduğumuzdan eminim artık... Tarih bu örneklerle doludur. Kurulu düzenle, işlemekte olan mekanistik yazgımızın baskılarından kurtulmak, inanın ki tanrıyı yadsımaktan daha zordur.

Ephialtes belki bir çarpıtmadır, Mata Hari herkese gül dağıtmıştır, Brutus bir ölüm makinasına saldırmıştır, Köroğlu kendisine ağlamıştır, Rasputin dünyayı bir türlü kavrayamadığı için yolunu şaşırmıştır, Şeyh Bedrettin ölümden kurtulmak için ölümlü yola sapmıştır, anlaşılması ve örneklenmesi en zor insanlık halleri gibi gelebilir bunlar ama şu var ki, Tibbets bir hain olarak dönseydi ülkesine, gerçekte bir doğrumu karşılayan ama  kurguda bir hain diye adlandırılan, bir yaratılmış olarak, kalan ömrünü ıstıraplar içinde geçirecek, cehennemi bir  yeryüzünde ömür sürecek ve zift ve katranı tanrının sureti dediğimiz canlı sayesinde bu dünyada öğrenip, tanıyacaktı!..
Bizim ihanet dediğimiz şey, alışılmamış -belki de gizil bir gerçek ve de tanrısal doğrulara izin veremeyeceğimiz-, kurgulanmış sistemin dışına çıkmayı kabul edemeyeceğimiz ve gerekirse vahşileşebileceğimiz bir erdemin, sofistike bir  bilgeliğin yerle bir edilmesi  anlamına gelmiyor mu artık... Öyle değil mi...

Yüreklerimiz varsa, her silaha sarılışımızda, elimizin havada kaldığını bir düşünün!..

Bunun dönüşü olanaksız sendromlara yol açacağını söylüyorsunuz, cezanın değil, insan olabilmenin yaklaşımıyla sevecen bir ortam ve iyiletim, sınırsız bir hoşgörü ve anlayış ve kozmik bir dayanışmanın olduğu bir dünya daha zahmetli dostlarım. Böyle bir dünyayı yaratamıyorsak, sistem haklıdır, sürüler ölmeli ve Tibbets'in yazgısına göz yaşı dökmeliyiz. Tibbets çok onurlu!..  Bitmedi.

Bıçak ya da roket daha erdemli, daha kutsal!..

Ne demek istediğimi bile anlatamıyorum, öyle mi...

Ada inanın Adelhanovlar'la dolu, ütopyasını yitirmiş, hayattan elini ayağını çekmiş, yapayalnızlar, kendisiyle kavgalılar, yarı deliler, suskunlar, ermişler, kızgınlar, küskünler, her biri bir tarih olan, her birinin içler acısı ya da görkemli bir öyküsü olan, ütobistler, denizaşırı hülyalarla dolup taşan, ayaküstü düş gören, insanlığı bir kıyametin kurtaracağını söyleyen, ölüm olmadığında hayatın bir tadı olması bir yana, herkesin birbirini öldüreceğini ileri süren, aşkın tek kurtuluş olduğunu savlayan, kedilerin insandan üstün yaratık olduğunu, Eski Mısır'da tanrının bir kedi olduğunu ve o günlere dönmemizi fısıldayan, ceviz ağaçlarıyla donatılırsa  bu topraklar,  her sorunun çözüleceğini haykıran, nice insan...

Balıkçı Ayhan, Hıristiyan Faruk, Musevi Olcan, enternasyonal Maria... Bir dolu insan, bir dolu kahramanlık öyküsü, bir dolu konkordato ilan etmiş, yersiz yurtsuz...

Adada çiçekler azgın kokularıyla her yeri kuşattı bile, nar çiçeği var ilerde, geçen yıl öyle açmıştı ki, turuncu, ateş dolu bir okyanus, göz alıcı bir cehennem, melekler yanardağı... Ne tatlı alevler, ne hayran olunası bir aşkın parçası olabileceğini imleyen aldatmacalar, tanrının oyunlarından biri, şeytansı bir illüzyon,  cennetsi bir ecenin gel ve seviş çağrısı!..

Nar ağacı yazgım oldu neredeyse, onu görünce adaya gelmekten başka umarım kalmadığını anladım, ama gitmekten başka çare yok diyen ve bir roman yazdığını söyleyen insanlar da var!.. Onları anlıyorum, gelmek ve gitmek aynı gerekçelerle yürürlüktedir her zaman, bir yurtluk, gizlenecek bir aura ve size özgü, ultra bir gezegen ararsınız sürekli, aynı gerekçelerle yanıldığınızı ve artık adanın elden çıktığını, giderek bozulan, vahşileşen bir hal aldığını ileri sürüp güneye kaçarsınız ve o son durak, o son iç çekiş köyünün, aradığınız biricik yer olduğunu anlayıncaya dek, sürer bu ruh çalkantısı!..

Bir tiyatro ilanı gördüm adada, ortada bir 'Güllü' oynuyor ve bir sürü posbıyıkta çalıyor, bildim bileli, bir oryantal oynar her Yeşilçam filminde, tiyatrolarda açık saçık oyunlar, derinlik sıfır, toplumsal veri zemine paralel seviyede, köçek, zenne, mihrace,  ferace ne oynatırsanız oynatın, adı özgürlükten geçen bir karanfilli...

Şimdi soruyorum, bununla insanlara özgürlük felsefesi ya da bağımsızlık ruhu kazandırılacaksa, eleştirenler sonuna kadar haklı diyorum ben. Geldiğimiz noktaya bakarsanız bunu görebilirsiniz, aydınlar bu ülkenin celladı oldular, tiyatroları 'ortaoyunu', felsefeleri çalıntı yığını, resimleri kopya, müzikleri dışa bağımlı, romanları anı, şiirleri devşirme, mimarisi yıkıntıdır bunların!..

Azgelişmişlik o kadar görkemli gerekçelerle avunur ki, dar alanda daha yeniyiz, yeni başladık derler, erotik furyacılar, biz uçkurunu çözmeyi bile bilemeyenlere, cinselliği aşıladık, müzisyenler çok seslilik zaman alır der. Şiirimizin en büyük geleneğimiz olduğunu herkes söyler ama batıdan devşirdiler onu da, yüz yılımızda aydın bu işte, komisyoncu, arabulucu, simsar, kopya tüccarı, kolaj versiyonuyla iş gören dünyanın tek bilgesi, ne eşi var ne neşesi!..

Somurtmak onun tek silahı!..

Söylenmesi gereken şu ne yazık ki, bu kadrolar, bu anlayış değişmedikçe, bu toprağın kiracısı olmayı sürdüreceğiz. Neden, her şeyimiz kiralık değil mi, sahibi, üreteni, yaratanı hep başkaları değil mi. Aksiyon filmlerimiz eski kovboy filmlerinin versiyonuydu bir zamanlar, müziğimiz aranjmandı, yazınımız öykünmelerle dolu, şiirimiz içler acısıydı... Bu kavgaşım hala sürüyor, semirenler, sömürenlerle el ele vermiş, sekülarist çığırtkanlığı ele geçirmiş sermayelerini kaptırmamaya çalışıyorlar...

Yürüyüşler sade suya tirit konular için, hepimizin cennetlik olduğu bir yurtlukta kurnadan su içmek için yürüyor keçiler, vah köksüz ülkem, bellekler yalnız dini kötülemeye programlanmış, laik skolastizme ne diyeceğiz, sessiz ol mu, aydın despotluğu var, sosyal faşizm var. Bu ülkenin sorunu aydınların resmen orta seviyeli  bir sentez ürünü olmaları. Üniversite açmaya dört duvar diyen bir aydın, okul sayısı olması gerekenin çeyrek kalbi diyemiyor, bir tür mürteciliğin pençesinde geziniyor açıkça..  Çünkü sosyal bilimlerde üniversiteler gerçekten dört duvardır, Platon'un akademisinde dört duvarda yoktu, 'ünilever' şeyler teknolojikse dört duvar olamaz ama bizde  yüz yıldır 'kağnıya övgü' teknolojik hapishaneler var. Aydın yok, aydın olmadığı için son sıralardayız, üstelik aydın kendini eleştiriden vareste tutan sınıfa dönüşmüş. Aydın üretemiyoruz biz. Çünkü bu ülkede  laik yobaz olmak zorunda olduğunu düşünüyor aydın, doğruluğu kesinlenen şey, zamanla düşünsel dogmaya dönüşmek zorundadır. Aydın sıralamada geri kaldıysanız, toplumsal cendere, çoğulcu mekanizmanın koşullandırdığı metaya dönüşüyor, geri kalmışlık başlı başına bir dogmatizmdir açıkçası, konumunda, uzaktan emprovize edilen bir metadır aydın ne yazık ki, kumandalı bir ışıktır. Baştan beri tek tip aydın profilimiz var bizim, korumacı şövalyeler ve verili şövaleler,  bu da örtülü faşizm anlamına gelmez mi, duyumsanmayan ve son anda varlığını belli eden göğüsteki 'cancer', şimdi laisizm diye ördüğümüz duvarın, demokrasi diye tapınmanın ne anlamı var, çünkü o üç bacaklı at!.. Düşünce şiddet üretiyor bu toprakta, herkes kendi gölgesinin ve kolhozunun kralı, 'façyo' ruhluyuz ve kurbanımız doğrudan bu toplumun kendisi, biz... Varsıllarımız bile, açık toplumların vasatisi olan, karanfilli ve alay konusu bir cücedir bizim...  Nedeni, laik skolastizm, çözüm; açık toplum...

Geneli de var bu işin, Hawking için, yüzüne plastik maske geçirilmiş bir robot diyorlar, kapitalizmin dehşet verici illüzyonu, olur mu olur, olmazsa söylencesi yetiyor, kutsal ruh, doğunun vicdanını aşkınlayan bir görü, yararlı onlar için, yazınımızda, ışığın karanlığında, denizin yayını arayan bir metafor ve kendimizi yadsımakta coşkulu davrandığımız bir metamorfoz değil mi...

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece diye karanlıkta ıslık çalanlar, el değiştirirler mi bir gece!.. Güneş doğudan doğar mı gene!..
Tazılarla tavşanların savaşı bu, hep avcının kazandığı!..

Bilimkurguya özenmiyor bu toplum, bilime ilgi duymuyor, köreltilmiş, hem toplum bilisiz deniyor hem de toplum bir şeye kalkışır diye ödler kopuyor ne yazık ki, inanın el altından  uzaklaşsın her şeyden diye o her şey yapılıyor. Gerekçeler sonsuz, din bizi geri bıraktı, biz yeni bir cumhuriyetiz, otuz üç simurgumuzu, otuz üç  kızımızı  daha dün yeni uçurduk, birilerinin elinde toplum üç maymun olmuş, o birileri heykeli dikilecek insan seviyesine gelmiş ama toplum bir adım ileri gidememiş, bu formülün kimyasını bulanların başarısı, dünyanın tüm gelişmişlikleri, tansıkları, olağanüstü bulgularından çok daha büyük bir beceri inanın, ileri gider gibi görünerek, geri kalmanın şeytana taş çıkartan yolları, gaz basarak, fren yapmanın ağrıları, meleksi ruhları ağlatmanın büyüleyici bağdaşıkları nelerdir...

Adres; Etiyopya, hayır Anatolia!..

Hıristiyan Faruk'la sabah akşam konuşuruz bunları... O dünyanın gidişatını öyle iyi analiz ediyor ve öyle iyi sezinliyor ki seçimden bir yıl önce Hillary teyze kaybedecek göreceksin demişti. Notradamus'u kutladım!..
Demişti ki, Ulysses okurken bir anlam arıyor bizim aydınlarımız, oysa anlamsızlığın başyapıtıdır o, anlamsızlığın cehennetinden lineer bir kurt deliği geliştirebilir miyizin cebirsel yolu, cebir gibidir gerçekten kitap, amaç anlamsızlığın çılgınlığına sürüklenerek, bir anlamlar silsilesine ulaşmak...
Dinden korkmak niye derdi... 'Kandil, bir sırça içerisindedir, o sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır, bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar, nur üzerine nurdur o.'

Bilim kurgu değil mi bu, din hurafeyse eğer, ona teslim olan toplumları sorgulayacaksın, batıda kilisenin sayısı doğudaki mabetleri geçiyor, çok daha saygılılar, ama tanrının bir yoldaş, bir arkadaş olduğunu seziyorlar, diz çökerken aynı seviyede olmak için dikkat kesiliyorlar, yoksa onu duyamayacaklarını biliyorlar.

Şöyle düşünün, beyinsiz tek bir yaratık yoktur evrende, taşın bile vardır düşün evi denilebilir, bitkilerin komut merkezi tüm bedenine, organlarına yayılır, solucanın beyni elbette vardır... İnanın tüm evren bir beyindir gerçekte, tanrıda geçmişten geleceğe, salt bir exodus, bir üst düşün, bir denetim amaçlıdır belki de...

Centaury!..

Bilinmeyeni bilemeyiz elbette ama ışıkta yüzeni de görmezlikten gelemeyiz, bu en büyük yanlışımız bizim, yanılgımız ve  korkunç dalgınlığımız, uykumuzdur belki de...

Garp cephesinde yeni bir şey yok'u okumuştum sanırım, asker ölen arkadaşının parlak çizmesini hemen giyiyordu, bu onun ölümüne sevinmek değil, kendi yaşama coşkusuna işaretmiş gerçekte, derin bir kavramsallık ve gerçekte elinde olmadan bir protest karşıtlık var bu davranışta, anlamak öyle zor ki...
 
O kitapta, bir köyde  beş arkadaşın, altıncısı kitapta yazıyor, kümesten tavuk çalmalarından  etkilenmiştim, anımsadığım bu yalnızca, çünkü gerilim dolu bir sahneydi, unutmadım, adamlar aç, çalmaları tek çare, başarmaları gerek, onlar için tek kurtuluş yolu bu ve acaba başarabilecekler mi diyordum, bir de bir askerin ölmeden önce miğferine tutuşturduğu çiçeği unutamam, ölüm gezegeninde, yaşamın filizlendiği , dirim dolu bir sahne...

Aslolan hayattır değil mi...

Savaş ve ölüm, insan bu meçhul.

Tanrı gibi!..

Sonradan Seyyit Han filminde bu çiçek tansımasının bir versiyonuyla karşılaştım, ona benzer ama farklı bir sahne vardı, o kitabı okumuşlardır sanırım.

Yaşam bilinçaltımızın yüzeye çıkması ve anıştırma ve görüntülerden başka bir şey değildir belki de!..

‘Bakın işte bu Sezar / Nötrinomun akışında su / Alçaklığın boşluğunda Jüpiter / Kimononun içinde bir kuğu / Geliyor kırmızı at Borjiya / Po ovası kalçası Bükreş bu / Duasını saçıyor bir Efes / Fanus Jiyal içindedir durduğu / İşte şu gördüğün bir müon / Satürn tutmuş saçın döllüyor / Düşlerinde orakl bir nöron / Dişler iken kıyametin koptuğu’

Hıristiyan Faruk'a şu şiiri çok severim dedim...

‘Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- / mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, / kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı. Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; / yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi / gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla / (çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir). Ve sevgi- / evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor derinlere gömülü gözyaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan, / orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize.’

Bir şey daha okudum ona ayaküstü...

Sabah sokağa çıktığımda ilk gördüğüm kişi kendimdi. Köşeyi döndüm, gene kendim. Durağa geldiğimde gene!.. Otobüse bindim, baktım, gene kendim. İşyerine geldim, çevremde sayısızca kendim, kendimler... Koltuğuma oturdum, işte gene kendim. İşlerini yapmamı isteyen, zorluklar çıkaran, kolaylıklar sunan bir sürü kendim!.. Öğle tatili; gene öyle... Yemekte, çay molasında, işbaşında... Bir sürü kendim. Akşam paydosunda, dışarı adım attığımda; ilk karşıma çıkan şey, gene kendim!.. Otobüse iniş biniş, sağa sola bakış, galeriler, mağazalar. Cetvelle, pergelle oyulmuş mağaralar, evler, alanlar hep kendimle dolu!.. Dün, bugün, yarın, sonsuzca bir kendimler çoğunluğu!.. Bıkmadan, usanmadan, sürgit kendim. Aşağı, yukarı, önü, ardı, eni, sonu bir kendimler kalabalığı... Birden kavradım olan biteni!.. O gün, kendimi yok ettim.

Çözüm değilse de durum belki de böyle...

Ada'lhanovlar umut dolu, sonsuza dek böyle yaşayacaklar gibi görünüyor. Şeytanla işbirliği yapmak, doğruların yörüngesi dışına çıkmak, bir kayanın üzerine tırmanıp tanrı benim diye haykırmak...

Umutlarını öbür dünyaya bırakmaktan çok daha insani bir şeydir.

Kimin işi daha zor!..

Ama bu bir öykü değil.

Neyin daha iyi olduğunu, belki  tanrı bile bilemez...

Bir paradokstur bu!..

Ne yazık ki...





 

 

 

                              *

 

 

SELENE

(Gülhaç’ın Öyküsü)

 

Selene, ada kuşum, ben sana vurulmuşum!..

Gülhaç Senay adanın kadim ressamlarından, biz ona Selene -Ay- diyoruz, orta yaşlarını sürüyor, sanat müziğine aşık, resimleri gelenekselle modernizmin karışımından ortaya çıkan görseller, ölü doğanın içindeki üçgen adamlar, ağaçların tepesindeki ölü kuşlar ve gölgede otlayan kanatlı ceylanlar gibidir onun resmi...

Bitip tükenmeden resim yapıyor ve her sanatçı gibi ölümle yarışıyor!..

Bir gün gideceğini biliyorsa da (gerçekte bilmiyor, ne zaman öleceğimizi bilmemek, pratikte bizi ölümsüz kılar der, bir sanat diyalekti), bilmezmiş gibi üretiyor, kendi evreninin efendisi, belki ölümü de sorun etmiyordur, sonsuza dek yaşamanın hiç bir şeyi gerekli ya da zorunlu kılamayacağını biliyor, ölümsüzlük zamanın durmasıdır, hiç bir şey yapamaz, hiç hareket edemez hale gelirsiniz teoremde, pratikte ışık hızında koştursanız bile, gideceğiniz hiç bir yer yoktur, sonsuzlukta bir hedef, bir geliş ya da varış söz konusu olamaz, sonsuzluk ya da ölümsüzlük ölümden bin beterdir!..

Ben böyle dedim, ama Selene varsayımların gerçekliği veya doğrulanımı, ölümün gerçekliğinden ve varlığından daha kesinleme şeylerle doldurulamaz, çünkü yaşamadık, denemedik ve bilmiyoruz, ölümsüzlük belki de sonsuz barıştır, belki de hepimizin birer tanrı olmasıdır, kavramlarımızda ona göre evrileceğine göre, ölümsüzlük pekala iyi bir şey ve hatta evrende ulaşılması gereken bir nokta olabilir dedi. Onun için resim yapıyorsun dedim, umarsızlık ve kederler içinde ölümden kaçma ve sonsuzluğa ulaşma, varlığını sürdürme eylemi seninki resim değil dedim.

Güldü, kategorize etme, yaftayı yapıştırma, adlandırma dedi...

''Selene...
Teninin zümrüt kokusunda, o kutsal deltanın yeşim kapısında... Tanrısal sağrının yamaçlarında,  uyluğunun  granit çayırlarında, deliler gibi dolanıyorum  her gece...

Bir dalgın cambaz!..

Kuş evinin mağaralarında, o kutsal ağzının koyakları, kızıl damarlarında, dilinin  ateşli uğultularında, tan atımı yaklaşıyorken, kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda, kaderin ağlıyordur belki koynumda...

Selene...
Teninin bakır diyarlarında, gezinirim her gece,  o yatışan yumuşak  çayırlarında, piramitlerin uçlarında, o gümrah tepelerin ardında,  umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında, karanlığın  eteklerinde, pembe damaklarında... Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur. Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.

Ellerim geziniyor oralarında, göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.
Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım, koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım. Karanlık çöl rüzgarlarında...

Selene,  dilin zehirli zambak şu bahar sabahında, yanakların gümüş ovalar, zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.

Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...

Irmak sularının kıyılarında, boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır. Dağlardan süzülüp gelendir o, zelzeleler gibi...

Ak göğüslerin umru dutlarıdır, toprağın kökünden fırlayan yumrular, gümüşten ikiz otların verimi onlar.

Kalplere  benzer!..

Selene,  bir ay parçasısın sen, ey güneşin kardeşi, karanlık dalgalarımın  deniz feneri, gecenin mavi sularında ki, bir can kandili...

Ecem!..
Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım, yalnız benimsin  sen, bense senin kaplanın, Amnon!.. Her gece zincirlerinden boşanan...

Kapım  çalınıyor gece yarısı, kim o, kim o gelen,  sen misin...

Selene...
Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...

Güneşin altın oklarının ışıltısında,  iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...

Selene,
Dağ yolunda  rüzgarlarına bindiğim, ırmak kıyılarında gidip geldiğim, teni yanıp sönen perim, yılanım, ceylanım, ufuklara bakarak ağlayanım...

Ahım, göz yaşım, alın yazım...''

İkindi güneşinde, bir çam ağacının uzun gölgesinde uyukluyordum, o sıra uyandığımda, rüzgarda ötüşen saz sarmaşıkları, uzakta kuşların ötüşüne  eşlik ediyor,  gün yavaşça iniyordu.

Selene'ye mezarı Port Said limanının taşları olmuş, geçmiş çağların Selenesine yazılmış bu şarkıcık dedim...

Sustuk...

Sonra Selene'nin konuşacağı tuttu...

Batılı ressamlar niçin geniş bir renk skalası, yeni biçimler ve ayrıksı görüntüler cenneti yaratmışlardır bilir misiniz dedi... Çünkü teleskop gibi bir uzak görü aygıtı, ışığın analizi, sanayi ve teknoloji devriminin sihriyle, renklendirmede çağın ötesine geçme olanağını buldular.

O güne dek kutsal mabetlerden, sokak aralarına, ev içlerinden, göz alıcı meydanlara bu yarış sürüyordu. Öyle ki doğu, sureti yasakladı diye tanrısal olana yakınlığı görmezden gelinerek, soyutun sınırlarını zorlayan gökselliği yerleme indirgenerek, kara çalmaya yeltenilse de, somuttan soyuta geçmiş, ortaçağ gerilerde kalmış ve acımasız yarışım sürüyor olsa da, rönesansla, denizaşırı coğrafyaların, egzotik renkleriyle yahşileşen savaşım, tuval, rölyef, fresk ve ikonların göz alıcı renklerle bezenmesini sağladı ve ara unsurlar hiç olmayacak kadar çekici ve alışılmışın dışında görüntülere bulandı ve tüm görseller us dışı, büyülü bir atmosfere bürünerek, yeni biçim arayışlarını olağanlıkla artırdı ve yarışta makas açılmaya başladı.

Bunun ertesinde hızını alamayan batının, gözünü göklere çevirmesiyle, ışığın teleskobik analizi, ultra, gama, iks, mikro dalga, kızıl ötesi ve gözlem ışığı gibi devinimler, sanayi ve teknolojik devriminin yeni olanaklar sunan yaratımlarının itici gücüyle, bir iksir gibi etkileyici öngörülerle, geniş ufuklar doğuran gelişmelerle,   görsel estetiğin kulvarlarında kayda değer bir hızla öne geçmelerini sağladı.

Bu öne geçme sanal ya da bir varsayım değil, gerçekten somut ve kabullenilir bir gelişimin sonuçlarıdır.

Van Gogh, mikro dalga ışınlarını tuvale taşıdı, renklerinin akustiği yalnızca onlardan bileşiktir, sarı, kırmızı, mavi.

Sisley, Seurat, Monet gibi benzeri yenilikçiler, gölgemsi, sisli görüngülerde, hayalsi şeyler yaratan, noktacıklarla resim oluşturan ayrıştırıcı öncülerdir, o günün resmi görüntülerle değil, biçimlerle de  romantizm yaratabiliyordu, siyah beyaz bile başlı başına bir renk gibi kullanılıyordu, ışığın frekansları tuvalde geziniyor, sisleme, antirenkçi ve soluk, gölgeci resim çağları başlıyordu.

Bu öyle mekanize bir etki yaratmıştı ki, Picasso görecelilik ve kuantum teoremasını anında sahiplendi, Kandinsky mikrop ve bakteri türü organellere yöneldi, Max Ernst kozmik kurgulara yeltendi ve Pollock sicim kuramı ve genoma yönelik ipliksilere yönelmedi evet ama bilimsel görüntülerin ayrımına varan içgüdüsüyle  karşı tepki verdi, bu mekanik ve giderek duygusuzlaşan otomat uygarlığına.

Teknoloji kaçınılmazlıkla kendi yenilgisini yaratıyor, insan eziliyordu. Pollock büyük bir antidevrimcidir, canını verecek kadar!..

Doğu izleyici konumdaydı ne yazık ki ve umarsızca mimesise -taklit- yönelmekle kendini gösterebildi, herkes Paris'e gitti, bröve oralarda veriliyordu, yetmedi sanatın tüm alanlarında batı yol gösterici olmaya başladı, oysa batı bin bir gece masallarının toplamıydı ama devir değişmişti artık, kavramların kaynağı değil, onların tilmizleri, süreğenlerinden söz edilebiliyor ve ortalık toz dumana karışmış ve Avrupa şehri dizginsizce, mahşerin dört atlısı gibi ilerliyordu. Halen öyledir ama metal yorgunluğu çökmesine yol açar uygarlıkların, doğu batının yanına mimesisle de olsa yaklaşmış, kusurlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugün doğu arayı kapatmak için, bir çılgınlık yapmak zorundadır, ya rengi terk ederek bir kırılma yaratmalı ya da rengin ötesine geçmelidir. Mimesisi terk etmeli midir bilinmez, onun üzerine  bir konstrüksiyon,  yeni bir yapıntı kurmalıdır  belki de, ya da yeni bir tansık yaratmalı yaratabilmelidir. Örneğin ebru gibi bir biçime dönmek, geçmişin terk edilmesinin yararı olmadığı açısından yerindedir ama bu yatay zenginliğin çoğalımıdır, dikey kazanıma yol açmaz, yapılması gereken, olanların toplamından olmayana nasıl ulaşabiliriz, onu aramaktır.

Öngörüler sonsuzdur ama öngörülebilir bir sonuç yaklaşmaktadır her zaman bu gibi hallerde, diğer olasılıklar fantezi ve aşırı göreceli varsayımlar olarak kalır tarihin koridorlarında. Bekliyoruz...

Ama bu anlamda, bizim batıya yönelmemiz bir gerçeklik değil bir projedir, savaşın sonucunda bile isteye kararlaştırılmış bir şeydir, çünkü haklılıkla uygarlığı domine eden bir topluma yüzümüzü çevirmemiz doğrudur, ama bunun korkunç sonuçları da vardır ne yazık ki, siz yerle yeksan olmuş bir toprak parçasında uyguluyorsanız bunu önce sizi sömürürler, tepe tepe kullanırlar, posanızı çıkarırlar ve sonra anlarsınız ki yüz çevirmek değil, taklit değil, hayranlıkla arkadan koşturmak değil, tam bağımsız bir yapıyla kendi cennetini ve cehennemini yaratabilmekmiş gerçeklik. Bunu anlamak üzereyiz... Doğu bir gün başarırsa bunu, elem dolu başarısızlığına borçlu olacaktır.  Başarısızlığı, başarısı olacaktır. Pirus ya da Sisifos gibi...

Selene'yle sanatın öyküsünü sürdürelim...

Sanat başlı başına bir dünyadır ve büyüleyici olduğu kadar açmazlarla da doludur. Duchamp'ın Büyük Cam adlı yapıtını bugün, büyük imgelem, sınırsız düş ve vakumsuz evren üçlemesi altında sergileyin hiç bir yankı uyandırmayacaktır. Çünkü sanatın zaman ve zemine sıkı sıkıya bağlı, bir işlevi vardır. Cinsiyet körlüğü, algı bozukluğu gibi travmalarımız yanında, zaman fobisi diye bir şey vardır insanda, zamanda ruhen geçmişe dönemeyiz, bu olanaksızdır, nasıl dinozordan korkmayı algılayıp, kavrayamıyorsak ve gülünç bulabiliyorsak bugünün dünyasında, kabuslarımızda çağımıza ve günümüze bağlı kavramlarla sınırlı olacaktır. Düşlerinde sürgit giyotinle kurban edildiğini gören biri psikosomatik fonksiyon bozukluğu içindedir ama sürekli kurşuna dizildiğini gören birini doğal karşıladığımız gibi, anlayabiliriz de...


Çünkü biri ekstrem ve anlaşılırlıkla kişiye özgü bir durumken, diğeri hepimizin başına gelebilecek bir şeydir ne yazık ki... Biri zaman ve zeminden yoksun, tuhaf bir sanrıya ve az görülür bir sendroma dönüşmüşken, diğeri neredeyse haklı görülebilecek bir karaduygu, bir travma ve kaosun içindedir, bu nedenle ikinci kişi, çağımızın bozumlarından haklı olarak etkilenmiş ve anlamamız gereken bir kişi gibi nitelenir neredeyse...

Bundan ötürü geçmişin büyük yankı yaratan yapıtlarını da artık o günün çarpıncıyla duyumsayamayız, bu doğaldır üstelik, değer yargımız değişmeyebilir, beğencemiz sürebilir de ama yapıtla ilgili duygusal bağlarımız yok hükmündedir ne yazık ki... Zaman gibi sanatta görecelidir çünkü, aurasından koparılmış, zaman ve zeminini yitirmiş her yapıt etkinliğini yitirir. Borges'in, Pierre Menard adlı öyküsünde Don Kişot'un tıpatıp yeniden yazılması, gerçekte yapıtın bir önceki Don Kişot olmadığını kesinlemektedir ama şu farkla, eğer yapıt sağlam bir metne dayanıyorsa, bugünün algıları ve siyasi, toplumsal ve hiyerarşik bağlarıyla gene onu bir ironi ve karaeleştirinin anıtıymış gibi değerlendirmemizde olasıdır.


 

Zamanda bir yapıt, kaçınılmazlıkla değerini kaybeder diyemeyiz yine de, o günün bakış açısıyla değerlendiremeyiz demek gerekir, bu yüzden yankısını yitirebilir de artık, ilgi ve değerlik yarattığı çağın dışına çıktığında yapıt, öz geçmişinin kavram ve algı sınırlarıyla yorumlamak olası değildir artık onu, bu da hiçlenmesine ya da başka türlü değerlendirilmesine bir kapı açacaktır doğallıkla...


 

Guernika bile bugünün yapıtı sayılamayacağı için, gören göz bugün onu, o günkü dramı, travmayı özetleyen bir görsel fetiş olarak algılayamayacaktır, periferisinde yapıtın köklerinden habersiz biri, onu şaşırtıcı, cinler dünyası ve hatta bilim kurgusal bir yapıt olarak da algılayıp düşleyebilecektir. Don Kişot bu yüzden çağımızın kontrendikasyonlarını dile getiren bir fars ya da vodvil olarak da algılanabilir evet ama neyin neyle sonuçlanacağını bilemeyiz, ikilemler öne çıkar ve Heisenberg türü  belirsizliğin ve Schrödinger'in Kedisi'yle dolu bilinmeyenlerin dünyasında bir öngörü ve kesin bir yargı oluşturamayız sanatta, sunum ve düşünsel formatta önemlidir bu yaklaşımda ve konunun boyutları, yorumsal sınırları uçsuz bucaksızdır ve kesinlenemezdir ne yazık ki...
 

Çünkü bir Maori veya uzaylı için Guernika öncelikle komik bir resimdir!..


Selene susmuyor!..

İzlenimlerime göre sanat hoşgörünün yaygınlaşmasına yarar ve birleştiricidir derler, ruhun Kudüs'ü, bedenin Vatikan'ı, benliğimizin Mekke'sidir belki ama, gerçek böyle değildir ne yazık ki, örneğin batı hoşgörüde doğudan hala geridir, silah ve sömürünün gölgesinde bir uygarlık üretebilmiştir, belki tüm uygarlıklar böyledir, batıda katedraller, kiliseler, mabetler gökleri delen ve haçı-çarmıhı imleyen bir kılıç gibi yükselir, erildir, bir meydan okuma, tanrıya ulaşma noktasında yırtıcı bir görsellik barındırır, kararlılık içerdiği kadar, kin ve acımasız bir doğrudanlıkta içerir belki...

Ama doğu öyle değildir, onun mabetleri kubbemsi, dişil ve herkesi kabul edebilecek bir kapsayıcılık, iyi niyet ve tüm renkleri koruma noktasında anlayışlı bir hoşgörünün dışa vurumudur, doğu doğru olan ve feminendir, olgunlaşma ve yaratımın evrilerek gelişmesini öngören bir kalptenliktir  onun ki, bu gerçektir, sanat ve mimarisiyle, doğu felsefesi, yüz bin kere tövbe etsen gene gel der gibidir.

Batı ise onu aradım, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim diye haykırır, bu bir umarsızlık ve yalnızlığın kederine işaret eder gibidir ama acımasızlık ve vurdum duymazlığı da beraberinde getirir.

Doğu durağanlığın ve anlayışla dolu bir sabrın egemenliğini öngören imgelemine  sarılır, hangisi iyidir, şimdilik batı forse ettiğine göre uygarlığımızı, öncül oysa ve sonuçlara bakılırsa, doğunun yeni bir yöneylem geliştirmeye, geliştirmesine,  önayak olması gerekir...

Sessizlikle, orta yaşlarını süren adalı bir ressamın öngörüleri bunlar, işte böyle dedi ve sözlerini bitirdi.

Haziran'dı...

Bir yazarımızın yapıtı bu sözcükle başlıyordu, anımsıyorum, tek bir sözcük ne anlamlar barındırabiliyor, sanki her şeyi anlatıyor. Yazı'nın gücü...

Boğazın kıyılarını ağaçlandırmalıyız, orda yolculuk eden herkesler, cennete giden bir yolun sonuna geldiklerini düşünmelidir. Yinelemek berkitir, Haliç'in girişine bizi imleyen cam ve saydam bir Hektor ya da bir Mevlevi, bir derviş ya da ermişin anıtını da dikmemiz gerekir, bizi tanımlayacak imgeler ve işaretlerimizden yoksunuz biz.

Doğunun  insanı ilgiden korkuyor, kalabalıktan çekiniyor ve meraktan kaçınıyor, sanki her şey  korku veren bir sona evrilecekmiş gibi, bir ilgi ve merak fobisi var doğuda, çekiniyor yaşamdan, değişimden ürküyor ve ılımlı bir solukla yolculuk etmek istiyor, iyi niyet söz konusu olabilir ama batının keskin cesareti karşısında yenilgiyi getiriyor bu yaklaşım, sanki batı köhnemeden,  ayağa kalkacak bir mecali yok gibi görünüyor.

Ayaklı bir satıcının yanında duruyordum, doğu herkese rızkını taştan çıkarma olanağı verir, adam yanındaki alış veriş ferdine şöyle bir şey dedi sanırım; Öyle deme yaratanın gücüne gider!..

İşte doğu felsefesinin özeti, iyi de gücüne gidiyorsa, sözünü duyuyor anlamı çıkmaz mı bundan, öyleyse kulağı var demektir, kulağı varsa dili de olmalıdır, salt kulak bir işe yaramayacaktır çünkü, o zaman gücüne gidecekse, seni uyarabilmesi de gerekir, ama işte öyle diyelim, işaretler gönderiyor, iyi de hır gür gene de bitmiyor ama, her yer kan gölü, ortalık çığlıktan geçilmiyor, mazlumlar yığınlarla ölürken, zalimler keyifle izliyor, öbür dünyada ceza ve sorgulamanın olması bu denli bir mantıksızlığın hoş görülebilmesine olanak verecekse, üç seçeneğimiz var demektir, bir tanrı zalimden yana, iki, öyle değilse bile bir denge tutturamıyor demek ki, gücünün her şeye yetmediği düşüncesini çağrıştırıyor bu, üçüncüsüyse böyle bir varsayımın olmadığı noktasında, bir saplantı ve alışkanlığın önü açılıyor ki, giderek oraya doğru evriliyor insanlık, kendi başının çaresine bakacak ve semavi  düşüncelerinden uzaklaşacak, yanılabilirim ama bunu bir an önce anlamak istiyor masumlar...

Tanrı yapıntısıyız diyoruz, tenimiz gözeneksiz gibi, ama öyle ki sivrisineğin iğnesi, onun damarlarına kadar giriyor.

İnsanlar, maymunları gözlemliyorlar, onların taze yaprak yemeleri, su yürümüş dalları kemirmeleri ve kayıtsızca bakınarak zamanı geçirmeleri onları sevindiriyor,  mutlu ediyor.

Maymunların ilkel ve yararsız yaratıklar, köle olmamak için, çalışmamak için konuşmazlıktan gelmeleri  ve bir üst varlıkmış gibi gülümseyip  insanların, onları kucaklarına almaları bizleri şaşırtıyordu.

Oysa bizler,  tıpkı maymunları onların izlemesi gibi, insanları  gözetliyorduk. İnsanların hala doğadan beslenmeleri gülünçtü, bu onları maymundan farksız yapıyordu, tuhaf aletlerle uçuyormuş gibiydiler ve hala bir zırh işlevi gören etleri  ve dirim veren bir sıvıyla donatılmış organellerin varlığı onları gerçekte, maymunun  türevi olmak bir yana, maymunsu da değil, bir tür maymun yapıyordu.

Oysa biz görünmüyorduk bile, kendi beslektik sonsuza dek, bu beslenmediğimiz anlamına da gelebilir, insan topraktan doğma, yeryüzüne bağımlı, tanrıya gereksinir ve tutsak bir yaratıktı ne yazık ki...

Maymunun arkadaşı ve can yoldaşı...

Bir savaş olmuş ve bilgisayar verileri sonucunda  harekat kazanılmış, ama sonra verileri karargahtaki bilgisayara gönderen adam,  düzeltiyordum verileri savaşı ben kazandım gerçekte demiş, sonra hayır demiş bilgisayarın başında ki yetkili, ben seninkileri de düzeltiyordum, gerçekte ben kazandım, sonra karargah komutanı, ben de verileri kafama göre değiştiriyordum, savaşı ben kazandım demiş, ama sonunda  bilgisayarın arızalı olduğu ve tüm verilerin, otomatik  biçimde değiştiği anlaşılmış.

Şimdi savaşı kim kazanmış...

Yanıt, insanlık hep kaybeden taraftır.

Teleskobun içine fare girmiş, ayda ejderha var demişler!.. Bizim bilimimiz, teknolojimiz, felsefemiz ve öngörülerimiz henüz bu seviyededir ne yazık ki...

İnsan tılsımlarla dolu bir yaratık değildir,  kendi düş dünyasıyla ve imgeleminin sınırlarıyla kapsanmış bir alanda düşünür, biz gerçekte derin ya da engin düşünceler içinde değiliz,  yaratı ve düşsel sınırlarımıza bağlıyız, diyelim ki uzaylılar kış uykusunda diye bir teori attık ortaya, bakın işte bu yeryüzü yaşamına sıkı sıkıya bağlı  bir düşüncedir.

Çünkü dünyamızda  kış uykusuna yatan canlılar var, yani gördüklerimiz, kendi düşünsel yapımız, deneyimlerimiz, insanın ötesinde varsayımlar üretemeyecek bir canlıyız biz ve bu doğaldır ne yazık ki...

Uzaydaki yaratıklar uykuyu belki bilmiyorlar, belki düşünemediğimiz kadar bize uzak ve yabanlar, ama kış uykusu teorisi her şeyden ilginç gelir bize, kendi düşünce sınırlarımızın dışındaysa o, yavan ve gülünç gelir.

Bir gün gülünç ve yavan olanın bizler olduğunu anlayabileceğizdir belki de. Diyelim ki biz gerçekten ileriyiz -ölçüsü gene bizim düşünsel sınırlarımız olsa da-, bir şey değişmez ama, her halükarda uzaylıları algılayamayacak kadar geri olabiliriz de  biz, et ve kan uygarlığı nasıl ileri bir düzey sayılabilir ki, bir virüs koskoca gövdeyi pestile çevirebilirken, aşkın gücü aşığı yaşamdan  koparabilirken, denizler Titanik'i devirebilirken, uzayda sözümüz olabileceğini düşlemek, kasabanın Hektor'u arenada dünyayı yenecek diye bir sav ileri sürmek gibi bir şey...

Sonuçta insan eni sonu kendini avutan, hemcinslerine göre  ileri olmak değil, direkt değil, ama bir çok özelliklere sahip,  geniş çaplı bir hayvandır ne yazık ki...

Evren bunca zaman sessiz kalıyorsa  karşımızda, bu evrenin gizlerini sakladığından veya sıradan bir şey oluşundan değil, insanın yeteneklerinin sınırlı,  yalıncak bir yaratık olmasındandır. Mars'a yerleşmemizin, kümes değiştirmemizden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum ben diyordu Selene...

Benim görevim guguk kuşu gibi  başka yuvalara yumurtlamak ya da onları çalmak ve kendi yuvasındaymış gibi göstermek biliyorsunuz.

Geçmişten bu yana terörize çan sesleriyle kulağım çınlıyor ve bir mankurt gibi kendinden geçebiliyorum ben...

Bıktım böyle yazmaktan dediğim oluyor ama...

Salt düşmanlık üretiyorum sanısına kapıldığımda oluyor, oysa bunu canavar bile istemez,  ama şöyle bir şey var, elinizde olmadan düşünceler, dış dünyadan servis ediliyor, siz gene dış dünyanın verileriyle sentezliyor ve kimlik değiştirerek, iradi amaçlarınız doğrultusunda,  tam bağımsız olduğunuz sanısıyla onu gene dış dünyaya iletiyorsunuz, gerçekte düşünce kişiye sıkı sıkıya bağlı, sui generis bir şey değil, bilim adamları da biziz, astronotlarda biz, köprü altında yatanlarda biziz, evrensel uyum yasalarına bağlı birer ecinniyiz biz.

Evrilen dinamikler, ürettiğimiz töz, edimler... Varyasyonlar cenneti, ruh mürekkepleri, güdük versiyonlar, işlevsel artı değerler, atıklar, posalar,  deltayı çoğaltan alüvyonlar ne derseniz deyin...

Öyleyse hepimiz bir vesileyiz deyim yerindeyse, bir aracız, aracıyız, kendi bildiğini okuyor gibi görünen. Biri şunu düşünmüşsün  bak diyor, canı istediğince bir yorum ve bir yönteç, bir yönelim ileri sürerek sizi bağlıyor,  artık onu demişsindir kaçış yok, medyanın ilahi gücü, ortak tutsaklığımız ve sağduyu... Baraj puanımızı bu veriler belirliyor, ne söylediğimize ilişkin.

Düşünce canlı bir madde, bir kimyasal, eğrilip doğruluyor ve toplum, iktidar -erk-, güç odakları ya da ilgili veya ilgisizler onu kartopu gibi yuvarlıyor, bir çığa dönüştürüyor ve gerekirse altında kalıp can verebiliyorsunuz!..

Düşüncelerimiz, korkunç belki ama, görünmeyen bir izne tabi...

Evrenin yasaları kendi bildiğince işliyor sizin anlayacağınız, düşünceniz ona uyumlu olmak zorunda, uyum yoksa onun  yasaları işliyor ve sizi sonsuz boşlukta hizaya getirecek, bir dengeye oturtacak  adımları atarak, kendi bildiğini dikte ediyor sonunda inanın.

Tarkovski'yi çok severim ve sık sık yinelerim, silahsız ve alışılmışın dışında tinsel filmler, düşünce filmleri ve tek başına bilimsel sinema çağını açtı o...
Bir filminde ateşli silah gördüm,  üzüldüm ama umarsızlık onu da, dünyamızın erdemlerinden yararlanma noktasına getirmiştir belki de diye düşündüm!.. 

Yüz sekansta anlatacağını, bir revolverle anlatmak hala olası bu dünyada...

Düşünce, keder ve hazzı aynı anda yaşatabilen tek yeteneğimizdir bizim, bu nedenle eşsizdir, biriciktir ve karşıtı da yoktur. bu yüzden evrenin en büyük yaratısı düşüncedir, bu yüzden evren sırf bu nedenden ötürü, hayranlıkla karşılanabilecek bir şeydir.

Düşünce insana özgü bir şey değildir ama evrenin bizzat kendisi bir düşüncedir..

İşte düşünsel bir varyasyon...

Bitkiler evcilleştirilmez, hayvanlar evcilleştirilir. Pirinç ilk kez 9400 yıl önce yetiştirildi -ekildi- demek yeterlidir. Belki daha uygun bir sözcükte bulunabilir. Bilim Dünyası daha geniş bir coğrafyadan söz etmelidir, bütün yapılandırmalar, batı, Rusya, Çin gibi ülkeler, Örneğin 9400 yıl önce Çin diye bir ülke yoktu, belki şimdiki Vietnam topraklarıydı orası, böyle yüzlerce popülist yaklaşım var dünyamızda, bilim kimsenin tekelinde değildir oysa, bilim diye silah ve sömürü demokrasisinin getirilerini selamlıyoruz sürekli, bilim manipüle bir organel değil, tapulu bir metada  değil, Tacikistan'dan söz etmeliyiz, Moritanya'dan, bizden, belki kurtuluş bilinmeyenlerdedir, bu iyi bir şey olacaktır sanırım.

Gülünç gelebilir belki, çarpmayan elektrik icat edilemez mi, tenimizi bir kaç milim yalıtımla kaplayan, bir manyetik alan yaratılarak; Yaz kış giyinerek ömür tüketmenin ıstıraplarından kurtulamaz mıyız... Hasım Üretme Makinesi -sınıf ayrımı- yaygarasına son veremez miyiz böylelikle!..

Paylaşımlarınız Montale'nin şiirindeki; Halep'i işaret eden ok gibi, hep aynı yeri gösteriyor, -zorunlu musunuz!- yararlandığınız kaynaklar  öyledir sanıyorum   ama siz de çaba gösterin, kimse yaşamın doğal düşmanı değil, düşmanlık sonra konuk oluyor bizlere ve derinlere işliyor...

Ne ki  insan zaten yüzeysel bir yaratık. Unutuyor, celladına aşık oluyor ve canına  kıyabiliyor, daha sayalım mı!..

Paylaşımlardan westmachine us gezegeni, diğerleriyse sürü izlenimi çıkıyor, bu da sürülerin imrendiği  çobanlarda, olsa olsa bir sürü çobanıdır izlenimini doğuruyor, bizde celladına bağımlı milyonlar var biliyorum, yenilenlerin silindir şapkasıyla güle oynaya evine dönen cintürkler!..

Uygarlık taklit edilmez yaratılır biliyorsunuz, bizimkiler onların uygarlığını tavus tüylü fötr takmakla, sliple dolaşmak arasında bir yerde zannediyor, silah ve sömürünün artılarıyla oluşmuş bir demokrasi cenneti olduğunu bilmiyorlar mı, öylemi...

Uygarlığımızın henüz bir anomali yığını olduğunu görmüyorlar mı, geliştirilmesi gereken, milyonlarca sosyal, teknolojik varsayımlar hala dünyayı bekliyor, onun için onlar ne kadar düşsel gibi komplekslerle sürükleneceğimize, şapkayla devrim sözcüğünün yan yana gelmesinin acınası savrukluğunu, savsaklığını  düşünmeliyiz...

Westmachine, Son Mohikan'ın topraklarını haritadan sildi ama her 25 Mart'ta senin ölüm tarlalarını anımsatıp, kutlamaktan çekinmiyor, sen ancak savunmadasın, çalı çırpınla!.. Sanayi devrimi olalı iki yüz yılı geçmiş, bisiklet yapamıyorsun, yerli araba rantabl değil diyen züğürt zenginlerin -varsıllar mı demeli- var, George Sand erkek giysisiyle benliğini ortaya koyalı yüzyılı geçmiş, sen kadın erkek ayrımı kavgalarıyla oyalanıyorsun,  tüm hükümetlere  ölümüne karşısın, ama elle tutulur bir muhalefet geliştiremeyecek kadar umarsız yığınısın, kendinden başka herkesi suçluyorsun, yalnız seni gösteren bir ayna yap,  tüm yakınmaların  özünde sen olduğunu anla...

Homosapiens... O sensin, seni mutluluklara boğacak olan, onların dillerinin aksanıyla  konuşarak böbürlenmen değil, zincirlerini şangırdatırken, bu işi bir çipe indirgeyecek bir şey icat etmen, virütik çağları geride bırakmayı başarabilirsen, seni ikinci kez armağanlara boğabilirler!..

Bir başyapıt eğlendirmez, güldürmez,  mutluluk üretmezmiş. Ya ne yapar hiç... Harp ve Sulh baş yapıttı diyorlar, neyi anlatıyor unuttum bile ama düşevinin  gizlentilerinde ondan kalan tortular vardır belki de!..

Doğruya en yakın olan karar ortak kararmış. ama kıvılcımlarında yeni doğruların önünü açtığı anlaşılmış. Tren yolunda makas değiştirerek dört yerine bir kişiyi yok etmeyi göze alan kişi, o bir kişi yakını olursa makası o dördün üzerine çevirirmiş, çünkü genleri aktarma duygusuymuş derinlerdeki  gerekçesi, insanlar tehlike anında kendine benzeyenleri kurtarırmış, en zordakini kurtarmazmış örneğin, kaba insanlar paranın üstünü fazla verirse iade etmezmiş normaller ve aynı pastanın pahalı olanı daha tatlı gelirmiş!..

Dopamin etkisi neymiş acaba!..

Bugün kitap basımı internet gibi sanal ağın gerisinde, demode ve yarı ilkel bir edimdir.  Sanal ağ çökebilir  gibi mottolar var, hurafeler... Yiten yazılı kitapların sayısı var olanlardan daha çoktur ne yazık ki...

Babil, İskenderiye ve Bağdat yangınları,  Bergama, ortaçağ ve Papirus kıyımlarıyla  kaç yeni dünya kurulurdu biliyor muyuz...

Eğer parçacıklardan biri veya bilinir olan proton gerçekten bozunduğunda, uzak gelecekte, evrenin bugünkünden çok farklı bir hal alacağını söyleyebiliriz. Protonlar bozundukça, yıldızlar ve gezegenler yok olacak, evren bir ışık selintisine dönüşecektir...

Selene'nin düşüncelerini kendi anlağıma boca ederek sizlere ulaştırmayı başarabildim mi bilemem, düşünce hırsızlığı budur işte (Robin Hood zenginden alıp yoksula veriyor diye hırsız demediniz,  Kazanova gönül  çapkını diye hırsız demediniz, bende başkasından alıp iletmek istiyorum, eğer hırsız derseniz; Aşk olsun, Nara burnunda Ro-Ro taşımacılığı mı bu!), yalnızca  onun aksanıyla aktarsaydım,  işimi zorlaştırır, karmaşıklaştırırdım, kendime mal etmemin nedeni bu, çok şey böyledir üstelik, bunu okurun sezinlemesi gerekir.

Bu bir öyküye benzemedi biliyorum. Buna siz karar veriyor gibi de olabilirsiniz, oysa dediğim gibi uyum yasaları işledi ve siz doğallıkla böyle düşündünüz.

Karamsarlık değil bu, değiştirmeliyiz bizleri, insanı ve evreni!..

Bir ölünün  acıklı şarkısını dinleyip öyle veda ediniz...

Adı, Albornoz Milongası...

 'Biri saatleri saydı,
Günü öğrendi birisi,
 Biri sanki vurdumduymaz
 ve belki de aceleci.

 Islıkla çalar milonga,
 Albornoz'a sokularak.
 Kara şapka siperlikli,
 sabah güneşi gözleri.

 O gün işte bugündür ki,
 1890, belki.
 Retiro'nun sınırında
 gölgeleri sayar şimdi

Aşk ve ateş oyunları
kuşluk vakti, tehlikeler-
yabancılar iyi midir,
 bıçaklar ve bir komiser.

 Katildi ve kafadardı
bitti küfürlü yaşamı.
Güneyde bir köşecikte
 sonunda tattı bıçağı.

Bıçak değildi üç kişi.
 Güç bela sökmüştü şafak
 ama üçlüden, hangisi,
 bitirdi onun işini.

 Girdi bıçak yüreğine.
 Yüzü tanıdı hiçliği.
 Alejo Albornoz öldü
 artık o bir hiç kimseydi.

 Hiçliklerin kurbanını
kederle yad ettim işte
şu milonganın içinde. Bir
 anıdır ikisi de.


 (Alejo Albornoz mahalle kabadayısıydı 1902 yılında bıçaklı bir kavgada öldü.)

Hiç bir yazı, hiç bir düşünce, hiç bir şeye değmez...

Dünyanın herhangi bir yerinde bir kişi ölmüşse eğer!..

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

 

ADA’M OTU DİYALEKTLERİ

 



İoa, aoi Ahsen Hanım!..

Oo Merhaba, beraber yürüyebiliriz.

Ahsen Hanım, üniter bir yapıda olsa da adı, adanın gönüllü yerlilerindendir. Her şeye koşturur, her derde deva bir enerjiyle, kendisiyle yarışır ve adanın otantik güzelliği yitip gitmesin diye, bir özgürlük savaşçısı gibi çalışır.

Özgürlük savaşarak kazanılmaz ama...

Çünkü savaşarak kazanılan her şey yitirilen bir şeydir, özgürlük bir ulaşım, bir liman olmalıdır ve tüm insanlık adına söz konusu olabilecek bir şeydir o, savaşarak kazanılan her şey, bir gün buharlaşabilen bir şeydir.  Yenilenler bir gün onu sizin elinizden alabilir.

''Sen esirliğim ve hürriyetimsin, Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, Sen memleketimsin. Ela gözlerinde yeşil hareler, Sen  güzel, büyük ve muzaffer, Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin... Ben sende, kutba giden bir geminin sergüzeştini,  ben sende kumarbaz macerasını keşişlerin, ben sende uzaklığı, ben sende imkansızlığı seviyorum, ama asla ümitsizliği değil...''

Özgürlük şiir gibi olmalıdır, su gibi, ölümü anımsatmamalıdır.

Ada da sabah, kokularla açılır, akşam kokularla kapanır, ıhlamur, akasya, mor salkım, ak gerdanlık, manolya, güller, sümbüller ve leylaklar birbirine karışır, öyle tuhaf ve derin bir kokusu vardır ki sabahın ve gecenin, ruhlar öyle dinginleşir ve öyle güller açar ki benliğimizde, adanın kışı taş kesilse, yazı alev alev yanan bir yürek yangınına da benzese, baharda ve güzde adanın bir hac yeri, yaşamın bir tavaf yeri ve benliğimizin sönmeyecek, özlemle dolu bir Kâbe'si olduğunu anlarsınız artık.

İşte sabah çıkıyoruz, sahilden içe doğru kıvrılacağız ve Aya Yorgi'ye çıkan hac yolunun başına kadar yürüyeceğiz, orada Lunapark Kafe'de bir çay içecek, dilersek kahvaltı edecek ve dönüş güzergahından evlere döneceğiz, ayrılırken öpücükler atarak!..

Bakın güneş yavaşça doğuyor, güneş tepede küçücük bir madalyon gibidir, sabah gün doğumunda ve akşam gün batımında ise bir Likya kursu gibi görkemlidir... Büyür, irileşir,  alev alev yanar ve tuhaf, erişilmez bir serinlik verir, sanki soğuk bir volkanın lavları gibi üşütürcesine bir ısı yayar.

Garip...

Yolda Ahsen'le lafa tutuşuruz, ben gemi azıya almış, dizginsiz bir gevezeyimdir, çoğu dinler gibi yapar ama bunu bildiğim için hem konuşmayı kesmem, hem de içimdekileri bir petrol tankeri gibi bitene kadar dökerim. Bir lav yığını, bir cüruf ya da alüvyon akıntısı gibi her yeri kaplayan bir balçığa dönene kadar kusarım. Bu benim makus talihim, ıstırap veren alın yazımdır.

Bakın, uygun adım yürürken, tırıs mı rahvan mı olduğunu bilmeden, araya Ahsen'in serzenişlerinin karıştığı inleyişlerim nelerdi o gün...

Hanımefendi, ben kader denen postulata inanırım. Örneğin büyükbabamın, akciğerine sıçrayan kanserden öleceği, Kristof Kolomb'un 1492'de, tütünü Bahamalar'dan Avrupa'ya getirmesiyle alnına yazılmıştı!..

Bir gün Guadalkivir ırmağının kıyısında şu tartışma yaşanmış; Meyvesi yeşil kuş olan bir ağacın, doğal dünyanın parçası olduğu için kabul görebileceği ama bir gülün taç yapraklarında, 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazması halinde, yazının doğanın bir parçası değil, bir sanat krili, dolayısıyla doğa dışı olduğuna  dayanarak, olanaksız sayılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Ama bu dünyada her şeyin bir çaresi vardır, bakın ne demişler bu görüşe karşı çıkanlar, Kur'an'ın yaratılıştan önceye dayandığı ve kablettarihte  cennette  gizlenmiş ilahiler olduğu anımsatılarak, yazının bir sanat türü sayılmasına  öfkeyle karşı çıkmışlar ve gerçeklikte kutsal kitap öncesiz ve sonrasızdır  diyerek, onun yaratılıştan öncede var olduğunu ve bundan ötürü, bir gülün taç yapraklarında pekala 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazısının belirebileceğini inançla ileri sürmüşlerdir.

İnsan cennetten kovulduğuna göre mantıklı bir olasılık.

Jüpiter biz görmesek de vardır diyorlar, öyleyse her varsayım ileri sürülebilir bu dünyada, cennet anaların ayakları altındadır -öyledir-, zaman hem  gerçek, hem de bir yalandır, ikiz yıldızlar vardır, tanrı galaksinin arka bahçesinde saklıdır, öteki gölgemiz paralel evrende yaşar, ölülerimiz sırtımızda dolaşır, kıyamet işporta fabrikasıdır ve fare en güçlü hayvandır gibi...

Çünkü fare dağı delik deşik eder ve insanlar gibi aritmetik değil, geometrik bir hızla çoğalır.

Bilim bu yüzden deneyle sınanan bir din, dinde düşlerle süslü bir bilimdir ve iki paralel doğru sonsuzda birleşir. Tomris Hanım geçen gün hayranlıkla katılmıştı buna...

Köle Spartaküs, kılıcının kabzasıyla vurarak, kolezyumun taş duvarlarından hangisini kırmıştı, kuşpalazı nedir, Hieronymus Fracastorius'un mitolojik Sifilis şiiri nerede yazıldı, Sezar, veni vidi,vici'yi  Zile'de mi söyledi, 'Como, -öbür dünya- Cumae midir...

Bilinmeyenlerin çokluğu, bu dünyada her şeyi olası kılar!..

Ahsen,  zincirleme bir kahkaha attı sözün burasında, senin bugün bir ayağın açıkta kalmış dedi!.. Kadınlar gülmeyi çok sever, ben Denizli'de akasya, gül ve inci bahçelerinde yankılanan kahkahalarla büyüdüm.

Dinliyormuş ki, bu yollardan gidersen, 'Sen yoksun bana kalırsa!' dedi. Bir mantık üretemedim ona yetişeyim derken, konuşan yürürken daima geride kalır. Sonra anladım ki, bir şeyin varlığını kanıtlamak, yokluğunu ileri sürmekten sürgit daha kolay... Diyesim ben varım demenin kanıtı çok, ama ben yokum demenin kanıtlarının da kanıtı yok, baştan aşağı asimptot, zorlama bir şey. Ahsen  kışkırttı beni, sezinledi yaptığım oyunları ve bunu kanıtla demek istedi sanırım.  Onun için nasıl yok olabilirim  diye düşünmedim değil, yani yok olduğumu nasıl ileri sürebilirim, kanıtlarıyla...

Negatif olanı, bir olumsuzluğu kanıtlamak zordur, pozitif varsayımlar, olanaklar evreninde kolaylıkla ileri sürülebiliyor. Jüpiter görmediğimiz halde var evet, öyleyse tanrıda var, şeytanda var, kitapları da var, insanda var, zamandan bir önce, bir zamanda var. Bambaşka bir evrende vardı, yarın bir eşi daha olacak, kıyamet bir gün kopacak -bir süreğenlik nedeniyle, negatif sayamayız onu- ve Mehdi gelecek demenin gerçekte hiç bir kanıtı olamayacağı için, olasılık olarak kolayca ileri sürebilirsiniz, tersini kanıtlamak daha zor artık... Uğursuzluklar şeytanın varlığına hükmediyorsa, yok demenin bir anlamı da yok. Bilinmeyenlerin hamuru içinde her şeyi yoğurabilirsiniz.

Size bir şey söyleyeyim mi, yarın başka dünyalardan biri gelse ve iyilikle gülümsese, Mehdi geldi diye tüm dünya ayağa kalkabilir!..

Bugün hem dünyayı kirletiyoruz, hem süpürge satıyoruz. Tüm yeşilseviciler, savaşkolik hunhar batı, doğunun madrabazlığı, bilimkurgu sihirbazlığı, hepsi böyle...

Kimin dili dönmüyor ki, bir Mehdi gelmezse, Songün'ümüz kapıda, bana hak vermiyorsunuz değil mi, hem ağlayıp, hem gidiyorsunuz ama biliyorum, işte  bu yüzden kahrediyorum ve neden terbiyesiz, ruhen mankurt biriyim ve terörize çan sesleriyle çınlıyor kafam, bumeranga benzer çaresizliğimdendir benim.

 

Öyleyse diyelim ki konuyu saptırmadan, şu dünyada cin var demenin  şaşkınlık verecek bir yanı da yok, insan kabule meyilli bir yaratık, her şeye yatkın, görkünç olanla, görkem arasında salınan bir yaratık o, olmayana ergi yöntemi, onu hiç huzursuz etmiyor. Yok, olmaz, inanmıyorum derseniz de çürüğe  çıkıyorsunuz, çünkü varlığı belirsiz olsa bile ileri sürülebiliyor bir töz ya da nesnenin somut cisimcilliği, tinsel cismaniyeti  ama yokluğu, kanıtlayacak kanıtın, kanıtı da yok neredeyse, çünkü somut bir varsayım yok, yokluğun yokluğunu nasıl kanıtlayacaksın, kavranılmaz diyerek kestirip atmak gerekiyor, o nedir düşleyemiyoruz ki, düşlenemeyen şeyin ne yokluğu ne varlığı ileri sürülemez, ama varlık göz önünde bir varsayım, var demek bir soyutlamaya dönüşebiliyor, arkanda ama sen göremiyorsun dersen, o şey var!..

Bir koşulu da söz konusu onun, varlığını ileri sürdüğümüz şeyler var olanların bir versiyonu ne yazık ki, tanrı sakallı baba, cin insansı duman, melek kanatlı kadın, şeytan çatallı çoban filan... Varlıklar aslında var olanlarla sınırlı, düş ve düşlemlerimizin varlıklarıyla!.. Dünya dışı canlılar hep ayaklı, bir başı var ve iyi yoldaşlar ya da kötü canavarlar!..

Yokluk tanımsız, anlak dışı...

Bir de, konakları, şatoları, kasırları yerle bir eden, ormanı çürüten ve yeşil kuştan meyveleri  öldüren zaman, sözcükleri, satırları ve  dizeleri alabildiğine varsıllaştırıyor. Gerçekten yazı ezeli ve ebedidir  ve gülde beliren hattın varlığı ileri sürülebilir bu yüzden, öyle değil mi...

Neyi tartışıyoruz biz, pek uzattın kapat bu konuyu dedi Ahsen, kadınlar olağanüstü varlıklar kapat diyorlar kapatıyoruz, aç diyorlar açıyoruz, bunun gizi, evrenin gizinde saklı gibi ama işte onu bulamıyoruz, sonunda olmayan, bulamadığımız bir şey var gibi sanki!..

Kadınların evrenin gizini taşıdığına inanıyorum. Dölyatağından bir 'evreni' çıkarabilen varlık, tüm soruların bileşeni bence ve yanıtta o soruların birinde gizli ve orada bir yerde...

Sonuç şu, her şeyin varlığını ileri sürebiliriz, hiç bir şeyin kesenkes yok olduğunu ileri süremeyiz, kuruyan ırmak yatağı, onun varlığını ileri sürmeye yarıyor, yokluk varlığa dönüşüyor.

Özde yokluk varlıkla aynı şey, her şey tam aksine yoktan var oluyor. Süreklilik yoklukla neden kardeş olmasın.

İlginç bir şey yaşamıştım, eve bir kurbağa almıştım, çocukta semender getirdi, zamanla ikisi birbirine alıştılar, çiftleştiler ve kumender adında çok sevimli yaratıklar sardı ortalığı, öyle sevimli şeylerdi ki aşık olmuştuk onlara, karşılıksız bırakmadılar ve solgun, duyulmaz sessizlikte sözcüklerle konuşmaya başladılar. Korkudan kimselere bir şey söyleyemedik, zamanla karşılıklı ilgimizi yitirdik, çünkü ayrı dünyaların varlıkları gibiydik. İnanmayacaksınız ama bir süre sonra kendilerini ölüme terk ettiler ve yeryüzünden  yok olup gittiler.

Dış görünüşüm ve göz halkalarımla sanki ağlıyor gibiymişim, öyle diyorlar, neden dersiniz!..

Ama  dedim Ahsen'e, biri senin için  canına kıyıyorsa, kendini seviyor demektir. Çünkü seni yalnız bırakabilecek kadar bencil biri o!..

Bende acımasızın biriyim. Sözü aşka getireceğimi düşündü ve gözüme baktı ilk kez Ahsen, kararsızlığın, kararlı çizgilerle gözünün ağ tabakasında gezindiğine gözlerimle tanık oldum o an. Çünkü sözü aşka getirmek bir sihir gibidir ve kimse o konularda bir çekince ileri süremez, kendisi yoksayıcı duruma düşemez!..

Psikolojik bir oyundur bu, görünmeyen çizitler...

Ama sözüme bir yankı bulamayınca, mental yorgunluktan  derbeder olan bedenim, konuyu sen de değiştir komutu verdi.

Gerçek, illüzyonal bir görüntüye bürünmeli sanat dediğimiz varyasyon cennetinde. Çağrışımlara açık olmalı bir resim, bir yapıt,  at nalı yengeci mi, bir boğa güreşi mi, güneş rüzgarı mı, bilinmeyen bambaşka bir ateşin harı mı belli olmamalı...

Ahsen'den havaya yayılan sessizliği  bu kez siyasi bir girdaba tutunarak bozmak istedim...

Bin dokuz yüz yirmi altılarda,  düzenlenen bir Cumhuriyet balosunda, Anadolu'dan eşi şehit olmuş bir kadıncağızı davet etmişler, kadın ürkerek, o güne dek görmediği, göz alıcı barok tavan süslemeleriyle bezeli salona girdiğinde, gözünde neredeyse yarı çıplak diyebileceği kadınlar ve siyah, kuyruklu redingotlar ve aynı renkte, silindir şapkalarıyla, başka dünyalardan gelmiş gibi bekleşen ''westmachine'' adamları görünce, şaşırmış ve ziyadesiyle ürkerek, birden merdivenlere yönelmiş ve daha önce böylesini görmediği, çinili basamaklardan kayıp düştüğünde, ayağı kırılmış...

İyi niyet bazen, geri tepebilir!

Ahsen ciddiyetle baktı o an ve gene  'Sen yoksun!' dedi.

Gülme sırası bendeydi...

Şakayla gerçek aynı şeydir bazen diyerek, gene başka konuya geçtim, bu dünyadan dedim, faşizmin asla yok olamayacağının kanıtı sınıfta kalmaktır.

Düşünün, adam koyun güdemiyor, mandolin çalamıyor, hızlı koşamıyor, uzağı göremiyor, tarihten anlamıyor, resim yapamıyor, notayı bilmiyor, dünya yuvarlak diyemiyor, bir fidan bile dikemiyor, tek bildiği orta okul matematiği... Gel gör ki o tek dersten, yaşamımı karartıyor!.. Şimdi ben adama mı kızayım, sisteme mi, devlete mi, babama mı, tanrıya mı, elçiye mi...

Beş yılım çalındı yaşamımdan böylelikle, üçü zorunlu eğitim döneminde... Bizi sınıfta bırakanlar faşizmin neferleri, ne olursa olsun, anarşist olmuş, komünist olmuş, dindar olmuş ya da sitüasyonist olmuş önemi yok, biliyorum ki,  zamanı gelince herkes yalnızca faşist olabiliyor, inanın bu deneyimle sabittir.

Ahsen, herkes okursa sokakları,  kim süpürecek dedi, evreni sarsan kuramların, dünyayı yerle bir edecek savların, bir kaşık suda boğulması ya da dev bir kaplanın bir avuç arıya yenilmesi gibi kalakaldım!..

Dedim ki ben edebiyatla uğraşıyorum, İngilizce de 'Author' yazar sözcüğü, otorite anlamına gelen 'Authority' sözcüğünden gelir, benimle çok uğraşma!..

Şakacı olduğumu bilir, kıkırdar gibi güldü, yenilmiş birine elini uzatan komutan gibiydi ve bende sakinleştim artık tabi...

İskenderiye kütüphanesini putperest Sezar, Efes Selsus kütüphanesini, putperestlikten, modernist  ritüele  geçen Hıristiyanlar yakmıştı dedim! Uygarlık dediğin nöbet değiştirmektir. İroniyi anlamış gibi gülümsedi bu kez, aslolan yakmaktır zaten dedi.

Edebiyatla mı uğraşıyorum dedin sen... Okuyan yok ki!..

Ama  insan öyle olsa bile neden yazar ki dedim ve sürdürdüm...

Okusunlar diye yazsaydı insanoğlu, dünyada yapılacak işlerin hiç birini yapmazdık, örneğin gölgede oturmazdık, süt sağmazdık, köpek beslemezdik, çocuk yapmazdık, masal anlatmazdık, koşmazdık, gezmezdik, ıslık çalmazdık, yerimizden bile kıpırdamazdık, hiç birimiz temel gereksinimler dışında elini bile sürmezdi viyolonsele!..

Ama yazıyorsunuz işte, kendi kendine şarkı söyler mi insan, bağda bahçede dolaşır mı... Olur mu, en çok yaptığımız şeyler bu!..

Öyleyse bu tür soruları kimler sorar! Akşama kadar hiç bir şeye yaramayacağını bildiği halde koşturup duranlar!.. Yazıyı, alın yazısıyla karıştıran  insanlar var,  abartıyorlar...

Okunmak, beğenilmek bile bazen, birinin diğerinin işine karışmasıyla sonuçlanır, oysa sanat tekil bir şeydir, ortak yanları olan şey zanaattır ne yazık ki, bunu düşünenler,  kendilerine bir kooperatif bulsunlar, orda tüm kararlar ortak!..

Kurtuluş Savaşı'nı kazandık hep birlikte, elimize ne geçti, bir kadeh viski, bir fettan Madonna, bir de pleymut  otomobili demek gibi bir şey okunmak. Bazen beklentiler öyle düşük kalır ki, olağanüstü olaylar bile aniden sıfırlanır, kasırga gider cüce bir bakiye kalır. Değer miydi, terzilerin savaşına dersiniz...

Tanrıyı bile eleştirebilmelisiniz özgürlükten söz ediyorsanız...

Yunus, Nazım dururken Frenk şiirini baş tacı yapmış Parizienciler, karagöz dururken, orta oyunu varken, Shakespeare'in hayali oyunları sarmış toprağı, Evliya Çelebi dururken, Agatha Christie, Bernard Shaw, 'Sherlock Holmes'u  beller olmuşuz, ne şair Nihal Hanım'ı tanımışlar ne Nazım'ın değerini bilmişler, ne Lifij'i, ne Asaf Halet'i  öğrenir olmuşlar.

Asaf Halet çapraz bakışa yönelmiştir hiç olmazsa, Turhan Selçuk'la, Yaşar Kemal'in dünyada olamayacağına inanırım ben.

Bizim bendirsiz sahnelenen  oyunumuz yok, hacıyatmaz olmuşuz, bir tür Şarlo'tanlık bu,  bu tür tiyatrolarla yürüyecekse iş,  eski yoğurtçulara üzülürüm inanın, onlarda kalmalıydı, sanat işportacılık mı,  Litvanyalı bir yönetmenin dört buçuk saatlik Faust'unu izledim ben, oyun gerekirse bir kişiye oynanır,  en büyük sorun ekonomik elbette ama idealizmde hala bir düştür, sanat bu değil, insanlar düğünlerde de eğlenir, sanat eğlendirici olmak zorunda değil, her şeyi dışardan getirmenin sonu gümrük bekçiliğidir!..

Peki edebiyat nedir... Her şeydir, ama değildir!..

Giovanni Scognomillo'ya, İstanbul'a geldiğimde üç yıl pardon diyemedim, yolda bir şey yiyemezdim, banliyö  treninden düşeyazdım ben dedim... Dinle Ahsenciğim, bunları yazsana dedi bana, haklı olabilir ama o an üzülmüştüm. Kendi zaaflarımı veya uyumsuzluklarımı yazmak topluma ne kazandıracak diye düşünmüştüm. Yazık ki hala öyle düşünürüm. Ama bu bir saplantı değil, yapılmayacak bir şey de değil, ama bir anlayışım var ki olabilir, o da şu, edebiyat, güzelleme, estetik barındırıyor içeriğinde; ben bu düşlere kapıldığımı düşünüyorum, benim için anılar değil satırlar önemlidir, ne yazdığım değil, nasıl yazdığım önemlidir.

Yoksa her şey şu dünyada edebiyat olabilir ve oluyor da zaten... Düşüncem sözcükleri seçmek, örgülerle bezemek ve olabilirse de ilginç kılmak. İnsan bu meçhul, başarmışlığımda bilinmezliklerle süslüdür...

Scognomillo için mi toplanmıştık bilmiyorum veya o da mı vardı, bir kitap koltuğumun altında, şiirdi sanıyorum. Scognomillo neredeyse hiç ilgilenmedi, gariptir, o da şöyle düşünüyordur belki, şiir gibi yaşamdan kopuk soyutlamalar, kişiye özgü sanrılar, toplumu gerçekte pek ilgilendirmeyen oluntu ve olguları kaleme almaktansa, yaşama ilişkin, yalnızlığın ve derin bir yoksunluğun gittiği yollardan, duraklarda bir ömür bekleme, trenlerden düşme olasılığını, niçin pardon diyememenin, kendi yurdunda sürgün olmanın üzüncünü veya yolda bir şey yiyememenin, taşrada yaşadığı yerlerde, 'göz hakkı', ona da ver, dürtüsünün bir uzantısı olmasının; toplumu sıkı sıkıya ilgilendiren ve hem de toplumun tabanında yeri olması, yayılması gereken düşünceler ve bir anlatılar dizisi olarak karşılığını bulması  gerektiğini düşünüyor ve imgeleminde bu tür yapıntı ve oluntulara değer veriyor ve anlağı onlarla yoğruluyordu sanırım.

Son sözüm şu olsun ama bunların her toplumda, her dönemde, bitmeyen sancılar olduğunu ve üzerinde durmanın insanlık yüzümleri, sözümleri açısından gelip geçici şeyler ve  önemsiz konular olduğunu düşünüyordum ben, kendi kusur ve utançlarını dile getirmenin ağırlığı veya açığa vurmanın zorunluğu da bir engel miydi acaba  diye serzenişte bulunduğum oluyor bugün.

İki ayrı görüş ve iki ayrı çatışma!..

Scognomillo bu dünyadan ayrıldı, değerli insandı ama ben hala  bildiğimi okumak istiyorum, anlaşılmaz olmak ya da saçma sapan, bilim kurgu arayışında şiirler yazmak, olmayana ergi yöneylemiyle, olmayanı olmuş gibi gösterip derinlikler aramaya kalkışmak, benim için yaşamı anlatıp durmaktan çok daha önemli ve bağlayıcı şeyler ne yazık ki...

Çocukluktan gelen söylenceleri, söz sihirbazı, laf cambazı, anakronik düşler dünyasının masalları, mesellerini dinlemiş olmaklığın etkisi vardır belki bunda, insanın doğrudan kendini yazmasının utanç verici olduğunu düşünecek kadar hala yüzüm kızarıyor benim, aşmaya çalışıyor ve ipin ucunu da kaçırıyorumdur belki, çünkü ötekileri öğrenmiş olmalıydım ama bu yöntemi kimse öğretmedi ki, Scognomillo'nun uyarısından başka...

Herkes haklıdır bu dünyada, her ikimizin de çok daha karmaşık ve üzünç verici nedenleri de olabilir, belki ben yaşanmış onca gelgite karşın dünyasıyla barışık biriyimdir, belki Scognomillo yaşadığı dünyayı yarı cehennem bir sanrılar dünyası gibi algılayıp, her aksilik ve yoksunluk gösterisinde gerilimle dolan biriydi.

Korku filmlerinin, vazgeçilmez tutkusunun derinliklerinde belki bilemediğimiz nice gizleri vardır, böyle bir algı dünyasının insanıdır ve sanrılarıyla baş etmeye çalışıyordur belki de, bense her şeyi katlanılabilir bir öykü, dünyayı ılık geçer bir iklimler dizisi, mesellerle gülüp geçilen ve insanın kendini düşlerin, düşüncelerin hazzına bırakmasını doğru bulan biriyimdir. O belki de -daha doğrusu şu yeryüzü yaşamında-, gerçek Scognomillo belki benimdir, içkin kimliğinde beni taşıyordur da; Ben de belki bir Scognomillo'nun tasımlanmış dünyasında yaşıyorumdur, onun kendisiyimdir, bilinmez...

Ahsenciğm, ne anlatmak istediğimi kendim bile anlayamadıkça sözüm sürüp gider benim  ve ama doğrusu da beni benimle, Scognomillo'yu da melekleriyle baş başa bırakmaktır sanırım.

Güneş yükselmiş, ağaçların, ahşap köşklerin arasından geçen ışık sızıntıları, yolları, evleri gölgelere boğuyor, doğanın serinleten kokuları, giderek  ısınan havanın ağırlığında buharlaşarak uçup gidiyordu. Tek tük faytonlar nal sesleri arasında uzaklaşırken, köpekler yol kenarlarında durup geçenlere bakarak, yine nereye gittiği belirsiz bir koşturmaca içinde, sokak aralarına dalıyor, duvarlara çitlimler gibi tozlu, neferneler gibi yapayalnız işaretler vuruyor ve güneş Romalı bir ilah gibi,  avadanlıklarıyla  adanın  burçlarına doğru yükseliyordu...

Evlerimize dönmek için yol ayrımına gelirken, Ahsen'e her zamanki gibi bir şiir okuyayım dedim.

Yaşam da bir yinelemedir ne de olsa...

''Sinüs bahçelerinde geçirdiğimiz günler. Elektromanyetik ray topları. Ve orada; Güz sonunun rengârenk yağmurları. Savoke Company cadıları. Origami robotlar... Ve sonsuz Heartbleed çağları. Kendibeslek Başak yıldızı. Lorentz gücü. Ve Gökkuşağı Savaşçıları. Konvansiyonel akımlar yurdu. Klunder ve Velocitas eradico. Ve Mesih'in çocuklarına; Hızlıyım kaç uyarıları. Onu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim yalvarışları... Işık savaşları, Jack'ın manyetik rezonansı. Gün boyunca ekranda göründüğümüz gün! Kulakları sağır eden gümbürtü; Frekanslar ve boyutlar. Lenf hacimleri. Ve oralarda; Usların dışında;  Yükselen faz diyagramları. Ve bizden sonrakilerin eyer ve derisi!.. Ve uzaklarda ışıldayıp duran; Sonsuzluğun gölgesi. Tanrının tahtı ve ötesi! Genetik kombinasyonlar; Risperidone fetişi. Ve cuvier gagalı balinalar. Geo dataları. Denis Villeneuve. Urban çağları. Delirium trans; Ve maniheizmin; Yosunlu atlas halatı, haritaları. Ve yukarda;
En yukarda; Bütün görkemiyle dikilen; Friedrich Barbarossa! Ve aşağılarda Göksu deresi. Ve tözler anlamakta zorlandığımız şeyler. Formatif tümceler söylenceler lejendler.  Ve Kolombiya ve Tuncalar. Ve bourgeois downland. Ve kıyı boyunca sarin depoları. Uzay formasyonları. Ve coşkuyla koşarak yürüyenler. Ve öylesine uçuşan sinek. Ve kendi halinde yüzen destroyer. Ve uzay dolmuşları yelkenliler. Kahkahalar, çılgınca dönen balerin, havada! Ve ayaklar altında ve yamaçlarda; Sessizce dolaşan karınca!..''

Ahsen hiç çekinmedi, bunu şiir diye  okuduysan, bana hakaret sayarım, şiir yazacağım diye Esperanto öğrenmek zorunda mısın, adam gibi bir şey oku dedi. Ne istediğini anlamıştım, okudum...

'''Zeliha, Senin güzelliğin Mardrus'u çıldırtıyor. Ruhun nazarı, ak uyluklarına uyum sağlıyor. Duru göğüslerin İrem bağlarının zümrüt salkımıdır. Seni gören kalpler, göğüs kafesinde raks ediyor! Yokluğun gecesinde; kuğuların birleştiği gibi birleşeceğiz!.. Kâbe'nin meliki üzerine yemin ederim ki, güzelliğinin eşi yoktur. Böğrü narin incilerle süslü kısrak gibisin. Karanlık suların ay ışığı sana nazire yapıyor. Hicaz udu; dilinin musikisi yanında hiç kalır. Ey sağ eliyle küpeşteyi; Sol eliyle feraceyi tutan. Masumların kalplerini titretip; Hilkatine boyunlar uzatılan!.. Meleklerin biçtiği mehr ellerimi yakıyor. Senin boynunu saran kalpler kırılsın. Mazlumların ahından, gözpınarı kurusun. Senin teninin lezzetini göklerde duydu! Taberiye'de bedeviler, ceylan avına çıktı!..

Baldan tatlı pelüzeler sensin. Sen Marahil'i seversin. Uduma ikinci telde bir seyrek koma. Sen Mesrur'un kusurlarını bağışladın. Gökte ki kız kardeşler, dolunaylar gibisin. Ey gecenin kanatlarını, tan atımında uçuran. Doğunun örtüleri arasından ay yükseliyor. Gelinlik gibi çölü aydınlatıp, yüzünü gösteriyor. Sen Isfahan topraklarının kızıl nar çiçeğiydin. Kader senin için udunu çalıyor. Sen Harar'da büyüyen, kum zambağı Habeşî'mdin! Ey galiz düşmanlarımın elde ettiği utkular!.. Ve orada hiç bir şey yokken aşk vardı.  Hiç bir şey kalmadığında, aşk olacaktır dediğim! Ey makus talihim!.. Bir gün adam öldürdüm; Tanrım izin verdi. Bir gün hırsızlık yaptım; Tanrım izin verdi. Bir gün aşık oldum; İzin vermedi! dediğim. Ey Icaza'da; Kör bir dilenci gibi sevdiğim...''


Ahsen gözleri parlayarak, sen hiç böyle şeyler yaşadın mı dedi... Genelde dedim, insanlar yaşanmamışlıklara  duyduğu özlemi yazar.

Ama dedi hiç yaşanmamış bir şey nasıl özlenebilir ki...

Çok haklısın dedim, konuya ilişkin bir Yahova Menkıbesi anlatayım sana...

İki kadın, minicik  süt çocuğunu paylaşamamışlar, yalvaç kral Davut'a gelmişler haklıyı bilsin diye, ne var ki Davut'ta bir umar olamamış ve sonunda demiş ki, çocuğu ortadan ayıralım, ki yarısı senin, yarısı onun olsun. Kadınlardan biri, bir çığlık koparıp istemem demiş, çocuğu ona ver!.. Davut bunun üzerine çocuğu, çığlık atana vermiş. Çünkü hiç bir anne çocuğu bölünsün istemezmiş...

Bir bağlantı kuramadım dedi Ahsen!..

Ben de dedim...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

BALKONYANUS

 

Balkondan baktıkça, kuzey ışıkları gibi deniz salınıyor, minik gelgitler, silkinişlerle kıpırdanıyor ve ay ışığında titremler ve gönül okşayıcı dalgacıklarla çırpınıyor. Kalkhedon'dan suya vuran, sokakların lambaları, gökdelen ışıkları, bin bir renkte, uzun ve ince işaretler ve noktacıklarla dolu ışıltılar içinde, bir düşler dünyasının ortasındaymışçasına, yürek vurumlarının göğüs kafesini tutsak alan çarpıntılar, gümbürtülü sızıntılar içinde, coşkulu sulara, düşlerin doldurduğu denize karşı, geceye eşlik etmeye başlıyor ve yaşadığınız dünyanın güzellikler içinde geçip gittiğini, bu manzaranın eşsiz olabileceğini, renklerin hülyası içinde, bir ayrıcalık yaşadığınızı düşünerek, engin bir mutlan içinde uyuyor, ayak üstü düşler görmeye başlıyorsunuz...

 

Bizi uyumak değil, uyanık olmaklığımız üzüyor, kederlere boğuyordur belki de...

 

İnsanı elem denizlerine sürükleyen denizler değil, onun üzerinde koşturup duran bizler, tüm insanlar, yaşam...

 

Düşünce bizi ayrıksı kılıyor ama düşünmek aynı zamanda hapishaneler yaratmamıza, yeryüzüne küsmemize, yaşama düş'man olmamıza neden oluyor. Çünkü düşlerimize kavuşamıyoruz, ütopyalarımızı gerçekleştiremiyoruz, iyicil bir yaşam sürdüremiyoruz. Hiç bir şey elimizde değil sanki...

 

Ağzımızla kuş tutsak, şahinler gibi uçsak, martılar gibi süzülüp, ceylanlar gibi koşsak gene de bizi kapalı kapıların ardındaki karneler, notlar, oldu bitti peyzajında  kararlar, sınırlı, dikenli tellerle örülmüş olanaklar  ve peşine düştüğümüz olanaksızlıklar ve kahredici, yiyip bitirici zorluklar, yoksunluklar, düşler bekliyor. Tersinir bir bakış açısı da öyle ne yazık ki...

 

Cennet ve cehennemi bu yüzden yaratıyoruz. Cennet zorumla olmalı çünkü hiç birimiz mutluluk içinde değiliz, cehennem olmalı çünkü hiçbirimiz cezalandırılmış değiliz!..

Hepimiz gelip geçiciyiz ve yaşam bizi gün be gün tüketiyor.

 

Öyleyse biz neyiz...

 

Dünyayı değiştirmek isterken, kendini hiç bir zaman, hiç bir dönem, hiç bir çağda değiştirememiş, değiştirmeyi başaramamış anomali yığınları mıyız, bir umudun peşinde sürüklenen dağ tepe çılgınları, dünya yuvarlaktır diye en yalın gerçekliği, gözün bile görebildiği bir yumruyu, sırf başkaları düz ya da biçimsiz, ne idiği belirsiz dedi diye, deliler koğuşuna dolduran, sanatoryumlara, kamplara, zindanlara sıkıştıran, hemcinsinin can düşmanı, gezegenin kan fışkıran baltası, avının böğrü, kılıç suyu, giyotin simsarı, denizin korsanları, göklerin uçan tabutları ve yeryüzünün ağza alındıkça, dilleri tutuşturan, yakıp yıkan vandalları, barbarları, canileri, katilleri, gaddarları, cellatları ve her köşe başında uydurulmuş tanrıları, doymak bilmez şeytanları, umarsızlığın çığlıkları ve melek yüzlü canlıların doldurduğu Baltalar tapınağı mıyız  biz.

 

Yaşamının ancak son demlerinde, gün yüzü gördüğünü savunan, gençliğinin acılar içinde geçtiğini savlayan, susuz elektriksiz çocukluğunun cennetin gölgesinde geçtiğini haykıran, Adem'den olma, Havva'dan doğma, ay ışığının babalığında, gün ışığının analığında yaşamaya çalışan, doğduğunda dört, gençliğinde iki, sonunda her şeyin ortası iyidir diyerek, son iç çekiş köyünde üç ayaklı dolaşan bir ecinni miyiz...

 

Şu yaşam, birileri olanaklar dünyasında yüzüyor, saraylarda kasırlarda yaşıyor diye, nasıl iyi olabilir ki, birileri yoksunluklar içinde sürünürken, birileri altın ayakkabılarla geziyor diye, dünya nasıl güzel bir yer olabilir ki...

 

Gelip geçicilik duygusu alabildiğine ve bu yüzden kemiriyor benliğimizi, ulaşılmazlıklar ve karşı yaşamlar bu yüzden çatışmalar üretiyor, kimse kendinden emin olamıyor ki, hepimiz sorular üretiyoruz bitmez gecelerimizde, en büyük mutluluklarımız bile, görünmeyen bir gölgenin izlediği korkularla dolu, en büyük acılarımız, tanrının sınavından geçtiğimiz avuntularıyla...


'Tersi de düzü de birdir belki dünyanın', bilinmez ki, saltık sorular birbirini izliyor değil mi...
 

Bu dünya değişmeli ama nasıl, soru sonsuza dek yanlış ve olanaksızlıklar içinde, yinelemeler üretiyor, sürgit bir değirmen gibi öğütüyor olasılıkları, çünkü sorunun gerçek yanıtı belki de şu...

 

İnsanlar değişmeli!.. Yalnız ve yalnız; insanlık gelişmeli!..

 

Başka canlılara göre eşitsiz ve bizim kadar barbar görünen diğer canlılar, kendi aralarında hiç bir zaman, insanlar kadar vicdansız değil, bilgisiz değil, ahlaksız değil...

 

Ne birbirinin mallarına el koyuyorlar, ne yiyeceğini çalıyorlar, ne saldırıyorlar, ne de paylaşamadıkları bir şey var... Onları umarsız kılan, et ve kan uygarlığının egemenliğinde yaşamaları, canlıyla besleniyor olmaları, bu onları ötekilerin düşmanı kılıyor, otla beslenenlerse tanrının sevgili kulları, onlar dünyanın gülleri...

 

Şarkıları, türküleri, cennetin bile yaratamadığı ceylanları, bülbülleri...

 

Ne kadar düşünsek, ne kadar çareler arasak da, evrenimiz şiddet dolu, tanrılarımız barbarlık içinde, şeytan sinsi ve kumarbaz, Azrail dediğimiz melekte, kükremeyi seven bir can'baz...

 

İşimiz zor, ama bütün umutta insanda, yine de onu sevmekten, yine de kardeşlik ve barış türküleri söylemekten başka bir çıkar yol yok...

 

Öyleyse el ele vermeliyiz, belki bir gün değişebilir, evreni, tanrıları, melek ve şeytanları ve hatta kendimizi bile yola getirebiliriz.

 

Yeni bir uygarlığın, kendine değil, insanın insana değil, göklere, sonsuzluğa gözlerini çeviren bambaşka bir Havva'nın çocukları olabiliriz.

 

İnsanın tarih boyunca bu açımları yinelemekten başka, barış, kardeşlik ve özgürlük çığlıkları atmaktan başka ve zamanı gelince üçayakta boynunu uzatmaktan başka, buyruklar verilince sürüye katılmaktan başka, işareti görünce mağrur, salhaneye koşturmaktan başka, hiç bir çaresi, hiç bir bilisi ve hiç bir yetisi yok ne yazık ki...

 

İşte gecenin karanlığında, şıpırtılı deniz, ipiltiler, yakamozlar, şehrin ışıkları, yıldız tozları, türlü türlü yalımlar, hayatın ve ölümün amansız baskıları, sonsuzluğu arayan, evrenin sınırlarında kolan vurmaya kalkışan düşler, düşünceler içinde...

 

Yalnızca ve yalnızca bir umar, bir umut içinde, uçuşan kanatları izleyen, bir melodiye, bir görsele, düşlere dönüşerek, tatlı bir ninni, bir senfoni, bir fener alayının görkemli ya da bir utkunun ritmik ve kışkırtıcı seslemleri arasında geçip gidiyorlar.

 

 

Ne anlaşılmaz, ne sonsuz, ne sınırsız bir kabus, ne görkemli, ne us kıran, ne can alan; Dilleri damağı kurutan, ne şaşırtan, ne öldürücü, ne yok edici bir düş bu!...

 

Ayılıyorsunuz dev martıların geceyi dağıtan sesinde, çünkü uzandığınız yerde, oturduğunuz masada, eliniz yanağınızda, başınızı dirseğinize yaslamış, dalıp gitmiş, belki de bir düş görüyorsunuzdur...

 

Denizler deyince, eski gezginler, tarihçiler, fatihler, korsanlar ve ejderleri düşünüyor insan, bir bir canlanıyorlar imgeleminde...

 

Strabon, Tukidies, Çiçero -Çaçaron sözü ondan kalmış diye düşünürüm hep- Heredot, Barbaros, Çinli kadın korsan...

(Cheng I Sao, 18’inci yüzyılın sonlarına doğru Güney Çin’de bir gemide doğdu ve kariyerine bir çiçek gemisinde -yüzen genelev- başladı. İyi bir evlilik yaparak! Bir korsan filosuna sahip olan eşi sayesinde, dört yüz Çin yelkenlisi ve elli bin mürettebatı yöneten bu kadın tarihteki en büyük korsan gücüne sahip oldu. Tarihin en başarılı korsanları arasında adı geçen I Sao 1844 yılında tekerlekli sandalyeden düşerek öldü.)

Japon harakiriciler, samuraylar, sumocular, Parl Harbour gönüllüleri, Kubilay Han, Kolomb, Magellan, Diaz, Kortez hepsi birer denizcidir sayarım, çünkü Japonya zaten adadır, tarih denizleri fethedenlerindir; Maceraperestlerde okyanusları geçenlerdir ve onlar karanlıkta bir bir endam ederler ve göz kırparak geçip giderler.

 

Kim bunlar, hayatın sıkıntılarını, acılarını, başarı ve başarısızlıklarını denizin düşlerine, belki bir nebze, belki sonsuzluklar içinde, belki kıyı köşesinden, belki tam ortasından bulaştırmış, anayurdu yapmış, maceralara yaşam adını takmış, ölümlere dünyanın fethi, utkular, uyruğunun kurtuluşu, tanrının arayışı-aranışı gibi adlar koymuş, sakallı yılan 'Quetzalcoatl', doğudan gelen tanrılar, batıda yitip gitmiş, denizler sfenksi, mermer birer kabri olmuş, acı su yaşamı olmuş, denizi gökler sanmış, tufeyli Tuleytuleli, gırnatalı Granada, Akdenizli Odysseus, Ümit burunlu bir Bartelmi Diaz, rodeocu, tramplenci, jonglör ve bir gözü hep kör olan birer matador onlar!...

 

Karasu, her daim korsanlıkla anılmış tarih boyunca, deniz karalardan daha bereketli, daha heybetlidir...

 

Sudan korkarım ama, çocukluğumda dağdan gelen bir bulanık burgaç, sarı, boğumlu bir yılan gibi kıvrılıp, dağı taşı devirerek coşan selin, köprüyü yıkıp, köyün en şanlı boğasını, kuş ölüsü gibi sürükleyip, önüne gelen ne varsa silip süpürüp, bir bilinmeyene doğru uçurup, bir daha ime time karışmasına ve dudakları fısırdayıp, dişleri takırdayan, korkunun pençesinde inleyip, ayakları birbirine vuran köylülerin, dönmez olmuş diline göre, sele kapılan yaratıkları tanrıya emanet ettiği, tanrı denen İblis'in ortağının da yanına aldığı ve gidenlerin bir daha ne göründüğü, ne de bir kabrinin olduğu ve şu alemde bir daha, ortaya çıkmadığı için diyebilirim...

 

O görüntülere, karabasanlara, düş güzeli bir geçmişe  hala gözyaşı dökerim, anımsadıkça gözlerimden yaşlar süzülürken, kederler içinde uzaklara bakar kalırım...

 

Ve derim ki zamanda çocukluğumuza dönebilseydik; Tanrıya inanırdım, yaşamı severdim ve başka hiç bir şeylere değil, insanlara, Adem'e, Havva'ya, gelip geçmiş, can sever ve mahzun ve öldürülmüş tüm İsalara ve yaşamın can damarları doğaya, denizlere, göklere, aşklara, kardeşliğe ve barışa tapardım...

 

Ama giden hiç bir şey, geri gelmediği gibi, gelen her şey, daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye gidebiliyor...

 

''Pista’yı unutmadım, / Aşk unutulmaz. / O kutsal öğlede / Şimdi anıyız artık! / Ölüm… / Istvan beni unuttu / Unutmuş / Belki de unutmak zorunda / Unutturuldu bize yaşam / Belki de Istvan öldü! / Ağlıyorum… / ‘Bacaklarının bu kadar güzel olması / organlarının birbirini tanımasından’ derdi. / Kary’yi kıskanmazdı / O kutsal öğledeki / Tungsram kürekçilerini de! / Hâlâ gülüyorum / Ama onu unuttum / Unuttum artık. / Onu unutmalıyım / Gyula Pelle’yi, yalnızlığımı / Hannover’in yerini dolduracak 'Titan' yok!.. / Ağlıyorum / Pelle, gel!.. / Pista’nın günlüğünü vereceğim / Bekle, / -Babeuf çalışmasını da onun- / Babeuf... / Aşk unutulmuyor / Yaşam da / Yaşam, çekilmiyor / (Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!..) / Her şey biçim değiştiriyor / Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye! / Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim / Her şey bana bağlı / Her şey, size!.. / Özür dilenip salınacağını düşlüyordu Pista! / Evet, yaşam çekilmiyor / Biedermeyer masası, / Rokoko stili şeyler / Vac hapishanesi / Üçgenler / Kareler / Dörtgenler!.. / Unutulmuyor / Iolar, / Venüsler / Dünyalar, hayhaylar, Triton! / Netti ben, ben Netti, it-te-ben! / Aşk! Yaşa Pista!.. /Hölderlin’i tanır mısın, / geyik kalçaları. / Karaca göğüsler, / Holne’u sever misin, / kumru gözler, / İncil şarkıları gibiydi, bazı şeyler… / Maria Nostra cezaevinden gelebilirim. / Gelmiş olabilirim, / geliyordum! / Aşk çekilmiyor!.. / Netti ben, ben Netti! ten-ben / ben / ten / ti! / Yaşam bitti, yaşam bitti… / -Mızrağı flütten geçiriyor hayat!..-”

 

Biz dünyayı tanımadıkça, onu anlamadıkça, sevemedikçe, dağın dilini, suyun belleğini kavramadıkça, acılar içinde, kederler içinde, çile dolu beyhudelikler, düşler içinde yok olup gideceğiz...

 

''Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi, / yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz. / Ala kargalar yer, / oyuklara terkedilen / göğül cesetlerimizi. / Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından, / acı çekmeyeceksin anne, şanslısın, kar yağıyor!.. / Ölü gelinin seni bekliyor anne, / kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü, / ölü gelinin... / Dağ tanrısı, insaf et bir kere, / söyle bize yarınımızı, / kozalaklarında saklıdır alın yazımız. / Ne olur, ala kargalara yem etme bizi, / ürünümüz bol olsun yamaçlarında, / karlı tepelerinde... / Ah anne, anne! / -bir boğazdan daha kurtulduk şimdi- / bu kez şanslısın, kar yağıyor!.. / Ölü gelinin seni bekliyor anne, / yellerin götürdüğü ölü gelinin; / Öteki yerde!..'

 

Dünya, başka dünyalardan kalıt ama nükleer kıyamete doğru gidiyor, düşlerimiz onları yenmedikçe, düşüncelerimizi hayata geçirmedikçe, yenileceğiz, sonsuza dek yok olup gideceğiz...

 

''Başka dünyaların egemenliğine doğru...''

''Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar! / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar!.. / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..''

 

Biz neden birbirimizin acılarına ortak, sevinçlerine düşman, yeniliklere fesat, değişimlere karşı, çığlıklarla yas tutarak, dinmez göz yaşları içinde, günah çıkartmaya kalkan yaratıklarız.

 

Denizlerin altında sonsuz bir dünya var, düşleyebiliyorum onları, bizleri bilmiyorlar diye düşünüyorum, her neyse ama, 'denizler altında yirmi bin fersah'ın, gerçek dünyalar olabileceğini de kabul ediyorum. Öyle mi, değil mi bilmiyorum ama insan, öylesi bir varlık kanımca, umut umut içinde sürüklenip duruyoruz...

 

''Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim, Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum, yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde, yüzüyor elli metre derinde, balık gibi, efendim, zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. Orası camgöbeği aydınlık. Orda, efendim, orda yeşil, yeşil, orda ışıl ışıl, orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. Orda, ey demir çarıklı ruhum, orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum, orda dünyamızın ilk kımıldanan eti, orda bir hamam tasının mahrem şehveti, mahrem şehveti efendim, gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları, kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının, orda hayat, tuz, iyot, orda başlangıcımız, Hacıbaba, orda başlangıcımız ve orda hain, çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. 400 metroya kadar sızıyor ışık. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık.

Yalnız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba, upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış, bakıyorum yukarlara. Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır, dibinde değil. Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra. Omurgalarının altını görüyorum, omurgalarının altını.Dönüyor keyifli keyifli pervaneleri. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde. İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından, karınlarını gördüm, ağızları da orda. Gemiler şaşırdılar birdenbire, herhalde köpekbalıklarından değil. Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim bir torpil. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı, gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz. Gazgemileri düşmana ateş açarak insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. Mazot, gaz, benzin, tutuştu yüzü denizin. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan, yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Kıpkızıl, gömgök, kapkara, arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Geçti kargaşalığı, girdi deniz dünyasının cennetine. Fakat durmadan iniyor. Kayboldu ıslak karanlıkta. Artık baskıya dayanamaz, parçalanır. Ve direği, efendim, bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukarda insanla dolu denizin içi. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba. Baş aşağı, baş yukarı, uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce, Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. 3-Kırmızı lahana. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: 1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. Münihli Hans Müller'in kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 2-Der Führer. 3.Der Führer. Münihli Hans Müller sevgisi, vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu.

Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli, Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nn tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. Diyordu ki ona: Bir düşün Anna, yepyeni bir manevra kayışı takacağım, pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin, balmumundan çiçekler takacaksın başına. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. Bir düşün Anna, tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye top, tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar, çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Seyrek sarı saçları ıslak, kırmızı sivri burnunda esef, ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor, İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı, ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Ben bütün bunları biliyorum, efendim, ama o bütün bunları bilmiyor. Gözü bir parça yaşlı, silmiyor. Cebinde parası var, çoğalıp eksilmiyor. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Şimdi şişecek birazdan, yükselecek yukarıya, sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

Ben Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi, Liverpul Limanından Harri Tomson. Gazgemilerinden birinde serdümendi. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Şişman ve matruştu. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın, tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba, tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa. Tuttum Tomson'un elinden. Açmadı gözlerini. "-Vefat ettiniz" dedim. "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

Fakat değişecek hürriyette bu son bahis, harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Adalet: ihtilalsiz. Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil. Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Ay bek yur pardın. İşte bu kadar, nokta, son." Sustu Tomson. Ve ağzını açmadı bir daha. İngilizler fazla konuşmayı sevmezler, hele hümoru seven ölü İngilizler. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. Şiştiler yan yana, yan yana yükseldiler yukarı doğru. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler, fakat dokunmadılar ötekisine, Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Hayvan deyip geçme, Hacıbaba, sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan...''

 

Denizlerin gezegenin gerçek dünyaları olduğunu düşünüyorum, bir nükleer kışta orada kesinlikle bir kaç canlının kalacağını düşlüyorum ve yaşamın insan dediğimiz anomaliye karşın yine de sürüp gideceğini biliyorum.

 

Cennet oralarda saklı, cehennem her yerde biliyorum...

 

Onun için her zaman düşler kuruyorum, düşler içinde yaşıyorum, örneğin adadaki yetimhanenin onarıldığını görüyorum bir sabah, bakıyorum bembeyaz aya benzer bir bina, güneşin doğuşuyla, pencereye altın ışıklar vuruyor, parıldıyor tapınak ve insanı hayretler içinde bırakarak, göklere doğru yükseliyor ve bir daha tasalanmamı önleyecek, ebedi acılar vererek gözlerimin önünden birden yitip gidiyor.

 

Yerinde yok!..

 

Bir gün öyle olacak biliyorum.

 

Fellini'ye geliyorum oradan, kim bu adam, bir düş taciri, tüm filmlerinde hayatın bir düş olmasını istedi, düşlerdeki gibi, bir estet, bir renk ve bir düş dünyası...

 

Herkes mutlu, kahkahalar içinde, herkes kuyruklu, göz alıcı dünyanın renkleriyle dolu, işte böyle bir güzellik barış ve tatlı bir hülya içinde geçsin istedi hayat...

 

Nietzsche nasıl tanrı öldü dedi ve kendisi öldüyse, Fellini'nin istediği yaşam hiç bir zaman gelmedi ve o içini kemiren acılar, günden güne benini tutsak eden kederlere boyun eğerek çekip gitti, orada cennete yerleşerek, tüm hayallerini gerçekleştirdi, boşluğu renk baladına çevirmeyi bildi, çünkü buradan deneyimli ve bilgiliydi...

 

İşte diyordum geceleri, Fellini gibi, boğazın girişini süsleyecek, barışı simgeleyen, aslan yeleli, tek boynuz, o düşsel at, işte boğazın girişine veya adalarda bir kıstakta kolayca yapılabilecek bir heykel, görkemli bir anıt, kültürümüzü çağrıştırsın yeter, antik ya da çağdaş, yapsaydık bir Mevlana heykeli, tüm dünya, gemilerle altından geçseydi ve deseydik, 'yüz bin kere tövbe etsen de yine gel...', adına da Mevlana Köprüsü deseydik, bir düş işte, bu kent dünyanın incisi, biz de dünyanın gözdesi olurduk...

 

Deli Dumrul soyundan geliyoruz tamam, çok köprüler yapıyoruz, geçenden yirmi, geçmeyenden kırk akçe aldığımız, ama ünlü Rodos heykeline taş çıkartan bir anıt benim düşlediğim, iki ayağı her bir kıtaya basan  spektaküler bir panorama, o bir Türkmen kızı olsa, bir zeybek ya da bir cengaver, silahı havaya kaldırdığı sazıyla, bir düşünün Mermer Denizi'nden boğaza dönüyorsunuz ve birden elleri göklerde, ayakları yerde bir Türkmen güzeli, dünyanın incisi, Buzağı Geçidi'ni veya Altın Boynuz'u süslüyor, Havva anamızın ayakları altından geçip gidiyoruz bir düşünün...

 

Kara düşlere saplandığımda oluyor gecelerde...

 

''Macar Yahudileri, ikinci savaşta kurşuna dizilmeden önce ayakkabılarını çıkartırlarmış. Sahilde o karanlık günlerin anısına ayakkabıları sergileniyor..."neden kurşuna dizilen ya da asılarak idam edilen insanlar çıplak ayaklıdır..." o zaman vahşet daha mı anlam kazanıyor...''

 

Bu karabasana dayanarak iki şey anlatayım, Nazi kamplarında demiryolunda çalışan bir doktor kaytarıyor bir an, ayağı tekliyor çünkü, nöbetçi fark ediyor ve bir çakıl taşı fırlatıyor ona, adam o kadar üzüldüm ki keşke vursaydı diyor, çünkü onu o kadar küçük görüyor ki karşısındaki, vurmaya bile değmez diye niteliyor  artık. İkincisi gaz odalarında çocukları başının üstünde ölene dek tutan insanlar, son ana kadar bir umut taşıyor insanoğlu, ne acı...

 

Çocuklarının onlardan önce ölecek olması gurur kırıcı, bu olayın sihrini yaşadım ada vapurunda, o kadar kalabalık ki binmek için yürüyemez hale geldik, kadının biri yanındakini itekledi, çocuğu görmüyor musun dercesine, oysa beklerdim ki çocuğunu kucaklasın ama kalabalıktaki tek irade, sürü psikolojisi ve anladım ki, herkes kendi canını düşünüyor, çocuğu da onun canı, karşısındakinin giderek bir önemi kalmıyor ve salt kendisiyle ilgileniyor artık kalabalıkta, çok ilginç aslında, ortaklaşıyor irade ama tekilleşerek, birden ve herkes aynı içgüdüye yaslanarak koşuyor trajik sona doğru, hepsi ölüme gideceğini bilse de insanın ortaksı yöntem arayışı bitiyor orada, tamamen bireysel çözüm ve budalaca davranış mantığı mutlak artık, çok korkunç ve ilginç bir şey bu, ilginç Macar Yahudileri de idam olurken eminim sadece kendilerini düşünmüştür, sağduyu dediğimiz, bilincin yerini bulanık bir beyin yapısı alıyor artık orada...

Ölüme giden kalabalıkta bireysellik doruk noktaya varıyor ve bilinci yitiyor doğallıkla, korkunç ve şaşırtıcı bir şey; Haklılığı, doğruluğu yoktur diyemeyiz ama insanın mazlum ya da zalim olduğunda, o son anda bilincini yitirebilen bir varlık olması, belki acımasızca ama barışın ve kardeşliğin her halükarda gerçekleşmesinin ne denli zor olabileceğini simgeliyor aslında, çünkü masumlarda -haklılık payı olsa da, olmasa da- zalimlerde, -haksız olsa da, olmasa da!- aynı içgüdülerin tutsaklığında yol alabiliyorlarsa, her iki davranışın sonsuzda tek bir davranışa dönüştüğünü ve her iki davranışın gerçekte kaynağının biricik olduğunu anlayıp, sezebiliyor artık insan, bizim içgüdülerimizden, usumuzun yetersizliklerinden ve evrene karşı tümellikle güçsüz bir varlık olmamızın umarsızlıklarından kurtulabilmemiz için daha çok zaman var ne yazık ki...

 

(Balina ırkı! kutuplara giderken benimle gel! pragmatik dünyalım! aşık olsam yetmez, konserveni yapmalıyım, olmazsa köyüme gel, balkızım ol, yıldızım ol, dört bin küçük baş hayvancık seni bekliyor, kışın soğuğunda kuyruk yağıyla beslerim gövdeni, soba yakarım sana... Senin için bir aşk metni yazmalıyım, sevda adına, ey sağrısı dünyadan güzel kaşalotum, salınışı yayın balığım, kılıcım senin yüzgecine takılsın, evime gel, çünkü ben de balığım, bende canlıyım,  kurbanım ben, arzunun karanlık nesnesinden  bir ruhan,  bir seyranım...)

 

Düşler, düşünceler gelip gider gecede...

 

Fatih, Bizans'a sarığıyla girdi ama Bağımsızlık Savaşı'ndan silindir şapkayla döndük, elimize ne geçti, bir kadeh viski, dantelli bir Madonna, bir de düvel otomobili, değer miydi terzilerin savaşına!..

 

Bakın dünyanın paylaşılamayışını dert edinen biri neler anlatıyor...

 

Roma, Rim, Rum sözcüğü yanlış algılanıyor, Anatolia Grekçe bir sözcük, ama bu topraklarda Hitit, Urartu, Lidya, Frigya yaşamış, onlar Grek ya da Latin değil, Anatolia sözcüğüne bakarak, sıklıkla Bizans ya da Rum, bu toprakların kadim yerlisiymişçesine imaj vermek çok doğru değil. Roma'yı Truvalılar kurdu, onlar kim Grek değil, iki yakanın zaman zaman birbirine saldıran kavimleri diyelim.

 

Öyleyse örneğin Konstantinapolis, adını aldığı Grek ya da Romalı Latinlerden önce var olan bir kent, Kalkhedon söylencesi bunun kanıtı, Byzas tıpkı Alpaslan'ın Anadolu'ya girişi gibi Acı Su'ya geldi, olasılıkla çevreyi temizledi, çünkü böylesi bir geçidin tekin olduğu düşünülemez, ıssız olması olanaksız. Truva, Bizans'tan önce çünkü!..

 

Şimdi asıl sorun şu, Türkler Anadolu'ya sonra geldi, evet doğrudur belki  ama Bizans'ta İstanbul'a ve sonrasında Anadolu'ya sonradan gelenlerden... Biricik ayrıntı Alpaslan'dan önce elini tutmuş olmasıdır ve şuda biliniyor ki evrende hiçbir şey kesinlenemez, varlık bir düşüncedir ve gerçekte bir soyutlamayız biz.

 

Demek istediğim şu, toprakların gerçek sahibi Tanrı ne yazık ki, çünkü başka çözüm yok-. Bu nedenle işgalci gözüyle bakılamaz kimseye, herkes işgalci çünkü, tanrının toprakları sürekli el değiştiriyor ne yazık ki ve bu insanlığın kadim travmalarından biri...

 

Saksonlar Danimarkalı, Amerika, Avrupa'nın yoksul göçmenleri demek. Açın şu, uygarlığımız kan grubuna bakarak insanları ayırmaktan, adı Selanik diye vatanımız orası demekten, Ermeni diye özdeyişler üretmekten vazgeçene kadar, bu sorunlar olacak. Kimse masum değil, herkes günahkar değil!..

 

Kendimi Yunanlı duyumsar gibi onları seviyorum, -Yunan olmadığım da bilinemez ki!- onlarda öyledir ama henüz kan ve etin bireşiminden ve genlerimizden gelen gizil şiddet duygusundan arınabilmiş değiliz. Çözüm yok ne yazık ki, işler daha kötüye gidiyor da olabilir. Ayrıştırıcı değil, birleştirici olmak bireysel olarak bizi doğru yere koyabilir. Son bir sözüm var, din çok şeyin, kan dökülmesinin nedeni gibi gösteriliyor, bu kozmikomik bir bilisizliktir, dini bu gecenin ay ışığında kaldırın, yarın kırmızı düğmeye basan bir president, bir ejderha çıkabilir karşınıza, gerekçesi de dini geri getirin olsun!.. Mantığı olan, sorunları usa yorabilen için, bunun ne önemi var!..

 

Eğer din birincil sırada ki -doyurucu!- savaş nedeni olsaydı, yeryüzünün bugüne dek gördüğü en büyük soykırım olan kızılderili genosidi olmaz -bir kıta yok oldu- ve Oturan Boğa'nın boynunda bir madalyon, kızıl bir güneş gibi parıldayan, çarmıhtaki İsa Efendimizi görürdük!.. Din savaş nedeni demek bizim gibi primitif toplumları manipüle etmenin ehven yoludur. Orta doğuda ki savaş zift savaşıdır.

 

Hitler dindaşlarını çarmıha germedi mi, sekiz yaşındaki kızının ölümüne göz yuman Marks'ın dediği gibi -yarası olmayan kuş yoktur bu dünyada- din afyon değil, sakinleştirici bir müsekkindir. Diyelim ki günahlarımızın babası dindir, peki anası kim; Çitten ilk atlayan, ilk çalan, ilk vuran, ilk hain, ilk parlayan, ilk haykıran, kozmikomiklik sonsuza dek sürebilir...

 

Normandiya çıkarmasında Birleşik Devletler, bir saatte yüz elli bin haçlıyı, bir haçı simgeleyen süngüleri, kılıçlarıyla cennete gönderdiler. Zamanın gizlentisinde, Kuyucu Murat Paşa dindaşlarını saraya karşı çıkıyorlar diye kuyulara gömdü ve zahmetsiz diye burunlarını çuvala doldurarak Sarayburnu'na yığdı!..

 

Din savaş nedenidir diyen tarafgir, -gerçekte işbirlikçi- bir münadi, bir müdahildir. Din bir soyutlamadır, felsefi popülizm, bir tür sosyal magazin, bir ritüel, siz hiç bilgi yarışmasında kavga gördünüz mü, din seçme hakkı verir, gerekçe gösterilebilir de bir paravan olarak ama -diyelim uyutmak için-, ne ki  savaşın asıl nedeni bütün dünyada artı değerdir. Eldorado'dur, yağmadır, ganimeti güvence altına almadır.

 

'Evrensel Gabin' -sömürü- veya tanrısal yankesiciliktir gülüt adı. Bilimde ve felsefede bir kural vardır, soyut soyutun, somut somutun gerekçesi olabilir, gerçekte bir somutlamadan soyuta ulaşılamaz, su incidir sözü soyutlamadır, ama su inci değildir, bu somutu soyutlamak, melek masumdur, bu soyutu somutlama, gerçekte her iki sözcükte bir soyutlama ve kavramsaldır ama bunun için soyutlamanın soyutlaması demek gerekmektedir aslında, ama biz, insanoğlu inanırlığı saf bir düşsellik olsa da, dünya gerçekliği ile bir bağın üretilemeyeceği, salt  bir metafor olsa da, bir sevda gibi bağlanırız buna, kurgulara, vaatlere, ruhani yüceliklere inanmak, bağlanmak insanın naturasında var.

 

Ama bir gerçekte var ki, bir soyutlamanın somutu değiştirme gücü gösterememesi gerekir yüzeyde, yaşamsal zeminde, din de öyle, somut bir şeyin temel ve doğrusal gerekçesi olma yeteneğinden yoksundur din. Savaş bir somutluk arz eden eylem, öyleyse nedeni de somut olmak zorundadır, toprak kaygısı, açlık, petrol ve marmelat bile savaş nedeni olabilir ama bir türkü söylemeye bile indirgenebilecek, bir dua, içten bir yakarı sayılabilecek din, tüm dünyayı kapsayan bir temenninin skolastiği olsa bile, bir savaş nedeniydi demek, onun için bir yanıltmaca işlevi görebilecektir ancak.

Bizi söylediğimiz türküler, sayıkladığımız dualar savaşa götürmez, bizi açlık, sömürü ve el koymacı, yağmacı barbarlıklar savaşa sürükleyebilir, türküler ve dualar eşlik edebilirler gidişimize ve dönüşe ama savaşın yararı ve tahribatı ve yığılan kemiklerin, oyulmuş göğüs kafesinin, tozlu kafatasların gerekçesi olamazlar. Bu inandırıcılıktan ziyade, göksel, gotik bir süsleme olabilir.

Gerçeği saklama, ört bas etme ya da süsleme, bu zorunluysa, Tanrı'da gerekçedir, onurda, imanda ve Truvalı Helen'de -güzellikte bir soyutlamadır sonuçta!-. Oysa Truva da gümrük ve narh savaşı vardı, atalarımızdan Krezüs'ün icat ettiği nikel!.. Din insanlığın pek çok şeyi gibi bumeranga benzer, onun bezirganlığını karşıtları da yapabilir, bilim filozofların elinde bir silaha dönüşebilir, aydınlar bir ülkeyi uçuruma sürükleyebilir, çünkü her iktidar, -erk- bir tür katildir.

Nedeni Diderot'nun Katerina'ya önerdiği önlemlerde saklıdır. Katerina demiştir ki, sen hiç bir tepki vermeyen kağıtlara yazıyorsun bu düşüncelerini, ben önerileri en ufak bir dokunuşta tepki veren insan derisi üzerinde uygulamak zorundayım.

Günün birinde her gereksinimini kendi giderebilen, toplumsallığın bir karnavala dönüştüğü bir öbekte, mahşeri bir kalabalık, rengarenk bir kitlede  -düşünce bu ya- belki yönetmek ve yönetilmek gerekli olmaktan çıkacaktır, bir kavramsal olarak, savaşta, ötekiler gibi,  geçmişin araba yarışları ya da gladyatör dövüşleri gibi gülümsenerek karşılanacaktır artık belki de...

Diyesim din günahkarsa, insan da onun uygulayıcısıdır olsa olsa, insan kim, ben, sen, o... Bizi ayırmak için ateşe kıvılcım atmaya gerek yok, o genlerimizde var, duygu ve düşüncelerimizde var, birbirimizi suçlamaktan ve aşağılamaktan uzak durmalıyız, ayrı ayrı yönlere koşabileceğimiz zamanları aramalıyız...

 

Bitmek üzere sanrılar, hep aynı romanı yazdı derler ya, kimi yazın gönüllüleri  için, hep aynı şeyleri yazıyoruzdur belki de, iki ayaklı ve tek burunluyum bende, yineleyip duruyoruzdur ama, düş gücümüz ve usumuz sınırlı ne de olsa diye kestirip atalım, bir de kuram ve eylem apayrı sorunsallık ve zorunsallıklar. Yazgımıza baş kaldırmamız için her şeyi unutmamız gerekiyor...

 

Yine de bir şey söyleyeyim, bir mesele göre, tanrı evrenin gizini bağışlasa bile insanlığa, yine de o, insan; Bizleri kurtarmak gibi gülünç ve yeryüzü gailesinin yüz kızartıcı anıları adına bağışlanmış olamaz bu büyülü tansık der ve yine kendini karanlığına, o sonsuz pişmanlığına gömer ve bir zaman yolculuğundaki bitmeyen uykusuna dalarmış.

 

Ama yine de bir şey demek istiyorum, bir şey...

 

O nedir ben de bilmiyorum, bir parçacık mı, Higgs bozonu mu, bir ucundan bir şey söyleyeyim, minicik bir buklecik...

 

Yaşamınız sizin değilse, düşleriniz başkalarınındır.

 

Düşleriniz sizin değilse, yaşamınız...

Bu da bir balkondan Kalkhedon'un zincirleme sahillerini seyre dalmışlığın, Dragos'un düşsel gecelerine kapılmışlığın öyküsü...

Gecenin mırıldandığı elem şarkısıysa şu...

'Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi / Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi, / Bizlerde yanyanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi / Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi. / Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke / Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik / Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik / Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke / Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek / Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün, / Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün / Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek, / Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü / Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı, / Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı / Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü. / Akşam  üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde / Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize; / Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize / Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde / Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta, / Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka, / Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka / Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta. / O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur / Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır / Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır / Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur.'

Şu yaşamda her şiir bir yaşamı karşılar, her yaşamında bir şiiri vardır...



 

 

 

 

 

*

 

 

ADANOPE

 

 

Geziniyorduk tasasızca, birden Adanope adında bir gezegen varmış burada  dedi. Biliyor musun!..

Hayır,  nerede dedim, Aya Yorgi'nin arkasında dedi, söylediği şey olabilirmiş gibi es geçip, bıktım bu Aya Yorgi'den dedim, adanın haç merkezi olmuş, şu nerede Aya Yorgi'nin soluna düşer, ya öbürü, o sağında, ya şu, kuzeye doğru giderken solda, başka bir şey bilmiyoruz sanki, varsa yoksa Aya Yorgi dedim...

Hiç ara vermeden, senin azizlerle bir sorunun var herhalde dedi!..  Çıkışı olmayan bir klişe!

Konuşan adanın derbeder kızlarından biri Dilek!.. Romantik ve iyiniyetli ama her romantik gibi başı beladan kurtulmayan biri ve hercai, ne yiyeceğini, giyeceğini bilmeyen, nereye gitmesi gerektiğini kestiremeyen, ne yapması gerektiğine, bin bir ikircik içinde karar veremeyen...

Bir keresinde onu trafiğin ortasında düşünürken gördüm...

Böyle dolaştığımızda olur, sonra birbirimizi hiç tanımıyor muşuz gibi aylar geçer, sonra bir gün Beşiktaş'a giderken karşılaşırız, nereye gidiyorsun derim, Kadıköy'e der, sonra hadi bende geleyim Beşiktaş'a der, değiştirir kararını, inince de cayar ve hemen Ada vapurunun dönüş saatini sorar, ne yapıyorsun derim, çantamı unutmuşum kafede, evde olsa neyse ama kafeye güven olmaz... Haklı olmasa da bir gerekçe yaratır zaten, ayağım uyuştu ben gelemeyeceğim dese çok mu iyi...

Arkadaşlıklar, dostluklar zamanla  birlikte biçim değiştirdi, eskiden evlere gidilirdi, şimdi teknolojinin olağanüstü ayrıcalıkları ve tutsaklığın ya da özgürlüğün bin bir çeşit halleri var artık.

Deyim yerindeyse, bir gecelik aşklar ve yaşam boyu süren, teğet geçmekten öte, hiç bir işlevi olmayan bağlaşıklıklar var şimdi, iyi ya da kötü denemez buna,  insanın konsantrasyon gücüne ve çağa ayak uydurma yeteneğine hayranım, ama ben kör ve topalım, yalnızca o olsa iyi de, Dilek'in bu tutumları gerçekte bir anomalidir desek de, benim sayrılığım ondan daha  kötü, o uygarlığa şaşkınlıkla ve uyumsuzlukla bakarken gene de tuhaf bir uyum içinde sanırım ama ben için için yas tutuyorum halime, görkünç bir uyum içindeymişim gibi görünebilirim ama  içim kan ağlıyor ve kimselerde bilmiyor...

Hangisi iyi ki...

İşte böyle Dilek'e benzer, yaşamını baygın balık gibi geçiren insanlar vardır, yaşama karşı uyuşturan sendromların, gizlenmiş, ortak ve bir umarı olmayan içe kapanmalarımız, derinleşmiş, bizimle bütünleşen ve artık bir parçası olduğumuz, bir kimliğe dönüşmüş arazlarımız, kompleks dolu alışkanlıklarımız beni onlara bağlıyor, seviyorum onları, aynı semptomların pençesinde sağlıklı birer bireymiş gibi dolaşıp da, hiç tepki vermemek, hep katlanmak, hep kıyısında kalmak olan bitenin, elleri değil sürekli ruhu titreyen, kalbi örselenmiş ama dirim dolu, atletik bir yapısı varmış gibi koşturmaca ve maskeli bir balodaymış gibi hiç belirtisiz, her şeye tüm sıradanlığıyla, zararsızlığıyla ve herkeslerden hiç aşağı yanı olamazmış gibi yaşama katlanmak, olağanüstü bir yatkınlıkla, başkalarını hiç üzmeden, hiç tepki vermeden, sonsuz bir olgunlukla sürekli kuyruklarda sırasını kaptırmak, kalabalıklarda en arkadan çıkmak, bileti geçersiz olduğu ileri sürüldüğünde hemen yeni bir bilet almak, hep özveride bulunan taraf olmak, hep anlayışlı olan bir cennetlik adem pozisyonunda, her kese yol vermek, herkesin gönlüne hoş geleni söyleyebilmek, sürgit haklısınız beyefendi, evet hanımefendi, aynen katılıyorum demek, nasıl bir şey acaba ve insan ruhunda nasıl yaralar açıyor ve her şeyden önemlisi bu tür insanlar, hiç bir işaret vermeksizin ve herkes gibi ömürlerini ama uzun ama kısa ama bir kazaya kurban giderek ya da gitmeyerek, yaşamlarını nasıl tamamlıyorlar...

Çağın en garip sorusu bu bence...

Psikanalizlere göre, bu tür insanlar ellerine düştüklerinde, ya yetim filandırlar, ya travma geçirmişlerdir küçük yaşta ya da otist  gibi sevimli ya da anevrizma gibi ağır birer darbe yemişlerdir, orta sınıf ya da varoşlarda bir klişesi de vardır bunun, geçmişten biliyorum, menenjit geçirmiş çocukken diye kestirip atarlar bu tür yerlerde ve bayağı sevgi gösterirler bu tür insanlara, en ufak bir dışa vurumda başına toplanırlar, doktor kalabalığın arasından on beş dakika da geçebilir tabi, ciddi bir şey varsa talihsiz, ilk kez talihli bir şey yaşar ömründe...

Ölür.

Bir kaza geçirmişse yaralı gene aynı kalabalık kıyamet senaryosu eşliğinde bağırır, çığlıkçılar, bir senfoni orkestrasının insanı huzursuz eden düzeninden, doğanın hepimize hayranlık veren ilahi düzenine geçerler, birbirlerini çiğnerler, bir ikinci  vaka ki, ilki artık gölgede kalır, gözler o yana çevrilir, kaç kere tanık oluyoruz, ölüyü kurtarmaya gelirken ölen kalabalıklara!..

Sonu gelmez bir kıyamet toplantısı ve bir Araf kalabalığıdır dünya ve Dilek'in ne yapacağına bir türlü karar verememesi beni kendine hayran bırakır. Onu anlıyorum ben, dünyamızın ideal yurttaşı kim, uzaya bu dünyadan bir kişi gönderecek olsanız kimi seçersiniz deselerdi bana, hemen Dilek'i derdim, çünkü onda bütün dertlerimizin, travmalarımızın, gülümsemelerimizin toplamına yetecek kadar bir birikim var ve bunu birbirine girmiş, herkesin ne yaptığını bilmediği ya da tekme tokat, geoitler çizdiği bir kalabalıkta düşünceye dalabilecek kadar bir olağanüstülükte, incelikte, görkem dolu bir seremonide sürekli yineleyebilen biyonik bir yaratık. Bütünüyle uzaya, evrene ya da kozmosa mı derler ya da tanrının sevgili kulu filan mı demeliyiz, kanımca Dilek dünyamızda yaşayan tüm insanların bir bileşkesi, tanrısal bir türevi...

Dilek bir gün yemek yediği lokantada iki yüz lira bahşiş bıraktı, hesap yüz kırk liraydı ama, bir tuhaflık rekortmeni. Sen nehrine elini sokup Mari Antuvanet'le aynı suda yıkanmış olmak ya da bütün iktidarlar kötüdür mottosuna bel bağlamak kadar  ilginç bir davranış,  her zamanki gibi ne yapıyorsun dedim, bu garson yeni evlendi, yazık adamcağıza dedi, para onun parası bir şey diyemiyorsun ki...

Bir keresinde yolda bulduğu bir çocuğu sahiplendi, bereket anası babası çıktı ortaya da benim şaşkınlıklarımın da bir sınırı olabileceğini, iradi bir dahli olmadan kanıtladı, yine bir keresinde bir köpeğe on dört yılını verdi, aynı odada yaşadı, köpeğin yaşam limiti bu zaten, 'Ayışığı' (köpeğinin adı) yatağında ölü bulunduğunda, ağlamadı bile, bu tavrına fazlasıyla hayranım tabi, farklı ama bizim gibi bu, bizim gibi ama farklı bu, demek istediğim yani...

Onun için bu varsayımlar, beni bakar kör yapıyor inanın, içmeden kendinden geçmiş gibiyim ya da sürekli uyuşturucu almış bir deneğim belki de, yaşamım bu minval geçiyor ve en korkuncu da kendimle son derece barışığım, ben benim, kederliyim, küskünüm, özlemler içindeyim ama yakınıyor filan da değilim.

Sonuçta yaşamını bu minval geçiren insanlar vardır, sayıca azdırlar ama, aramızda dolaşır dururlar, bu yüzden insanların suratına bakmadan geçemem ben, insanlar olağanüstü derecede ilginç varlıklar, çevirin birini, tutun kolundan, konuş deyin, vallahi adamı daha önce tanımadığınıza bin kere pişman olursunuz...

Bir keresinde durakta beklerken araba gelmeyince, ahlayıp oflamakla lafa tutuştuğumuz biri vardı, Kore'de yapmış askerliğini, oralarda bir yerde, odadan bir odaya geçerken ışığı söndürürlermiş, bu yüzden metrolar bedavadır, artan elektrikle çalışır metrolar dedi. Gözlerim fal taşı gibi açılmadı tabi, bir yöntem bu, belki bizde daha iyisi vardır, epey karışık konular  dedim. Kendimden bekleneni her zaman veririm. Orada bir kadınla aşk yaşamış, çocuğu da olmuş, otuz yıl sonra kızı onu Ayvansaray'daki tek gözlü gecekondusunda bulmuş filan.

O günden beri değil belki ama gerçekte tüm insanlara hayranım ben ve alelade bir yapım olduğu için bu kargaşada, aşağılık kompleksinden de yıkılırım. Lokantaya girsem garson siparişimi yarım saat getirmez, söylerim tamam der, bir yarım saat daha geçer, yahu pısırığım derim, askerlik maceram yok anlatılacak, ehliyetim var, cesaretim yok kullanacak, dahası avukatım ama bir Mevlanın kuluna avukatım demişliğim yok, soru sorarlar diye korkuyorum, hukuk deniz gibidir, ne doğrusu vardır ne eğrisi, bu yüzden kimseyi mutlu edemezsiniz, bütün yaz denize girmişliğim filanda yoktur, yüzmeyi tam bilmiyorum, utanıyorum ahaliden, herifler üç adımlık yere takla atıp giriyorlar, ben bacaklarımı suya alıştırmak için şanzımanı kaymış, radyatörü kaynamış bir motor gibi, sahilde beklerim...

Dilek'i bu yüzden çok severim, benim bir eşim, ama ona belli etmem kendimi, konuşurken sesimin tonuna dikkat  ederim, garson siparişi getirmezse, üşenmez bir kaç kez gelir giderim, ağız tiryakisiyim ama tütünü o varken içime çekerim, alkol konusunda söylevler veririm, dibinde durduğu gibi durmaz bu diye, yaşamımız oymak söylencesiyle, soykök mitolojisidir derim, olmadık deneyimlerim varmış gibi soluk alır veririm. Oysa alkol kullanmışlığım da yoktur, içer gibi yaparım, bana yakışır!..

Dilek durumumu bugüne kadar çakmadı, o kendi kararsızlığıyla cebelleşiyor ve sözde ben ona yardımcı olan, afra tafra sahibi, kılı kilosu, eti budu yerinde biriyim. Oysa ruhu göçmüş, kendine sürgün, yersiz yurtsuz biriyim.

Ama o da  beni çok sever, çünkü onun her dediğine evet derim, bilmez ki benim, dünya hayır demeye değmeyecek kadar zamazingo bir yerdir diye düşündüğümü, şu kayaya çıkalım mı der, evet derim, çıkmadan geçip gittiğimiz olur, kayaya çıkılır mı yahu, ikimizde duymazlıktan geliriz yaşam cahilliğinden devraldığımız  saçmalıkları, bir keresinde tenha bir saatte -deli demesinler diye- yürüyen merdivene tersten bindik ve on dakikada inebildik avm'nin ortasına, bir keresinde asansörün düğmesine her bastıklarında, biz yukarıya bastık, yarım saat aşağıya inmedi asansör, sonra ara katların birinde inip, ime time karıştık.

Hayattaki başarısızlığımızın öcünü almak için gizençli oyunlar üretebiliyoruz onunla, bir keresinde çikletlerden çıkan elli lirayı, karanlıkta minibüs şoförüne verdik, geçerli kırk beş liramız oldu böylece, bir keresinde de meşhur bir restoranda sırayla tuvalete girip çıktık ve yarattığımız anaforu kavrayamayan herkesin gözü önünde, diğerini  aramaya çıkmış beriki gibi ve aniden  vicdan sızlatacak bir işi çıkmış er kişi gibi, mayına basmış bir serseri gibi gözden kaybolduk.

En büyük volimizse bir banka şubesinde oldu, ikimizde kredi alıp birbirimize kefil olduk, paralar buhar oldu tabi, bunu nasıl başardığımızı asla söyleyemem, çünkü halen kullanmak zorunda kalabileceğimiz bir şey, hiç bir usta bu dünya da tüm sırlarını aktarmaz gönül efradına... Pısırığız dediysek kendi ütopyalarımız var sizin anlayacağınız.

Yıllardır mutlulukla arkadaşlığımız sürüyor, birbirimizden ne istediğimizi çok iyi biliyoruz, ezilmişliğimizin öcünü almak için dünyada bulunabilecek en iyi ikili, en uyumlu partneriz biz.

Peki neden anlattım bunları, okul sıralarında tanışıp Ada'da kader birliğini sürdürdüğümüz bu tuhaf arkadaşım, inanın burada başka bir gezegen var deyince, birden güvenim sarsıldı ona karşı, acaba dedim artık bıktı ya da sinir uçlarının nöronik bağları koptu da, beni mi kurban seçti katakullilerine, dolandırmasın işin son durağında beni, onun için huylandım epeyce...

Yıllar geçip de kuşkunun sarıp sarmalamadığı hiç bir dostluk, arkadaşlık, eşlik, meşlik yoktur inanın... Gezegen demesine de bozuldum, yıldız filan dese anlarım, hatta karadelik veya tanrının kazayla elinden düşürdüğü, cennetlik bir göze varmış burada gibi daha anlaşılır ve rokoko şeyler söylemeliydi...

Ben gene de Dilek'e güvenmek istediğim için, nerede dedim bu gezegen... İşte o kısa konuşmamızdan sonra aşağıya inmeye başladık; bir türlü peşimizi bırakmayan Aya Yorgi efsanesinden, aşağılara doğru, gün batımının bittiği yere... Bayağı sarp bir yer, bugüne kadar sağ salim geldiğimiz, şimdiye dek soluk alıp vermeyi başardığımız için yaşamda, sıkıntıya girmeksizin, bir telaşa kapılmadan, neşeyle inmeye başladık...
Epeyce aşağıda kıro-magnon görünümlü biri önümüzü kesti, içeri girmek istiyorsanız bilet almalısınız dedi.

Ant olsun ki Dilek, sanki çocukluğundaki yazlık sinemalara girer gibi, hiç bozuntuya vermeden, nereden alacağız dedi. Adam bizden daha profesyonel, insanlar bakar bakmaz defterlerimizin içinin neyle dolu olduğunu anlarlar, bunun gibi, ben verebilirim dedi adamcağız, adamcağız diyorum, bu kıro-magnonlar çok içli insanlardır aslında, ama o an adamın bizi dolandırabileceğini düşündüm yine de -bu başka bir cin olayıdır- ve Dilek'e bilet almayalım diyecek oldum, ama o hemen paraları uzattı iki bilet aldı -pısırıklığım bir kez daha işe yaradı!-, adam aşağıya inin, çalılıklar bitip de, düzlüğe gelince sola dönün, sonra bana telefon edin dedi.

Epeyce huylandım artık, çünkü birden sola dönünce, adamı neden arayalım ki -ne ki saçmalığında bir felsefesi, olmazlığında bir oluru  vardır bu dünyada, bu yüzden cennet ve cehenneme, bir inanç sahibinden daha fazla kanmışımdır ben-, aranılanın nerede olduğunu söylese anlarım ya neyse, indik aşağıya, bir yılan çıktı karşımıza, yolumuzu değiştirip, daha da aşağılara inmeye başladık, kocaman bir sedir ağacı çıktı sonra, Dilek, Lübnan Sediri bu dedi, atma dedim, Lübnan sediriyse Lübnan'da olur. Güldü, inanmak zorunda değilsin dedi, az sonra düzlük göründü ve sola saptık, telefonla aramaya başladık adamı ama telefon çekmezmiş buralarda, nereden bilelim, biletlere kaç lira verdin Dilek,  bu kez biz dolandırıldık dedim, hayır bak şurada bir kayık var ona binmemiz gerekiyor bence dedi, bindik -güvence veren bir deliyiz biz-, bir küreği o çekmeye başladı diğerini ben, senkronize biçimde kıyıyı izleyerek gidiyoruz, aniden bir su kaplumbağası başını çıkardı ve gelin buraya, sırtıma binin onursuzlar dedi, -muhtacız diye sesimizi çıkaramadık tabi- bindik, sanki vites değiştirir gibi hızlandı hayvan, sonrada dalıp gitti denize, nasıl soluk alıp verdiğimize hala şaşarım, bir mercan ormanını geçtik ve kubbemsi, asortisizm sözlüğünde küremsi, yumurtamsı  sayılan bir yere geldik, kapı kendiliğinden açıldı, içeri girdik...

Sonra bizi hemen başka bir kapıya götürüp, dışarı çıkardılar, birde ne görelim evimizin önündeyiz!..

Kulağımıza biri, uzaylı biziz şeytan diye bağırdı!..

Dilek'e dedim ki, gördün mü başka gezegen filan fasarya, bileti boşuna aldık, canımızı bile tutsak almış, kahredici uyuşukluğumuzdan ne bekliyorsun ki, kendimizi bile tanımıyoruz daha!..
....
Sonra, ertesi akşam Dilek'e yazdıklarımı okuttum, benim adımı değiştir, yanlış anlayan olabilir dedi, gözüme de porsuk gibi bakarak, olur dedim, kadınlar hep böyledir. Bu çok saçma ayrıca, dişe dokunur bir şeyler karala, bir şiir filan ekle dedi, ikisini de yaptım o anda...

Beni bu işlerde asıl şaşırtan sayfalarca yazdığım zannıdır. Bitince okuduğumda, bir bakıyorum bir kaç satır ya da olmadı bir buçuk sayfa filan, beyin yorulup, afazi geçiriyor sanırım, düşünce güçlüğü diyorum ben buna, düşünce insanın kendi kendisiyle konuşması değil midir...

Bu yüzden yazarken zamanın uzadığını biliyorum, okurken kısalıyor ve bu göreceli tuzak, okurunu avlıyor diyebiliriz  artık.

Einstein ve onunla aynı zamanda bu kuramı ileri sürdüğü halde, elektriğin suyun olmadığı bir mezrada, ölüp giden Topal Halit haklı bence, zaman kesinlikle göreceli ve ışık hızını kolaylıkla aşabiliriz biz, zamanda salt geriye gitmek değil, bakın bunu da Topal Halit söylemişti...

İleri de gidebiliriz!..

Dilek annesinin neredesin yavrucuğum melodisine, geliyorum anneciğim diye eşlik ettikten sonra, okunakları karıştırırken ilginç iki konuyla karşılaştım, neme gerek,  okuyanın bedduasını almak istemem, bu ikisi  bayağı ciddi konular, aktarmak isterim ki, ben aradan çıkayım ve günaha girmeyeyim.

Dedim size, yaşamım boyunca  aradan çıkmayı bir düstur gibi bellemiş bir  insanım!..

'Rus kadınların güzel olma sebebi komünizmdir, çünkü para bir değer oluşturmadığı için kimse kimseyle bir nedene  yaslanarak iletişim kurmaz ve böylesi  beraberlikler olmaz. Bu yüzden tüm çocuklar aşk çocuğudur!.'

Çocuklar böyle düşünmüyordur ama, başka açıdan yaklaşalım olaya, bir uzaylı bize kesin surette çirkin gelecektir, çünkü alıştığımız insani ölçülerin dışında bir başkalaşım olduğu için. Eğer güzel geliyorsa kaçınılmazlıkla bizim güzellik anlayışımızla bağdaşan yanları var demektir. Gök kuşağı renkleri, ışığa boğulmuş yüz veya simetri harikası geometrik bir yapının varlığı gibi...

İnsanın güzellik kavramı çağlara göre değişir, güzellik elbet bir estete yol açar ve gerekli bir duygudur ama bunun ekonomik ve temel gereksinimlere alet edilmesi insani bir gelişmişliğe ters düşer, güzellik sanatsal sınırların içinde gizlenmelidir. Aksi halde çirkin olan, şunu hak etmiyor gibi bir noktaya geliriz ki, gerçekte güzel ve çirkin diye bir şey yoktur, kavramsal bir şeydir bu. Soyutlama...

Bir soyutlamayla bir yoksunluğa veya bir varsıllığa layık görülen canlı talihsizdir yalnızca ve bu bir ahlaksızlıktır. Somutlanabilen bir ahlaksızlık!..

Yorucu satırlar bunlar, bir de şu var, başlığı kul affedebilir ama tanrı affetmez gibi bir şey, köşe yazısına benzer bir haber bu...

Bütün Avrupa şatolarla dolu, hayran olmamak elde değil, gerçi nasıl yapıldığı kadar, neden yapıldığı da ilginçtir ama... Osmanlı'dan bu yana hep merak ederim, bugüne kalan üç beş şey var, dördü İstanbul'da üstelik, sultanım bu imparatorluk görünmezlik maskesi takarak mı yaşadı!.. Ama bu  yetmez, Selçuklu eserleri nerede, tarih kitaplarındaki Divriği'deki yivli minare ve Konya'da ki kümbet fotoğraflarıyla yetinirdik!.. Bunun nedeni ne olabilir... Ayrıca tarihi kilise sayısı eski camiden daha çok bu ülke de, garip!..

Öyleyse bir, göçebe toplum olmak sonuçta bir köksüzlük yaratıyor,  iki, İslamiyet eğer -sanmıyorum ya- bu kadar öbür dünyayı önceliyor ve bir önem atfediyorsa, bu da bir etken olabilir, üç, temel sorun bence bu işte, nasıl Osmanlı'ya bütün bir toplum sırt çevirmişse, anlıyorum ki, toplumdaki  bu anlayış bugüne özgü değil.

Uygur, Göktürk'ü, Selçuklu Uygur'u, Osmanlı Selçuklu'yu, tarihin en cücemsi, minyatüre ve prematüre bebeği bugünün coğrafyası da, Osmanlı'yı aşağılayıp, yok saymış. Kısacası candaşlarım, bu ahir zamandan kalma bir alışkanlık!..

Öyleyse, bu işte bir iş var, doğu toplumu dedikleri bu sinamekilerde, bir boş vermişlik olduğu su götürmez!.. Tek avuntum şu; Batı doğunun her şeyini yine de yağmalıyor. Korumacı bir mantığın ürünü olduğu halde, diğeri koruyamadığı veya naturasında böyle bir  diyalekt olmadığı için çalıp çırpıyorsa eğer, onda da bir Calut, bir Arsen Lüpen'lik var demektir. Çünkü hırsızlık ve cinailiğin olduğu  bir sistemde, malını, canını çaldıran da, elbet olacaktır!..

Gerçek değinilerimizde şu olmalıdır; İnsanoğlu kuyruğundan kurtulmuş olabilir ama, bencil (Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın!) ve yağmacı (Komşunun civcivi işin ehline  kaz gibi  görünür) alışkanlığıyla, müsrif, tüketici sınıflar (Vandal, yıkıcı, boş vermişçi, bu Şarkikaraağaç alışkanlığı ne yazık ki, sözcük batı kaynaklı olsa bile) ve yaşamak gibi bir 'olasılıksız' gökselini küçümseme ve aşağılamalara karşın (Öbür dünya gerçek yaşam, dünya malı Afşin'de kalır gibi!) ve tanrı her iki dünyayı -biri görünür ve gerçekliğinin su götürmezliği kesin olmasına karşın!- armağan etmiş olsa da, şaşırtıcı biçimde gerçek ve kesin olanı yok sayıp, varsayımların ağırlığını taşıyan olma tehlikesini yaşayan, bir temerküzü ciddiye almakla, bir tür Treblinka sendromunun pençesinde, biricik kurtuluşun yakında olduğunu sanılamak ve düşlemekle  tanrıya karşı gelmiş olmak -çünkü her ikisi de tanrının bir vaadi ve müjdesidir gerçeklikte- ve tanrıyı bizzat hiçe sayma günahının bataklığına saplanmış olmakla, olmaklığıyla...

Dediğim gibi, insan kuyruğundan kurtulmuş olabilir ama, tanrıya layık bir yaratık, bir tasarım olma fırsatını resmen harcamış ve o bir tarafa, tanrıya hayasızca ve boşunalıkla diklenmiş veya açıkça karşı çıktığını, determine olmayan bir yüzsüzlükle de şirk koştuğunu düşünebiliriz artık. Hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan bir zındıklıktır bu!..

Ve en büyük günah.

Yaratıcısına  karşı gelen bir mahlukat, eğer bu davranışıyla tanrıyı hiçliyor ve barbarlığıyla, iğrenç, tiksinç, nalet, melanet ve kargış dolu tutumuyla kendini ve evreni yadsımış olmanın çukurunda, bir başka büyük günah olan ve bir budalaya yakışır bir ruh sefaletinin içine düşerek -kendini açıkça ve imansızca aşağılıyorsa-, bu dünya ahvalinde, daha kat edeceği ve öğreneceği, uçsuz bucaksız  nice yollar var demektir ne yazık ki!..

Hamursuz aylarınız, çöl evi  alışkanlıklarınız ve yoksulluk içinde ki seyranlarınız, bayramlarınız  kutlu olsun kardeşlerim ama ne yaparsanız yapın, dünyada bir asar bırakmadan gider ve hele de yapılanlar ve yaptıklarınızı, işlenti ve yapıtlarınızı rüzgar gülüne bırakarak ya da bir öğün değirmenine  yol verip, yakıp yıkma ve bir oldu bittiyle terk edip giderseniz bu dünyadan, siz öbür dünyanın armağanlarına veya cezalarından sonraki, ruhsari ve hûmalarna değil, safi, 'Hernani Cenneti'ni boylamakla karşı karşıya kalacağınıza emin olabilirsiniz.

Çünkü; yiyip içmek ve bu minval sefa sürmek, tüm canlılara özgü bir şeydir, ayrıcalık değil yaptığınız, bir kategorinin sıradanlığı içinde, coşkuyla geviş getirmek değil, insanı diğerlerinden ayıran tek şey; Tanrının asarına asarla karşılık vermek, katkılarda bulunmak ve dünyayı cennet kılmaya, gönül gözü koymaya, bir muştuyla koyulmaktır...

Songün'e dek secdeye de varsanız, emin olun ki asarınız olmamış ya da tam tersi, asarı tarumar etmeye bir ferasetiniz olmuşsa, tanrının karşısında tir tir titreyeceksinizdir,  bundan emin olabilirsiniz...

Tanrı size insan olmayı bahşetti, kendisine en yakın ayrıcalığı ihsan etti, ama siz onun evreninde, yakıp yıkmak ve kayıtsız kalmak gibi bir günaha bulanmış olmakla, öbür tarafa mı gidiyorsunuz, eğer buysa mefharetiniz, cezaların en büyüğü sizi bekliyor.

İki dünyadan birini boşlamak, her ikisini de lanetleyip, hiçlemekle aynı şey. Bir kapıdan giriyorsanız, diğer kapıdan çıkmanız için, kapıların içinde neler olup bittiğini görmeniz, el vermeniz, gönül koymanız, usa vurmanız gerekir ve bu doğaldır ayrıcalıkla,  yaşamanız, göz nuru dökmeniz, emeğin ve hakkın gönlünü hoşnut etmek zorundasınız. Birini hak etmeyen, diğerini asla hak edemez.

O geldiği kapıdan yazık ki geri dönecek, son iç çekiş günü, Cebrail defterinden silecek, Mikail fırtınasını üzerine salacak, Azrail insan olmayı başaramadı ki Araf'a yollayayım diyecektir ve bunun adına ne yaşamak denebilir  artık ne de ölmektir.

Hepimizi bekleyen Songün'de aydınlanacağız.

Işık, karanlıklar için vardır.

...

Dilek bir şiir eklemelisin demişti, ama şiir öyledir ki tüm yazıyı boşa çıkarıyor olabilir, çünkü şiir sanatların en büyüğüdür, deveye sormuşlar sırtın neden eğri diye, gözün doğruyu görebilsin diye demiş... Bunun gibi bir dizeyle her şey sona erebilir.

Sessizliğin Övüncü belki de bunu doğruluyordur kim bilir...

''Karanlığa ışığın saldırısıdır yazılar, daha olağanüstü göktaşlarından. / Bilinmezlikle dolu kentlerden taşranın hoyratlıkları devraldı onu. / Benim yaşamım ve ölümün güvenceleridir onlar, / Ben hırsla gözlemlemek ve onları kavramak istiyorum. / Onların günüdür havada bir kement gibi açgözlü olduklarında. / Onların gecelerinde ani ablukalar adına, çelikten gelen bir öfke vardır. / Onlar insanlığı konuşuyorlar. /  Benim insanlığımın duygularıdırlar  / biz aynı seslerin aynı yoksulluklarıyızdır. / Onlar toprakları konuşuyorlar. / Benim toprağım, bir gitarın acıları, bir kaç portre, paslı bir kılıç, / akşam söğütlerin gölgesinde gezinen aydınlık bir duadır. / Zamanım beni yaşıyordur. / Sessizdir benim gölgem, geçip giderim, kibirli, açgözlü kalabalıklar arasından. / Onlar kaçınılmazdır, eşsizdir, yarınlar için korunması gereken bir değerdir. / Benim adım hiç kimse ve herkestir. / Yürüyüşüm yavaştır benim, uzaklardakinin gelişini bekleyenler gibi değildir / yaklaşanlar gibidir.''

Onun  dediklerini yaptım ama kriptodaki adını değiştirmedim, çünkü bu dünyada her insanın bir 'dileği' vardır zaten, buda onlardan biridir ne yazık ki...

Öykü Yazmak!..

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

RAŞEL

 

Adım Raşel. Raşel Tel Aviv... Ne kadar ritmik, sanki   bir şiirden  dize gibi dedim, gülümsedi... Gülümsemek şu dünyada her zaman bir dedikoduya yol açar, surat asmakta öyledir ama, gülümsediğine göre  Raşel'le konuşabileceğimi anlamıştım.

Neler konuştuk neler diyeyim. Anımsadıklarım, tamam geçen gün konuşmuştum onunla ama elbette anımsadıklarımı aktarabilirim, demişti ki laf arasında bana, sevdiğim Nazareth'de kaldı benim, nazar et mi dedim, anladı bu kez güldü, bilisizlik bazen hoş antikiteler yaratır, Nasıra'ymış Nazareth, İsa'nın anayurdu.

Sevdiğim oralarda kaldı... Git o zaman dedim, gidemem çocuklarım var dedi, ah dedim, çocukların babası değil o kişi...

Biraz şaşırdı öyle dememe ve beni yönlendirip, uslu davranmam gerekir gibi bir şey öğretircesine dedi ki; Aşkın hiç bir zaman ikinci bir hali aranmaz!.. Ne demek istediğini hemen anlamıştım, aşk özgürlüktür, özel bir bağ, bir gerekçe ya da bir başka oluşumun dayanağı değildir demek istemişti, derin bir söz...

Peki dedim ne olacak senin halin... Güldü bir kez daha, bu toprağın özgün laflarından biri olduğunu anlamıştı sözümün, ne olacak bizim halimiz gibi!..
Ağlayacağım hep dedi, benden geri kalmamak ister gibi, özlemiyle ömrüm geçecek ve kederlerle geçip gideceğim. Unut dedim birden, unutamam dedi, alışmam gerek böyle yaşamaya...

Sana dedim bir şey anlatayım, durumuna uyuyor...

Kartaca'nın kraliçesi, kendisinden çok daha genç bir delikanlıya aşık olmuş, zaman onları ayırmış ve genç adam başka diyarlara gitmiş. Kraliçe onsuz bir şey yapamaz hale gelmiş ve özlemiyle yanıp tutuşarak haber salmış dönmesi için. Genç  adam demiş ki haberciye, beni unutması gerek dönemem ama bir çare biliyorum ben, kraliçeye beni anımsatan ne kadar eşya varsa toplamasını ve onları ateşe vermesini söyle...

Kraliçe aşkının çaresi kalmadığını anlayınca, gerçekten genç adamı anımsatan bütün eşyaları, ne varsa her şeyi toplamış ve ateşe vermiş. Ateşin ortasında kraliçe  bedenine dokunmaya başlamış, dokundukça onu unutamayacağını ve eşyaları yakmasının  bir çare olamayacağını,  onu anımsatan asıl gerçekliğin kendisi, biricik bedeni olduğunu anlamış ne yazık ki...

Efsaneye göre kraliçe ateşe kendini de atarak, özlemine  ve yürek yakan acılarına son vermiş.

Sahilde oturmuş, Dragos'dan batıda Kalkhedon, doğuda ufku aşar Gebze'ye kadar uzanan şeridi izliyorduk Raşel'le... Yıldan yıla karşı sahilleri gökdelenler kaplıyor, oysa gerçekten eski İstanbul olarak kalsaydı bu şehir, dünyanın incisi olurdu dedim. Biz dedi Süreyya plajında büyümüş çocuklarız, şimdi oraları beton yığını. Bu şehir gerçekten yedi kocadan artakalmış bir zehire dönüştü artık. Yüzyıllar sonra bu haline bakıp, bir zamanlar ne güzelmiş diyecekler yine de dedim, kızdı birden, kıyamete doğru gidersen geçmiş daima iyisidir!..

Sürekli paralarımızı boğazlayan tüccarlarla savaşıyoruz dünyada, huzur yok,  kabus görüyorum sürekli, suda boğuluyorum, uçurumdan düşüyorum, arkamdan koşuyorlar kaçamıyorum, etimi ısırıyorlar acı duymuyorum nedense ama korkuyorum. Bizon obezitesi içinde lobutlu canavarlar, sürekli saldıran kuşun ötesinde, uçabilen dinozorlar görüyorum hep.

Raşel, ekonomik sıkıntı içindesin sen dedi, en güvenilir kabus görmenin yolu parasızlıktır. Güldüm, akşam yeme alışkanlığı var bende, ondan olmasın dedim, ne de olsa Musevi kanı taşıyor  diye düşündüm içimden, açık sözlülüğüne şaşarak Raşel'in...

Bir mektup yaz Nazareth'e,  gövdem, gergin çatısıyla parıldayan  bedenini özlüyor, dillere destan ıstıraplar için, ilahi gövdelerin yüz yüze gelmesi gerekiyor, eski günlerdeki gibi bir balayına ne dersin, çığlıklar, haykırışlar arasında açan gonca, koklanan gül, esriyen sümbül ve yüzünü güneşe dönen menekşeler gibi, birbirimize sarılmalıyız artık, zaman geldi geçiyor, neredesin, ada kalyonları yolcularını bir bir boşaltıyor,  sen yoksun, yamaçlardan, burçlardan her gün denizi gözlüyorum, kimse seni beklediğimi bilmiyor,  bir hallaç gibi atılıyor ruhum yokluğunda, aşkın umarsızlığında batan güneşin alevlerine sokulmak istiyorum, neredesin, sensiz yok olmak istiyorum ben, güneş batarken  neden alev alev yanıyor, yoksa aşkta mı öyle, ayrılık  özlemleri tutuşturuyor, sanki ölüyorum, gel artık, kollarım boş, kalbim kederli, gözlerim uzaklarda, yalnız seni bekliyorum...

Borges der ki dedim Raşel'e, Japonya'yı fethetmek için savaşmayız, Japonya'yı fethetti desinler diye savaşırız. Hafifçe kızardı, aşk öyle değil ama dedi.

Konudan konuya atladık o gün.

Patronların ve kölelerin dünyasıyız biz... Machu Picchu'nun taşları gibi,  tanrılarıyla uğraş veren insanlar, televizyonlarda, yollarda, okullarda, evlerde, her yerde... Yoksulluğun çelişkileri, varsıllığın belirtilerinden daha acımasız ve daha trajiktir doğallıkla, evet batı aynı zamanda kuzeydir aslında, sömürü eşitsizlik yaratır, eşitsizlikse sömürüyü, çıkış yok...

İnsanlığın tavaf çemberi bu olabilir mi...

Taşın bile teri vardır ama  terimizin tarih boyunca bir değeri olmadı, tanrıya yüklemek için her şeyi, her sorumluluğu, onu bulguladık biz. Doğayı ve insani değerleri vahşice ezip geçenler hiç bir zaman cezalandırılmaz ve hapse girmezler, cezaevinin anahtarları onların elindedir çünkü...

Kibir ne işe yarar, başımızı döndürmeye, bizi kurtarmaya gelecek olan, kimsenin yüzüne bakamadığı o  korkunç yabancı, Mehdi midir, bir halife ya da Samson mu o, saçı kesildiğinde gücü kesilen...

Sonsuz ve sınırsız acı, dinmez, dindirilmez bir vicdan azabı... Bu anlamda cennet ve cehennemde bir cezadır bizim için!.. Düşünün ki uçurumlarda, yemyeşil ormanlarda, ırmak kıyılarında ya da volkanların ağzında sessizce dolaşan kalabalıklar. Nedir bu, umudunu  yitirmiş olan şu tanrısal varlık...

İnsanoğluna verilebilecek en büyük ceza, onu armağanlara,  cennet ya da cehennemlere boğmaktır... Umudunu yitirmek tam anlamıyla işte bu... İnsan en büyük sırlarını kendisinden bile saklayan bir canlı, yaşamdan ve ölmekten sıkılan insanlar var oldukça...

Düşünün insanın tıyneti, cücelere çocuk diyecek kadar alçalabiliyor, Şili'de bir toplama kampının adı Onur, Uruguay'da bir cezaevinin adı Özgürlük'tü...

Hangi sınırdan bahsedebiliriz biz, özgürlüğü yaşamadan, tatmadan.

Demokrasi demek alt yapı demektir şu dünyada, gönlün demokrasisi olur mu, bir makineyiz biz, gereksinimlerle dolup taşan, başkalarıyla demokrasi adına yarışılmaz, bir soyutlama bu, ekonomik gücünle, teknolojinle, üniversitelerinle, üretiminle, geçmişteki sicilinle, yaşayanlara sunduğun somut verilerinle yarışılır.

Yoksulluk içinde kıvranan gelişmemişler, dışa bağımlı, elden ayaktan düşmüş cin-cin-atiler için demokrasi vaadi bir safsatadır. Yolu olmayan bir cennet nasıl vaat edilir ki...

Ama ne geçmişe sığınabiliriz, ne geleceğe, aslolan şimdidir ne yazık ki... Delilik çağlarındayız biz. West Machine, dünyayı ele geçirmenin büyüsünü, benzersiz gözlem gücüne, analitik yeteneklerine, olağandışı ussal becerilerine değil...

Kitlesel kıyametleri olağan kılan, konvansiyonel, balistik ve nükleer  azametine borçlu...

Düşmanın simgelerine diş bileyen milyonlar yaratmak, bir estet, bir barışçıl, ütobik bir  Shangry yaratmaktan ziyade, Korku İmparatorluğu'na yaslanmaktır aslında...

Sözün burasında, sizde öylesiniz ama dedim Raşel'e, fena halde güldü, buralıyım oğlum ben... Sonu gelmez dünya halleri senin söylediklerin.

Avrupa devrim defterini kapattı ama  Asyalarda  şafak hala sökmedi, Avrupa zırhlarının ağırlığından Seyhan'ın kollarında boğulan Barbarosalar, Rişarlar gibi boğulabilir bir gün,  bir şey yıkılırken her yumak birbirine karışır, her anlayış yarışır!..

Enso lux ozasol kalıp yani, yakınsak ıraksama, kutuplar yer değiştirsin yalnızca, sözlerini beğenmedim, sen onlardan farklı değilsin dedi Raşel...

Bir bilge varmış, bir sorunsal karşısında hep usuna düşen ilk kıvılcıma sığınırmış, sonra deneyimlerini anımsar,  ikinciye sığınırmış, sonra olayı özgün yorumlarla irdeleyip, üçüncüye sığınırmış, sonra bakmış ki düşüncenin sonu yok, delirmiş...

Bizimki de o hesap.

Vicdanına sığınsaymış. İyi de oda elim sonuçlara varıyor bazen, üstelik tersi de var bu meselin, izanına sığınsaymış gibi...

Bugün karadelikte, internette bir hipernesnedir, umutluyum yine de ben...

İnternet bir gün çökecekmiş, insanoğlu her yeniliğe bir kulp uydurur, şu yazılanlar bir gün kaybolacak ha, bugün dünya, ormandan kesilen ağaçların tutuşturduğu ruloya basılan kitaplarla, çevreci birer Deccal geçinen insanlarla dolu, sandıklar ölülerin çöpe giden elyazmalarıyla, ebeveynlerinin anılarını roman diye sunup, satış rekorları kıran yıldızlarla ama gelecekte kimleri anımsayacağız bilinmez ki...

Raşel, bir ara bana hiç aşık oldun mu dedi, oldum dedim, Nazilli'den, Domuzlu'ya gidiyordum, Menderes bir yılan gibi süzülüyor uzaklarda, araba hızla akıyor onunla yarışırcasına...

Düz ovanın ortasında; uçsuz bucaksız boşlukta, yolun kenarında bir ev var, yola bitişik gibi, bir kaç adım geride sanki, iki katlı bir kargir, aracımız tam geçerken, üst kattaki ahşap pencereden bir kız bakar gibi oldu, Mona Lisa gibi durmuş; cansız sanki... Bir an göz göze geldik, sonsuza uzanan bir bakış, saçları kumraldı sanıyorum, dalgalı ve omuzlarına uzanıyor, bir tablonun belden yukarısına bakar gibiydim.  Vermeer'in İnci Küpeli Kız ya da  Lifij'in sonsuzluğu çağrıştıran portreleri gibi, işte o an ben mi onu gördüm, yoksa o mu beni bilemiyorum, belki de birbirimizi görmüşüzdür, solgun, tam anımsayamıyorum...

Yıllarca yıllar kadar yıldır, o kıza aşığım ben.

Bir daha göremedim onu, göremem de... Ne oldu ona, nasıl bir yaşam sürdü, ne bekliyordu hayattan.

Onu bir daha göremeyişim beni mahvetti, onun gölgesini aramakla geçiyor yaşamım, olanaksız biliyorum ama, ben hep onu aradım.

Biliyor musun, zaman zaman ağlıyorum...

Delisin galiba sen dedi Raşel...

Güldüm, aşk ulaşılmaz duyguların, yerelliğin sonsuz  düzlemlerinde akıp giden, bağlaşıksız tutkuların sürüklediği, bir anlamsızlık ve yaşamın tanımsız, doyumsuz  karmaşasında, hayatın ve ölümün baskıları altında, umarsızlığımıza yaktığımız bitip tükenmez ağıtlardır ama dedim.

Ne desem boş, hafif kumral, dalgalı saçlarıyla bana bakan o kızı bir türlü unutamıyorum,  yaşamının son zulmetine doğru  yelken açmışta olabilir belki, belki de öbür dünyada beni bekliyordur, üzülmediğim tek şey bu işte, çünkü orada ilk işim, onu aramak ve sonsuz bir  özlemi dindirmek olacak...

Birden maymunlardan evrildiğimize inanmıyorum ben dedim Raşel'e, Beckett'in başı, horoz kafasına benziyor biraz, Bowie'nin suratı çöl tilkisini andırır, bir keresinde resmen bana benzeyen bir köpek gördüm, kendim sandım desem yeridir, köpekler insanlara çok benzer, filimsi olan, gergedana benzeyen insanlar var. Saçları dökülmüş bir adam vardı mahallemizde, tıpkı yılana benziyordu, dilerim zehirsiz biridir, kertenkeleye benzeyen kadınlarda var, tıpır tıpır koşuyorlar, hepsi bir alem, sanırım tüm canlıların bileşkesiyiz biz, hepsinden bir parça...

Belli bir görüşün yokmuş gibi davranıyorsun sen dedi, evet dedim,  ama bir görüşüm var; Belli bir görüşe sahip olmamak...

Tatlı dalaşımız sürüyordu.

Önümüzden kol kola bir adamla kadın geçti, adam öyle bitkin ki, sanki omuzları yok gibiydi, kadında bir o kadar güzel, tıpkı dünya gibi bir türlü dengeyi tutturamıyoruz işte, gökyüzü yıldızlarla dolu, yeryüzü yalnızlık; denizler dolup taşarken, çöller kuraklık; dağlarda rüzgar eserken, düzlükte yaprak kımıldamıyor... Kimisi bir dilim katık ararken, kimisini Karun doyurmaz. Ne yapsak göremeyecek, duyamayacak, bilemeyecek miyiz biz.

Bu 'West Machine' konusu biraz karışık, Tolstoy, Avrupa derin ve yozlaşmış bir uygarlıktır diyor. Paris'te bulunduğu sırada hırsızlık yaptığı için giyotinde idam edilen bir genci izleyen Tolstoy bayağı sarsılır ve der ki; Kafkasya'da savaştayken çok canavarlık gördüm, bu çok gelişmiş ve zarif makineyle sağlam ve gürbüz bir insanın, bir saniye içinde öldürülmesini, önümde bir insanın paramparça edilmesinden daha iğrenç buluyorum. Savaş durumunda usa yormanın süzgecinden geçmiş bir irade yoktur,  yalnızca insani bir tutkunun, son derece şiddet dolu bir görüntüsü vardır. Burada ise inceliğe varacak derecede  bir sükunet ve konfor içinde işlenen bir cinayet var.

Paris'te bir adamın şapkasını sayfalarca betimleyebiliyorsa Flaubert, bu yalnızca kendi uygar dünyasına iman etmiş bir yazarın kibri olabilir.

Ayrıca bu tür konular öyle sarpa saran işkillerle doludur ki, örneğin Agatha Christie sıradan bir yazardır, bir kitabını okuyabildim ancak, edindiğim izlenim şu; Bir çocuk kendisinden büyük bir köpeği kovalarsa ne olur, bu işin sonu ne olacak veya köpek ne zaman dönüp çocuğu ısıracak dersiniz, iş burada kalmaz, köpek ya kuduzsa, değil diyelim, ya çocuğu parçalarsa, ya boğuşurlarsa... Ben ne yaparım!.. Görkünç bir gerilimdir bu... Agatha işte bunu anlatan bir fifisever, bu duyumların edepli versiyonudur.  Onun gerçek afra tafrası 'doğu ekspresi' gibi yolculuklarla, bir efsane  yaratma konusunda 'elbirliğiyle' hareket edilmesidir. Kingdom Kolonyal Cumhuriyeti'nin kültür departmanı işte böyle çalışır.

Raşel, bizim  hiç bir yazarımıza şu dünyada,  Stockholm-Katmandu arasında yolculuk yapmak nasip olmamıştır, Kitab-ül Bahriyesi ya da Bucuresti'den Taklamekan'a adlı defteri yanında olacak tabi, silindir şapka cumhuriyeti henüz authorlarına 'kurşun ata ata biter' diye reklamasyon yapan bir hibrit cumhuriyetidir ne yazık ki...

Neyse ki Agatha, Shakespeare, Joyce gibi soygazlar üretse de Scotland Yard Şebekesi edebiyatı yine de bizden ileri değildir. Bir Evliya Çelebi, bir Yunus ve bir Nazım ister inanalım ister inanmayalım tüm dünyaya rahmet okutur ama inanmak için öncelikle 'anlamak' gerekir.

Konumuza dönebilirsek Raşel, gerçekte uygarlığımız bir barın önünde sarhoş, uyuyup kalan kızılderilinin görüntüsüdür, duyumsanır çelişkiyi sezebiliyorsunuz sanırım. 

Teknoloji bizi utanç verici bir tutsaklığa sürüklüyor olabilir. Ormandan balta sesi geliyorsa orada insanın varlığından söz edilebilir ancak, gölün durgun sularına yansıyan ağaçlardı bizim geçmişimiz ama şimdi tümü kuşku çağının pençesinde titremekte...

Amerikan iç savaşı insanlık tarihinin en büyük iç savaşına ve   kızılderililerin katliamı da, insanlık tarihinin en büyük soykırımına yol açtı, ama suçlamalar el değiştiriyor, olaylar yer değiştiriyor ama  değişmeyen tek şey yinelemelerimiz, ölümcül yinelemelerimiz.

Bizler  köyde büyüdük Raşel, çocukluğumda Almanya'ya işçi olarak gidenleri duyuyorduk. Almanya sanki bir cennet ya da uzayda bir yerdeymiş gibi algılardık inan ki...

Neden, köyün bir mahrumiyet cumhuriyeti olduğunu bilirdik, su yok, elektrik yok, hepsinden öteside tanrı yok ama acı olan, tümü varmış gibi davranırdık... Bir oto hiç görmedik biz, sopayla çalışır bir otobüs vardı evet ama özel araba, taksi bambaşka bir şeydi, insan ruhu her görkemi, şatafatı ve ayrıcalığı anında sezebiliyor, oraya gidenler bir köleydi belki ama tırmanarak o arı bildik yolları evlerine döndüklerinde, kölenin de kölesi olan dünyalarına adım attıklarında, Kral Solomon gibi karşılanırlardı.

Almanya'dan dönenler, iki yanı servilerle dolu,  bir Sezar yolu gibi akıp giden köy yoluna girdiklerinde, arabanın farları uzaydan gelmiş bir canavar gibi yanıp söner, kornaları Çökelez dağının doruğunda yankılanır, sürücüsü arabadan indiğinde, ötücü kuş tüylü fötrü ve göz alan ayakkabısıyla onu; O gün yerde ve gökte iki güneş parıldarmış gibi algılamamıza yol açardı. İnan ki ortalık aydınlanırdı. Ne Pers kralları, ne Mısır'ın firavunları böyle bir şaşaaya nail olmuş mudur bilemem...

Bir ilahtır gelen artık ve bütün köy ayaktadır ve gelenin söylencesiyle çalkalanır, oysa  Almanya acı vatandır, kendi yurttaşımız el alemin temizlik işçisi olmuş, refahının atıklarını toplayan bekçisi olmuştur. Yitirilmiş dünyalar... Şimdi bu açıkça bir kölelik değil de nedir...

Bu cumhuriyet bu olanakları verdi bize diye bağrına basmıştı toplum. Yaşam işte böyle iki yüzlü ve illüzyonlarla dolu bir şeydir. Yıllar geçti aradan, şimdilerde bir kıpırdanma var ama gene de kuşkuluyum, çünkü düşen bir daha kalkmıyor, kalkan bir daha düşmüyor bu dünyada... İnan biliyorum...

Böyle bir güç devşirmesi olur mu, demir yolu ağların olmadıkça, bir otoya seksen kişi doluştukça, freni boşta kalan bir kamyon ölümlere yol açtıkça, yaşamın bir illüzyon değil, gerçekte bir cehennem olduğunu anlıyor insan, tabi bir kaç zadegan elinde kırbaç, övgüler düzüyor silindir şapkalara ve çocuklar selam duruyor taşa toprağa!..

İnsanoğlu tarih boyunca köle kullandı. At kölesi değil miydi insanın, bütün hayvanlar köle değil mi, Adem'in çocukları arasında bile sürüp giden hiyerarşi, gizlenmiş bir kölelik sistemi değil mi bu...

Bu yüzden robotlar isyan edebilir bir gün, bu kez insanın pabucu dama atılabilir, nasıl olur, neyle sonuçlanır bilemem...

Bildiğim insanın kadük bir yaratık olduğudur. Nöbet el değiştirebilir,  iyi de olur, neden...

Çünkü insan bir anomali kanımca...

Evreni anlamakta zorlandı ve dünyayı harcadı üç kuruşa,  daha doğrusu, kaba deyimiyle hor kullandı her şeyi, değerini bilemedi, kendinin bile...

Konsantrasyon zayıflığı var bu ülkede, bu insanlarda, arayüzler yaşıyor ne yazık ki yalnızca, dendriti bilen yok, yaklaşan karaltıyı gören yok, varsa yoksa Azrail, günah kütükçüsü Cebrail ve laisistlerle, vebihamdike beyler arasında geçen bir ömür.

Kim bunlar, ant olsun ki dindarlar değil, saf laiklerde değil, provokatör güruhlar işletiyor bu mekanizmaları, yurttaşın ruh defterine onlar not veriyor çünkü ve öyle ki, hem kendi tilkisinin kim olabileceğini öğretip belletiyor bu insanlar kapı kullarına ve hem de düşmanınızın da o olduğunu anlıyorsunuz artık umarsızca, ben böyle sinsi bir düzen, böyle becerikli yaratık ve böyle bir şeytanlık görmedim ömrüm boyunca...

Şimdi devir değişti gibi belki, bakalım ne olacak, bu oyunun sonu...

Karanlık çöktü Raşel gidelim mi...

Konuşuyoruz ya...

Bu ülkenin yüz yıllık tarihi bir düşünce teröründen ibarettir inan ki,  terörün cismanisi,  bu kadar can alamazdı, alamaz...

Sizin de başınız dertte bu belalardan aslında...

Oğlum, dedim ya, aklın başka yerde senin...

Bir şey diyeyim, tanrı yukardan baksa ki biri Yahudileri suçluyor, biri emperyalizmi, biri Hitler'i, biri Türkleri, biri İngilizleri, biri Marks'ı, biri de çingeneleri suçluyor olsa, ancak şunu diyebilirdi, öyle bir canlı yarattım ki, Hak'kı görebilmesi için ya birbirini suçlamak ya da öldürmek zorunda...
Şöyle de sürdürürdü, birincisi benim başarısız olduğum anlamına gelir, yetileri çok zayıf, ikincisiyse benim masum olduğuma, iradesini  kullanamıyor. Şimdi hangisi doğru diyebiliriz ki...

Tanrının bile ikilem içinde olduğu bir dünyada... Doğru bir tane olmalıdır değil mi...

İnsanoğlu, onu bırak, evrenimiz sanki çıkmaz bir  sokak...

Görmek nedir, insan öyle garip bir yaratık ki, kendini açıkça abartıyor, örneğin rengarenk bir tahtaya gizlenmiş yedi rakamını  göremezmiş insan, renklerin karmaşasında bulamazmış  rakamı, seçemezmiş, ama bir renk körü seçebilirmiş yediyi, çünkü siyah beyaz gördüğü için, rakamın solgunluğu ya da koyuluğunu kolaylıkla seçebilir, bulabilirmiş.

Hani biz daha iyi görürdük renk köründen!..

Bu yüzden diyorum ki bir yaratıcı kesinlikle yok, senkronize yok, var deseydik bu yaratıcıya ihanet olurdu inanın.

Belki  abartmışımdır bilemem!..

Dinledim seni, bak tiyatronun anavatanı Anadolu'dur, Diyonizos şenlikleri burada başladı ama öyle bir gaflet içindeyiz ki her şeyi başkalarından  başlatan kuyruksuz maymunlara dönmüşüz. Karagözle dalga geçen, Hacıvat'la hacıvatlaşan  soylar yetiştirmişiz, biz köleyiz yavrum, biz sömürgeyiz. Troçkizan bir öngörü değil bu, saf gerçeklik...

İnsan pek tuhaf yaratık zaten, bırakın birbirini öldürmeyi, kendisini bile öldürmek isteyebilir o, suda boğulan balık gördünüz mü hiç, kendini uçurumdan atan kuş, ama insan öyle mi, ikisini de yapabilir, deneyebilir, böyle garip bir ehil, böyle tuhaf bir canlı görülmemiştir...

İsrafil'in suru gibi öttü ayrılıkların düdüğü, güneş battı çoktan, karanlık çöküyor, gitme vakti yaklaştı Raşel dedim bir daha, cinler bedenimize girmeden, ruhlarımız bizi delirtmeden kaçalım....

Antrepolara, silolara, depolara bile sığmayız o zaman...

Karanlığa övgüler olsun, çünkü o bize düş kurmasını öğretti.

Yıllarca galaksiler arasında, onları ağ gibi süper bir yapıyla bağlayan karanlık madde filamanlarının arasında uçtuk ve onlar biliyoruz ki var artık.

Bir ülke geri kalmak istiyorsa, önce  dilini bozmalısınız.

Sauron'un gözü gibi bu ama Konfüçyus söylemiş bunu...

İngiltere'deki terör saldırısı dünyayı sarsmadı neden... Çünkü batı, ne yazık ki terör ve sömürüye dayalı bir uygarlık biçimi, alın nükleer silahları ellerinden, bir anda Shakespeare Globe'un tuvalet bekçisiydi, Kraliçe Elizabeth gizli dertleri olan biriydi şayiası bütün dünyayı dolaşır. Bu uygarlık çökecek, çökmek zorundadır, belde duran silah patlar, beslediğin yılan sokar, saldığın köpek sahibini ısırır kuralı uyarınca, bir gün yok olacak.

Şimdilik bu tehlikeden uzak ama dizginsiz saldırıları, körleme atılımları sonu olacak. İki kere denedi olmadı, üçüncüsü tanrıyı  tahtından edecek ve  çobanlıkla, pencereden leğenle su dökme günlerine geri dönecek.

Üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye  tümceler kurarsanız, gün gelir güneşteki lekeleri görürsünüz...

Raşel gülümseyerek, dünyadan elini çekmelisin İngiltere adacığı dedi.

Aslolan ironi, kim kimi dinliyor ki...

Batı uygarlığı silindir şapkadan ejder çıkarma uygarlığıdır, doğunun antik değerlerini talan eden müzeler, binbir gece masallarını kopyalayan sanat gücü ve kan üzerinden  değer kazanmış poliçeleriyle ve paranın gücüyle, doğunun akil adamlarını satın almak, 'Teknofiction Kölelik Çağı'nı başlatmış olmakla yaptığı, açıkça bir kıyamet provasıdır.  Ruhsuz, köpeklerle yatıp,  insanları kovalayan, bilinçsel  anomali içinde,  duyarsız, kitleleri  bayramlarla seyranlarla avutan  bir insan ırkı yaratmıştır.

Robotik bir ırk. Bu bir talan ve insanlara düşman bir  uygarlıktır ki, tüm günahı oryantalist bir tutumla doğunun üzerine atmıştır. Medya onundur, kırmızı düğme onundur, tahrip gücü onundur oysa...

Batı uygarlığı tanrının üstüne yemin etmiş bir yadsıma, 'inkâr' uygarlığıdır.
İnsan Afrika'da doğdu, Asya uygarlığımızı atası, Avustralya genç kıta, Avrupa bugünün peygamberi ve Amerika neşesi harbiyesi ha...

Milattan önce dördüncü yüzyılın başlarında, Yunan filozof Demokritos fırında pişen ekmeğin kokusunu aldı ve ekmekten çok küçük bazı parçaların kopup havaya karıştığını ve sonra burnuna geldiğini düşündü. Bu küçük parçalara atomlar,  bölünemeyenler adını verdi ve onları minik küresel toplar olarak düşledi. Ama atomlar, küçük katı küreler değillerdir.

Onlar parçacık adı verilen, daha küçük parçalardan oluşuyorlar. Bilim insanlarının bu parçacıklara ve parçacıkları yönlendiren kuvvetlere getirdiği en iyi açıklama, parçacık fiziğinin standart modeli veya kısaca “Standart Model” olarak adlandırılır.

En yakın galaktik komşularımız arasındaki manyetik köprüyü haritalamak isteriz. Gökbilimciler ilk kez, samanyolu galaksisinin en yakın galaktik komşuları olan Büyük ve Küçük Magellan Bulutları arasında, yetmiş beş bin ışık yılı uzanan gaz filamenti Magellan Köprüsü ile ilişkili bir manyetik alan belirlediler.

Gökyüzünün güneyinde gece görünen bu yıldızlar, galaksimiz yörüngesinde ve sırasıyla dünyadan yaklaşık iki yüz bin ışık yılı uzakta dolanan cüce gökadalardır.

Sağolasın ama Raşel, bilim dünyasının yalnızca batılı denebilecek 'dahileri' paylaşması, aşağılık bir durum, çünkü dünyanın diğer yerlerinde yaprak kımıldamıyorsa eğer, artık dörtte üçü bilisiz olan bir dünyanın dahilerini  ötekilerin, Şarlotanlar sürüsü gibi algılama olasılığını artırır sadece bu!..

Düşünün ki bir yer var ve orada 'havuç' yiyenler her şeyi biliyor ya da  yaratıyor!.. Bu yolla batıyı bir tür aşağılamadan ve bu tuhaf saçmalıktan vazgeçilmeli...

Çin'i, Japonya'yı veya 'oluşmakta olan  herhangi bir düşünceyi' bile paylaşmalılar ki, dahilere hayranlıkla bakan zombi sürüleriyle dolu bir dünya imajı yaratmaktan sakınmalıyız. Nerede görülmüş, bilisizlerin dahi zannettiği dahilerin dahi olduğu!..

Düşünüyorlar ki bu illüzyon ve imajinasyon çağlarının öngörüleri ve yerel ölçekte  seyreden anomalileri, varsayımlarımızın çok ötesini görmeyi ve ölçmeyi başarıyor.

Bilimin simgesi baykuştur zaten ve bilimde bir hurafeye dönüşebilir, aspirin bütün ağrılara iyi gelir, egzoz  dumanıyla dolu temiz havaya çık öngörüleri, tütün düşünmeyi kolaylaştırır deyileri, ağrılarımız bizi ayakta tutar, beni öldürmeyen acı güçlendirir, hepsi birer hurafedir, klişedir.

Bakar mısın, Maslak Manhattan Cumhuriyeti bağımsız bir devlet oldu biliyor musun, orada başladı ilk gökdelenler, bu şehir bir gün alevlerin arasında kalacak ve Maslak Manhattan Cumhuriyeti tahta oturacak...

Raşel  sözcüklerden sözcükler üretmeyi severim biliyor musun, bak bir demet sunayım sana, kuşkulu parlak gözler, Lukus vadisi, boğuk ilkellik, alaminut, bandola, cılız dijitallik, antigraf, kurt deliğinden geçersek ışık hızını geride bırakabiliriz mottosu... Saçmalamaya başlamışım gibi bakıyorsun, bir şey söyleyeyim unutmadan, şu fildişi gibi güzel ellerini neye borçlusun, Nod diyarından gelişinize mi... Konuşuyoruz ya elden geldiğince, Sokrates'de hep konuşurmuş, hiç kaleme almazmış düşüncelerini, eh insanı diğer hayvanlardan ayıran seçme hakkı oluşudur,  ama gerekçesi de var, konuşurken her soruya yanıt verebilirsiniz ama kara kaplı sayfalara soru sormak yasaktır dermiş!..

Sende solodan hoşlandığını belli ediyorsun ama!..

O kadar değil de, benim şaşırdığım, geri kalmış toplumuz diye feveran edip gelişmiş ülkelerin sorunlarını dert etmemiz, bu diyelim Hollanda'nın toprak reformu ya da asgari ücret veya hamile kadınların dokuzuncu aya kadar çalışmasını dert etmesine benziyor. Ne ki onların böyle bir sorunu yok, bizimse sorun sıralamasında eşeysel cinsellik yaygaraları ilk sırada...

Bu şark kafası değil mi, bizde felsefe diye beş  Fransız'dan alıntı yayınlayıp sörf  yapıyorlar, bizim felsefecimiz yok mu, bu kadar zor mu bir düşünce üretmek.

Ropdöşambr giymek bu denli zorunlu mu, icatların tümü  batı kaynaklı algısı yaratılıyor. Maymunların tümü kuyrukludur, ama icat yapanlar hariç demeye benziyor bu!..

Ne laf, ne laf!..

Bir elektron, süper iletkeni yırtıp dışarı kaçtığında, arkasında aynı kütleye sahip, yüklü bir parçacık gibi davranan bir boşluk bırakır. Eğer bu ikisi doğru bir şekilde manipüle edilebilirse, Majorana parçacıkları gibi davranmaları sağlanabilir.

Buda bir alıntı Raşel kurtulamayacağız bilimsel ecinnilerimizden!..

Mars'a göç ettiğimizi düşünün,  zaman içinde Mars atmosferine uyum sağlayacağımız kesin, dünyada nükleer kış olduğunda, kıyamet koptuğunda, Marstakiler bizi unutacak ve şunu diyeceklerdir; Bizi buraya Mars dışı yaratıklar getirmiş olabilir, ayrıca dünya kesinlikle sıradan bir yer, her canlı bulunduğu ortama uyum gösterir zamanla, Mars'a da uyum göstereceğimize ve metan gazı soluyacağımıza eminim. Bu bir tasım olarak tanrının abartıldığını, aslında sıradan bir yaratıcı olduğunu gösterir bir şey, yani biri çakmağı çakacak sen tütününü yakacaksın gibi, böyle düşünüyorum. Evrenin tanrıya gereksindiği yok sanıyorum ya da biz bu oluntuya tanrısal bir beceri diyerek destanlaştırma eğiliminde olan şakacı varlıklarız ya da birbirimizden korkuyoruz ki bakın işte o zaman hepimiz haklıyız!..

Bak bu benim öngörüm, oh be...

Bu kadar lafladık, gün batımından, mimozadan, adanın güzelliklerinden hiç konuşmadık dedi Raşel...

Geçmiş zamanda adada  bir prenses varmış dedim, sarayının bir odasını yapay güllerle donatmış ve arasına bir tane gerçek gül koyarak, aşığına bulursan bana kavuşursun demiş. Aşığı benim tek bir gülüm olabilir bu dünyada, o da sensin demiş, tam o sıra bir balarısı içeri girmiş ve gerçek gülün üstüne konunca, prenses bu tanrının bir lütfu diyerek, aşığıyla evlenmeyi kabul etmiş.

İşte adaya özgü güzellikler bunlar yetmez mi...

Benim konuşmalarımı hep düşsel buluyorlar dedim kalkarken Raşel'e, hiç üzülme dedi, düşünebildiğimiz kadar varız zaten, düşleyebildiğimiz kadar yaşıyoruz...

İyi akşamlar deyip yol ağzında ayrıldık Raşel'le... O tepede oturuyor.

...

Nereden bilebilirdim, bir ay sonra öldüğünde, yaşamımdan bir parça daha kopacağını...

Orada Nazareth'deki sevdiği, kim bilir haberini almış mıdır.

Raşel, o gün en ufak bir biçimde kalbini kırdıysam bağışla beni...

Dilim varmıyor ama toprağın olayım...

Her ölüm bizi sonsuzluğa biraz daha yaklaştırır, şu konuşulanlar da dünyada kalır, bir önemi var mıdır, yok mudur, kimseler bilemiyor...

Ne yapmalıyız şu dünyada ki ölümümüzün bir anlamı olsun, boşunalık duygusu, yakamızdan kaçıp kurtulsun...

Ölüm var şu dünyada... Zulüm var, umut var, keder var, mutluluk var!..

Ama ne bağışlanır orada acaba, bir tutamda olsa bu dünyadan gidene ve ne kalır geride...

Bilen var mı...

'Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...'

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

 

 

SARA

(Bir Yetimin Öyküsü)

 

 

 

 

Kızıl renkli böcek rengini giyinmiş, öteki böceğin peşinden, engebeli toprakta koşup duruyor. Yukarıda bulutlar çakıyor, gök kuşağı yedi rengiyle göğü bir baştan öbür başa kaplıyor. Kulübemsi bir yerde, bir laborant üşenmeden labirentine girmiş ara sıra başını çıkarıyor. Nimfalar suyun içinde yıkanırken birbirlerine naz yapıyor. Ağaçlar rüzgarda salınıyor, yapraklar ağlıyor, çünkü rüzgarda bir kavuşup, bir ayrılıyorlar!..

Ada'da ada çayı içen bir ejder varmış, ormanlıkta görenler var, geceleri çayhanelere uğrayıp su ısıtıyor ve keyif yapıyormuş.

'Gelir bir dalgın cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lambayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullardan kovgun. Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! Girmiş körfeze.'

Ejder'in dinlediği şarkıymış bu...

Çok uzaklarda, gün batımında bir yerde, denizi izliyor biri, dalgın ve gözlerinden yaşlar süzülüyor, bir kayanın üzerine sessizce oturmuş, mırıldanıyor...

'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum, ve benimle, / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek. / Piramitler, madalyonlar silinecek, / anayurtlar gölgeleri örtünüp, / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım, / tin ve tüne karışacak tarihin. / Şimdi son güneşin batımını izliyor. / Son kuşun ötüşüyle avunuyorum. / Arzunun karanlık nesnesinden / Hiçliğin kollarına savruluyorum.'

Orada, deniz kıyısına yakın kayalıklarda, uzaklardan süzülen ahşap yelkenliden, Odysseus el sallıyor ona, sirenlerden korkmuş, çarmıha gerilmiş gibi bağlı, oda ağlıyor.

Başka bir gemi öyle kalabalık ki, gelinlik giymiş bir kız el sallıyor ona, öyle neşeli kahkahalar geliyor ki kulağa, şaşkınlıkla izliyor eğlenenleri, çılgın bir martı sürüsü geçiyor bulutlar gibi, bir karabatak izliyor onu, denizi içer gibi ve bir bölük yunus dalıp çıkarak yitip gidiyor mavi sonsuzlukta...

Çok uzaklarda, gün batımında bir yerde, denizi izliyor biri, dalgın ve gözlerinden yaşlar süzülüyor, bir kayanın üzerine sessizce oturmuş, mırıldanıyor ve  yitip gidiyor, batmakta olan akşam güneşinin içinde... Gölgelerde ağlıyor şimdi...

Az önce güneş, yukarda altın ışıklarıyla daireler çiziyordu, metal gümbürtüsüyle gemiler geçiyordu, şimdi neredeler...

Ve denizin içine bakıyor gözleri, düşte gibi, garip siklamenler, anemonlar, mercanlar yüzüyor orada, bir şey dalıp çıkıyor arada bir, şeyin ne olabileceğini düşünüyor, sanki onu gözetleyen biri var denizin içinde... Ama bir türlü yüzeye çıkamıyor, çıkmaya çalışıyor, sonra dalıp gidiyor nedense, geldiği yere...

Karanlıkta kulağına biri, Hiroşima der gibi, bir şey fısıldıyor kulağına, o gene ağlıyor, unutma, bizim kıyamet provasını diyor. Uzaklara çeviriyor yüzünü gene, uzakları izliyor. Deniz hafifçe dalgalanıyor, bir balık çırpınıyor ve göz göze geliyorlar. İlk ve son, bir daha karşılaşmayacaklar.
Sanat düşüncenin parçalanımıdır diyor biri, arkasında, tam sırtına yakın duruyor gölge, deformasyona uğramayan hiç bir edimimiz sanat değildir bizim.

Yedi temel duygudan biri olan aşk ve hangarlar, dalavereci ve kasaplar, bu sözü duyduğunda, bir mitinge karar veriyorlar.

Bir büyücü çıkıyor ortaya o an; Adaaaaa! diyor senden başka esin veren mutluluk var mı...

Hızla hareket eden şeylere bakmak eğilimindeyiz biz, çünkü aslandan kaçtık, kurttan korktuk, yılandan ürktük, vahşi çağlardan, fil fırtınalarından geride kalan canlıların türeviyiz biz.

Ölüm sonsuzluktur çarşısından geçtik, tanrı durağından su içtik, ışık hızında gitmeyi bildik...

Işık hızında giderseniz, zamanda geriye doğru yolculuk yapmış olur, ışığı sırtınızda görürsünüz!..

Toplumsal bellekte oluşturulan karmaşanın yarattığı bilgi yitiminde, odaklandığımız manipülasyon önümüzde sırıtır, bilginin güncellenme hızı ışık hızıdır, bilginin tüketilmesi, hızlı bir tüketim objesine dönüşmesi, onun belleklerden yok olmasına ve yenisiyle değişerek oluşan tabanın ortadan kalkmasına neden olur.

Bilgi kaynağının sayı ve biçiminin artması, açık toplumun yitmesine, yetersiz ve temelsiz bilgilerle donanmış  belleğimizde, anlamlı bağlaşıklar konusunda çatlakların üremesine ve bilginin yüzeyselleşerek, anlık ve dağınık algılarla, bir elektronik çöp istasyonuna dönüşmemize neden oluyor.

Anlaktaki bütün bu tabansız veriler gün geçtikçe siliniyor ve geçmiş kısa zamanda bulanıklaşıyor. Bu durum yalnızca güncel olanla ilişki içinde olmamıza neden oluyor. Olayları total açıdan değerlendirme yetimiz kayboluyor ve toplumda bir bellek ve işlem kaybına dönüşüyor.

Bir topluluğu yönlendirmenin ve biçimlendirmenin en basit yollarından biri belleğinin manipüle edilerek yok edilmesidir. Kitlesel olarak insanların gözünde sanrısal bellek yaratılarak, bu çarpıtılmış bilgi akışı içinde, yeni bir bellek oluşturup, zamanı, insanı ve beyin gücünü yok sayan yaklaşımlar tarihin her döneminde, özellikle de toplumların kriz dönemlerinde karşımıza çıkıyor.

Toplumun belleğini değiştirmek, dönüştürmek ve unutturmak amacıyla, yönlendirici birim ve güçleri etkisi altına almış organizmalar içinde bilgi ve bellek yeniden üretilip, aşamalar halinde toplumla paylaşılıyor ve bu süreç içinde sürekli değişkenlik gösteren bilgiye olan güven, sorgulanmayı gerektiren bir hal alıyor.

Bakın insanlık Platon'un mağarasından bir adım bile dışarı çıkamamıştır, bunun deneyi, yani sağlaması da yapılmıştır. Ölüm Sonsuzluktur Çarşısı'nı dönünce girdiğimiz sokakta bir laboratuvar var, orada, bir bilim insanı, bir müzisyen, bir tüccar ve bir annenin yer aldığı bir deney gerçekleştirildi.

Katılımcılara hızla geçen bir slayt gösterisi sunuldu, bir kitap, bir yılan, bir flüt ve bir akrebin olduğu temalar hızla geçip gittiler ve deneklere az önce gördükleri nesnelerin ne olduğu soruldu. Tümü yılan ve akrebi gördüklerini söylediler, flüt ve kitabı neredeyse anımsayamadılar, aşırı düşük profilde kaldı onlar. Denekler yılan ve akrebin varlığını anımsamış ve kesinlemekte hiç bir kararsızlık göstermemiştir.

Çünkü bizler pagan çağların türevi ve geçmişte canavarlarla komşu, can evi saldırganlıkla bezenmiş ve gen bozunumuna uğramış birer anomaliyiz.

Çoban sürüsünü kaybetmiş ve ağlamaya başlamış. Köylüler sesine gelmiş ve demiş ki sürü çoktan köye döndü. Yolunu kaybeden biri varsa o da sensin. Çoban dinlememiş ve demiş ki onlara; Siz beni yolunu kaybeden yalnızca sürülerdir diye büyütmediniz mi!..

Her soru yeni bir yanıt, her yanıt yeni bir sorudur.

Başka biri de garip şeyler anlattı...

Evrenin, big bang öncesinde de var olduğunu savunamayacak mıyız. Bu çok doğru bir varsayım, evrenin big bangla başladığı bir kuram. Bilimin bir tanımlaması yapılacaksa eğer o da şudur, mantıksal yapının, sahip olduğumuz uygarlıkla paralel bir işleve büründüğü ve olabildiğince deneyden yararlanmaya çalışan (ki deneyde bir parçalı gerçekliktir, bir kesinleme değil) rezonanslar -salınımlar- bütününe bilim denir.

Bilim kesinlik taşısaydı bilim olamazdı, dünya düzdür örneğin, -ırmaklar yokuş çıkamayacağına göre!- bu göreceli olarak ileri sürülebilir, dahası engebelidir, yuvarlaktır, noktasaldır, amorftur. Bu gün yuvarlak diyoruz, çünkü lineer cebirin-bilimsel mantığına göre hareket ediyoruz. Dünya yuvarlak demek bilisizliktir oysa, çünkü 'donkey donkey' demeye benziyor.


Bilimin o kadar düzgün doğrusal noktasındayız ki, ancak yuvarlak diyerek, bir konsensüse ulaşabiliyoruz. Işık hızında gittiğimizi düşünelim ya da atomlar arasında yolculuk yapabildiğimizi, dünya yuvarlak diyen, alt kültürü bırakın, görünür dünyanın alfabetik bilgileriyle oyalanan bir 'zombi' muamelesi görecektir.

Bugün big bang teorisine karşı çıkan bilisiz addediliyor, çünkü ortak bilimsel yargılarımızın ve teorik varsayımlarımızın en sağlıklı noktası bu, çağdaş paralellik, ötesi henüz hurafe. Bu nedenle big bang öncesini düşlemek de istemiyoruz, anlaksal kurgulanımda bir çözüm var önümüzde, bugünün gözetiminde...

Hawking ve söz konusu otuz üç bilim adamı (alaysamayı bırakmalısınız, bu İsa'nın, 'Baba'sına kavuştuğu yaş, manipülasyon ve imalarla, gizlenmiş ironiler, doğal çağrışım, sezilmeyen abartı ve doğrumcu gönderilerle süren bir hegemonya çağındayız, bu metni yayınlayanlar hedonist bir mantıkla da hareket edebiliyorlar, kabala ya da Hurufilik bizim uydurmamız değil ki!..), bilimin resmi tarihinin bugünkü sözcüleridir ve statükocu ve gerici bir anlaksal yapıya, durağan bir konuma sahiptirler. Söylemeleri gereken şudur, belleğimizin ve anlaksal yapımızın olağan akış ve deneysel varsayımlarla ulaştığı nokta bugün bigbang kuramsalına elveriyor, ötekiler -varsayımlar bütününde- daha çok bilinmeyenle dolu, ama hiç birimiz tam gerçeğe ulaşamayız, hiç bir zaman...

Ne ki salt doğru olan big bang teroremasıymış gibi hareket etmek, Hawkinggilleri resmi tarihin bilimsel dalkavukları yapıyor. Sonuç şudur; düşünmekten başka hiç bir dayanağım yok ama, süreklilik tezi uyarınca, her sonucun, yeni bir neden, her nedenin, yeni  bir sonucu doğurması, yeni bir varyanta yol açmasıyla, başlangıç ve sonun aynı şey olduğunu düşlüyorum,  big bang lokal bir patlamadır, başlangıçsa öncesi vardır, bir sonsa atalarımız nerede!..  Evrensel varsayımların ondan çok daha öncesine dayandığına inanıyorum ve her çağda olduğu gibi, zamanın usa, usun zamana yatkınlığı gerekçesiyle, varsayımları var saymanın despotluğu olmamalı diye düşünüyorum... Konu çok geniş bir alanı kapsıyor olabilir ama durduğumuz yerin en güvenli yer olduğundan kuşkuluyum, savunmalarımızın katılığı, uygarlığımızın şiddet parametreleri, varsayımlarımızın ve yaşam biçimlerimizin örselenmesine ve acımasızlığımızın güçlenmesine yarıyor, düşünce şiddet doğuruyor.

Big bang teorisi -tanrının varlığını- destekleyen bir teoridir (Ol dedi. Ve oldu... Adem'in -ceninin- birden patlaması / canlanması. Bu anlamda big bang, çamurdan doğan Adem'in, birden üflenerek canlanmasına, 'big crunch'da kıyamet gününe karşılık olarak tasımlanmıştır ve uyum içindedirler, yani bilimsel sandığınız teori aslında dinsel mottoların uzantısıdır, meraklıysanız Hawkinggillere mürteci bilim adamları diyebilirsiniz artık ve onlar dikkat edin tanrısız adım dahi atmak istemezler ve çünkü sömürüden yakınıyorsanız eğer, bu anlamda bir tanrı, ne yazık ki böyle bir sistemin koruyucusu yani efendisidir ve onlar da böyle bir kurulumun aktif parçasıdırlar ve tasımları da, akışa uygun olmak zorunluğundadır, bundan ötürü gerçekte, tanrı adına konuşan her türden elçi statükocu ve düzen yanlısı, değişmezci varlıklardır, arada bir parlayan yıldızlar, sormak gerekir, Adem'den bu yana değişen eksen nedir, -değişmeyen- üstelik Adem'i yaratan da onlarken, doğanın ilkel versiyonlarının, sürgit iki ayaklılara uyarlanmış bir türevidir uygarlığımız, bugün ruhanileşmekten söz eden, tin ve tözü dilinden düşürmeyen ve giderek homohome çağlara doğru yürümekte olan ve birebir eşeylerimiz olan 'human', kuşun ötesiyle, bizon obezitesi arasında sıkışmış bir varlıktır...)  ve bugünün tanrıcıl-tapıncalı ve bilimsellikle süslü yarı uygar toplumunda en yararlı bileşkedir ama gerçellikte;  -yeryüzü düzleminden bakıldığında- tanrının bile yadsıyıp doğrulayamayacağı bir varsayıma bel bağlamak, Hawkinggilleri pratikte tanrının üstünde bir yere oturtuyor, oysa sağlık noktasında düşünsel ve fiziksel anlamda eksik sayılabilecek yanları var olabilir de ne yazık ki...

Bu durumda ortak yargılar, sonuçta asıl anomalilerdir kuralı uyarınca, olan bitenler inanılır gibi değildir. Hurafeler çağındayız çünkü, dünya yuvarlak diye kesinlememiz bile gülünçtür, o en az yuvarlak olduğunu ileri sürebileceğimiz kadar düz bir nesnedir!..

Benim yaşadığım ilkel dünya -bugünün dünyası- için o yuvarlak demek, en az düz demek kadar gülünç.

Çünkü başladığımız noktaya geri dönmek için, bir nesnenin yuvarlak olması gerekmiyor ki, bir labirent ya da deltoidal şey, sonsuz köşelere ve dolantılara sahip olsa da, başladığımız noktaya dönebileceğizdir; bunun gibi, yuvarlak sayılması için bu tür kanıtlara gerek yok!..

Uzayda bir cisim en az yeri kaplamak ister kuralınca, kürevi sayılmak bir gerçekliktir ama, görünürde, hatta insansı göz yapısında bir -durum- bu; o şeyin yuvarlak sayılması için bir kanıt değil. Çünkü uygarlık sistemimizde moleküler boyuta veya aksi yönde, devasa boyutlarda bir bakış açısına geçtiğimizi düşündüğümüzde, terk edileceği bilinen bir görüşe, -bugünün dünyasında- sözüyle başlamadan, bir sav ileri sürülemez.

Şu ki doğada hiç bir şey yuvarlak değildir kısacası, zamanın ve uzamın bulunduğumuz noktasında algımız neyse, gerçekliğimizde odur.

Bir de arının evrimleşerek insanı geride bıraktığını düşünelim, petek gözlü bir yapı için yuvarlak nedir ve bu kavram hangi aralıktan böyle algılanabilir, dünya, total algı çağında yuvarlaktır, ilk çağda düzdü, çünkü görüngünün işlevi bunu gerektiriyordu, bu algı yöntemi gereksizleştiği gün, uzaklık ve boyut kavramının gereksinirliği, bizim için biçim değiştirdiğinde, örneğin içinden geçip gidebildiğimizde dünyanın, yufka bir madalyon gibi algılanabilecektir, yuvarlak değil muska gibi ince bir levha görünümünde algılamak veya mikronikleşmiş bilimsel gelecekte, minicik, ferromanyetik bir parça gibi görebileceğizdir onu, bir asteroide bu tip yakıştırmalar yapıyoruz zaten, çünkü o yararsız ve hırçın bir nesne...

Dünyanın çevresini bir an içinde dönebilen bir varlık için, dünya belki de bir tozan -colloid- sayılacaktır, onu yuvarlak gören biz değil göz çünkü...
Biz dünyayı henüz fethedebilmiş değiliz, dünya yalnız bir insanın karşısında ki bir kaplan gibi henüz, düşünelim ki elektronal çağa tam olarak geçtiğimizde ve hız sınırlarını yerle bir ettiğimizde, dünya eğri büğrü, gözü yaşlı bir damlacık sayılabilir artık. O efsanevi yuvarlak, bir pulcuk veya haşere dolu bir kılcık, kamçı ya da kılıç artığı gibi değersiz bir görünüm, bir nesne sayılabilecektir. Yuvarlak diye ağır bir bilimsel yargıya dönüştürdüğümüz bu kavram, uygarlığımızın, dünyanın doğal gücü karşısındaki yalıncak eksikliği ve yarı yarıya abartı dolu bilimsel periferimizin karşısında, yerlerde sürünen acizliğimizin bir tanımıdır.
Bugün dünya yuvarlak ve bing bang başlangıcımızdır noktasında diretmek, geleceğin mitolojisidir ve Hawkinggillerin tümü de 'geçmiş çağların' tepegözüdür!..

Bu anlamda tanrı anlayışımızın değişeceği de aşikardır, tanrı zaten varlığın yokluk kıyısındaki adıdır ve kavramsal olarak değişmeye de çok yatkındır. Onu ayakta tutan zaman ya da zamanımızdır.

Gerçek şu ki, örneğin tanrı sosyal bir kavram olamaz ve dünya yuvarlak diye geçiştirilecek kadar düzgün doğrusal bir tanımlama değildir!..
Bütün bunlar bizim yetersizliğimiz ve halihazırda başladığımız noktanın çevresinde dönmekten kurtulamayışımızın belirtisidir. Primitif canlılarız biz.

Peki gerçek nedir, hiç bir varlık, tanrı bile kendi algı dünyasının dışına çıkamaz, anlaksal yapımızın elverdiğince düşünebiliyoruz, arıyı geçiyoruz, ayıyı geçtiğimizi düşünüyoruz, bu durumda, karşıt kutuplar yasası uyarınca, bizi geçen birilerinin de var olması gerekir, tanrı belki de odur, onlardır.

Ne ki iç içe varlığını sürdüren evrenlerde yaşadığımızı ileri sürebileceksek eğer, bilinmeyen dünyalar ve kavramlar her zaman olacaktır, bilimin şövalyelerini ve bilinmeyeni kutsayan dinsel-tinsel sözcüleri de yüceltmemizin bir nedeni de budur.

Tanrı yanı başımıza gelseydi eğer, anında yeni tanrımızı yaratma zorunluğu doğacaktır, tanrı bilinmeyenin nişanesi ve arayışımızın sevgilisidir, gerçekliğin dehşetine düşerken bize cesaret veren melodidir tanrı ve insanlığın bu yolda dönüp durması da kaçınılmazdır, dönüp durmak...

İşte dünyayı, hatta evreni yuvarlak saymamızın biricik nedeni de budur, kıyamet evrensel yorgunluğumuza verdiğimiz ad, bilim somutlayabildiğimiz bilinmeyenler, din ya da salt düşünceye dayalı temelsiz kurgu ve öngörülerimizde, algı sınırlarımızı zorlayan soyutlamalar ve bağdaşıksız düşlemlerimizdir ve ne yazık ki iki paralel doğru sonsuzda birleşir.

Bu yüzden bir soyutlama olan tanrı ve bir somutlama diyebileceğimiz insan, evrenin ve anlağımızın içinde yer alan, kabul gören bir şeydir, oysa soyutlamayı, örneğin tanrıyı saçma diye niteleyenler olur, bu bir yanılgıdır, çünkü tüm bunların dışında ne var peki diyebildiğimizde saçmalamış oluruz, usumuzun, yetilerimizin dışına o zaman çıkarız ve tekrar başa dönmek zorunluğu duyar ve düşünsel çatımızın el verdiğince düşünmeye devam ederiz!..

Çünkü bizler saltıklıkla kendimizin tanrısıyız, evreniyiz ve Adem'iyiz!.. Bu yüzden ateizmde 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir' kuralı uyarınca, anlaksal bir üretim olarak, sınırları tanrısal töze dayalı, sıradan bir düşüncedir ve tanrısal algılanım ve varsayımların varyasyonlarından biridir. Çünkü biz henüz, bir yandan varlığı hakkında düşünce üretmeye çalışırken, diğer yandan barbar ve yok edici bir tutum takınmaktan kurtulamayan, yarı yaşar yaratıklar / insansıların öncüllerinden biriyiz ve henüz postumuzdan kurtulabildiğimiz dahi söylenemez.

***

Kayalıklarda otururken düş gördüğünü anlayan ve ağlayan gölge ayağa kalktı ve Ada'daki evine doğru yola çıktı.

Çok canınız sıkıldı ama bunları sözü Sara'ya getirmek için türetmiştim, işim gücüm yok benim, sayrı olmamak için, yalnızlığımı paylaşmak için okuyup yazıyorum ben, geçerli diplomam bile var!..

Geçmiş zamanda Sara diye aşık olduğum bir kız vardı, bir keresinde karanlık, ıssız bir mahzende sevişmiştik, birinde mezarlıkta, diğerinde tahta kurularıyla dolu, ucuz bir halk odasında, birinde de Beyoğlu'nda eski bir apartmanın sahanlığında, bizi gözetleyen Marika adında ki yaşlı kadın, kapıyı açmış kimi aradınız demişti... Gülümseyerek, kendimi arıyorum ben, dediğim için, sinirlerine hakim olduğunu sanıyorum.

Sara yıllar sonra adaya geldi ziyarete, yaşlanmış biraz, çenesinin altında hafifçe tüyler vardı, göz kıyılarında kaz ayağı oluşmuş, burnu neredeyse kemerli bir üst geçit gibi uzamış, yanakları demir yolu kavşağı gibiydi, incecik kıvrımlar, ama insanların iç dünyasına bakmayı öğrendim ben ve anladım ki, Sara hala hayat doluydu.

Dikenli yollarda dolaştığını söyledi yıllarca, şimdi çalışmıyormuş, kendisine yetecek kadar bir ücret bağlamışlar ve hala o meşhur gazeteyi okuyormuş. Deniz kıyısında oturduk onunla, ılık bir alize vardı sanki ve ruhları tutuşturmaya yetecek kadar bir ısı yayıyordu. Faytonların izlediği yoldan, yukarı doğru çıktık, otların, böceklerin, çiçekle, kelebeklerin arasında yürüdük epeyce, villalar, yalılar ve bahçeli viranelere bakarak, gözümüzü bu saray yavrularını andıran köşklerden ayırmayarak, tozlu yetimhane yoluna girdik ve dünyanın en büyük ahşap saraylarından olduğu söylenen ve bu yıllardır restore edilmeyerek ölüme terk edilen.

Vicdanları sızlatan o simsiyah, Edgar Allan Poe'nun öykülerini aratmayan, Usherler'in Köşkü gibi görkemli bu karatahta yığınlarıyla, bir tarih öncesi canavarı andıran ahşap gökdeleni yakından görmek için, kulübesinde pinekleyen bekçinin kör noktasında bulunan bir yarıktan, içerde avarece dolaşan kümes hayvanlarını ürkütmeden, sessizce içeri girdik...

Sara ve ben niyetliydik, bu harabede sevişecektik, ölümlü dünyalarımızın ve barbarlık dolu yaşamlarımızın, tek kurtuluş yolunun sevişmek olduğu konusunda, öteden beri hemfikirdik onunla...

Karanlık binanın, loş merdivenlerinde durduk ve göğe baktık, sanki tanrı bizi izliyor ve bir dehşete kapılırız sanısıyla görünmüyordu...

Sara, bak işte o, gülümsüyor, görüyor musun dedi...

Gönül gözü harikalar yaratıyor bu varlığın!..

Ama işte, hay aksi şeytan, sevişmemize engel olacak biri, sanki bir kapının ardına gizlenerek dibimize kadar sokulup, gizlenmişti.

Burada hala yaşayanlar var mı ki acaba dedim Sara'ya...

Sara gözlerimin içine baktı, olsa bile, herkesin gözü önünde sevişeceğiz burada dedi. Sözümüzü tutmak zorundayız ve birden Carmen gibi, sanki ilahi bir müzik eşliğinde dönmeye başladı.

Tepeden tırnağa ürperdim. Hava kararıyordu ve geceleyin aynı kovuktan çıkmamız olanaksız olacağı için, Sara'ya dik dik baktım, elimizi çabuk tutalım anlamında değildi bakışım, zor durumda kalırsak ne yapacağımızı sormuştum, bir yırtıcı gibi ışıyan gözlerimle...

O ise dönüyordu durmadan, bir ara geldi ve belime sarıldı, ıslak dudağı, vahşi bir yaratığın dili gibi boynumda gezindi ve gene uzaklaşarak çok daha hızlı dönmeye başladı.

Nerden bilebilirim ki, arkamda bir sürü maskeli yetimhane çalışanı etrafımızı çevirmişler ve Sara'nın ayinine eşlik etmek için dönerek yaklaşıyorlar.

Kara adamlar ve simsiyah giysileri içinde rahibeler, alacakaranlıkta Sara'yla birlikte dönmeye başladılar.

Bir çılgınlığın içine sürükleneceğimizi anlamıştım.

İçlerinden biri dedi ki bana, sizi anlıyorum, bütün yeryüzü 'savaşma seviş' diyor ama yalnızca çapul peşinde ve bir sırtlan gibi uluyarak, kin kusuyor, kan içiyorlar. Öyle ki dostum, sevişmek hala günah, savaşmak hala şehadet...

Gülümsedim, bunun için mi işlevini yitirdi, bu kara yıkıntı!..

Sara dönüyordu ve ahşap gökdelenin, üst katlarına doğru yükseliyorduk, döne dolaşa, oynaya güle...

En üst kata ulaştığımızda hava iyice kararmıştı, ama bizi bir sofranın beklediğini bilmiyorduk.

Gece yarılarına kadar şiir okuduk, ağladık, güldük ve dünyaya dualar ettik, bitsin bu barbarlık, bitsin bu şiddet, bitsin bu kapı kulluğu, bitsin bu cehalet diye...

Sonra, bir elişi tanrısının öğleden sonrasına, nazire yapar gibi, iyiliğin tanrısına dualar ettik, hep birlikte onun bizlere yardımcı olmasını diledik ve inanılır gibi değil, o an tanrı sanki üzerimize doğru gürledi ve asıl siz bana yardımcı olmalısınız dedi...

Sanki dünyanın bir başından öbür başına, bir şimşek çakmış, yeryüzünün tüm kovuklarına dek yıldırım akmış gibi aydınlanmıştı ortalık...

Güzelliğin ve barışın ayini, gecenin geç saatlerine kadar sürdü, delicesine eğlenmiştik ama dünyanın o günden sonra düzeleceği ve bunun için tanrıya yardımcı olacağımıza dair ant içmiştik.

Hepimizin ruhları yıkanmış, karanlıkta korkusuzca konuşuyor, dileklerin tutulacağına söz veriyor ve tan atımında, yeni bir dünyaya doğacağımıza dair sarsılmaz inancımızı yineliyorduk birbirimize!..

Bin yıl düşünsem yaşanmayacak kadar büyülü bir gece geçirmiştik.
Sonra odalarımıza çekildik ve o yeminimiz, varlığımızın andı, biricik bağıtımız yerine gelsin diye, Sara'yla canhıraş çığlıklar içinde seviştik.

Sabah, bu bir düş değildir sanırım dedi, Sara...

Eğer düşse dedim, tanrının da bir düş olduğunu anlamış olmaz mıyız!..

Çünkü, herkes düşlerdeki gibi yaşamak ister ama kimse bir düşün parçası olmak istemez.

Tanrı da!..

 

 

 

 

 

 

 

 

                       *

 

 

ŞEYLER

 

 

 

Her ada bir ütopyadır. Robenson kenti, aşıklar yurtluğu, doğanın sesi ve şu eşsiz gezegenin müzesi... Yürüyüş güzergahları vardır, yüzme noktaları ve buluşma yerleri...


 

Her yer yürüyüşe uygundur, ama terk edilmiş yetimhane, Eskibağ ve Aya Yorgi'nin sağlı sollu çevre yolları, yürüyüş güzergahı bakımından gizemli, antik duygular veren, heplik ve hiçliğin dünyalarına sürükleyebilen görüntülerle doludur. Her zaman gizemli bir patika, bir sırt ve yol üstü bulunur, çünkü çalılıklar, adalarda olan, olmayan yanılsamalar, gönülden kopan o biricik ağaçlarda olsa, ladin, sedir, kızılçamlar, akasya ve pırnallar, meşe palamudu, ıhlamur ve manolyalar, ormanın içi, yamaçlar ve uçurumlar, sonsuz ayrıntılar ve seçeneklerle doludur.


 

Ayaklarının bastığı her ölümlü taban şu dünyada, hiç bir zaman aynı yerde duramaz, evren bir yinelemedir belki ama an; sürekli değişen ve bir daha yinelenemeyecek olan bir nendir, sendir, bizdir ve geçip giden bir iz, bir gizdir... Her basışta başka ve keşfedilememiş bir dünyaya basmanın özgürlüğüyle sarhoştur o... Ada bir düştür ve ağaçlar, kuşlar ve prensler ve camdan pabuçlu prenseslerle doludur. Adı da kısaca bu yüzdendir, Prens Adaları...


 

Tarihi, ilk kez falanj birliklerini kurarak, yüz yıllar sonra İspanya iç savaşında sözü geçen, büyük İskender'in babası Filip'e dayanır ve onun sikkeleri hala toprağın altından, yalıncak, başı bozuk ve doğa sarhoşu gezginlerin ayaklarına takılır.


 

Güneşin doğuşu ve uzaklardaki Proti'nin üzerinden batışı eşsizdir, tüm yaz boyunca gün batımını izlemeye gelen çılgınlar ve adalı gönüllüler vardır. Güneş kızıla bürünür, büyür, turuncu, alev alev yanan ve kükreyen bir alev topuna dönüşerek, bir masal gibi, sanki başka dünyalara doğru, denizlerin içindeki büyülü bir mağaraya doğru gömülür. Gün batımı naif, coşkulu ve ürpertici duygular verir. Bir üzünç ve yaşamın soylu direnişi, zamanın bir soyutlama oluşu ve gelip geçiciliği gibi duygularla donanır insan ve gariptir tuhaf bir neşeye bürünür ölümlü bedeni... Çünkü orada ölüm ve zamanın geçiciliği bir kutsamaya dönüşür ve insan bunu bir utku olarak algılar, yaşıyorum ve dünyanın eşsiz güzelliğine tanığım...


 

Tanrım, ne büyük bir bahtiyarlık...


 

Ada'da günbatımının diğerlerinden farkı, bir gezegende yaşıyor olmayı duyumsama noktasında çok güçlü bir izlenim vermesi ve sizi artık yaban, sıcak, gizemli ve elem dolu duyguların içinde harmanlayarak bir düş aleminin içinde tutsak etmesidir.


 

Gün batımının size armağan ettiği tek şey, kaçınılmaz bir mutluluk, büyü ve yaşama duyulan hayranlıktır.


 

Ada hiçbir ilaç, müsekkin ve iyiletimin ulaşamayacağı, bilimin erişemeyeceği bir seviyede, ruhları dinlendirir ve sakinleştirerek insanı hayata bağlar ve hangi yaşta olursanız olun, gün batımına tanık olmak için büyük bir mutlanla koşar bulursunuz kendinizi...


 

Dünyada yalnız adada güneşle birlikte yağmurun yağışına tanık olabilirsiniz, tanrının bir armağanıdır bu, gökte çakıntılar ve yalımlar yeri göğü inletirken, güneş gülümseyerek katılır bu eğlenceye ve sonunda dersiniz ki; Tanrım beni bırakma ve bu güzelliklerden, bu güzelim yaşamdan ayırma... Büyüleyici bir dua, mutluluk veren bir ürperti ve denizin dalga sesleri ve güneşin heyecan verici fısıltıları arasında, bir düş dünyasının içinde yiter, yok olup gidersiniz.


 

Hayat güzeldir ve yaşamak bir ayrıcalıktır.


 

Öyle ki, Ada'da şöyle şiirler; (ne anılmak isterler, ne de yazılmak!..).


 

''Münihli Hans Müller / Hitler hücum kıtası altıncı tabur / birinci bölük / dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. / Münihli Hans Müller / üç şey severdi: / 1-Altın köpüklü arpa suyu / 2-Şarkı Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. / 3-Kırmızı lahana. / Münihli Hans Müller için / vazife üçtü: / 1-Çakan bir şimşek gibi / mafevke selam vermek. / 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. / 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip / sövmek sinsilelerine. / Münihli Hans Müller'in / kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: / 1-Der Führer. / 2-Der Führer. / 3-Der Führer. ''


 

Ama şu da var, zaman görelidir yargısını, Einstein’a kadar kimse düşünmemişti derler, hiç bir bulgu ya da belirge tek kişinin düşünebildiği bir şey değildir bu dünyada, bilim insanı herkesin bildiğini ya da açıklayamadığı bir şeyi formüle eder, bir metoda dönüştürür, bir bulgu, Tarkovski'nin filmlerine benzer, hepimiz onu düşleyebiliriz ama Tarkovski onu gözümüzün önüne serer, buyurun der, onun için gerçek bir bilim insanı abartıdan hoşlanmaz, çünkü o gerçekliği hepimizden iyi bilir!.. Buhar gücünü iki bin yıl önce keşfetti insanlık ama köle kullanmak daha ucuz ve ehven bir iş gücüydü!..


 

Göğün altında yeni bir şey yoktur, bu tür söylemler düşündürücü, kompleksif ifadelerdir, insanlık, bilimi hiyerarşi yaratmak için değil, tüm insanlığın ortak yararı ve eşitliği için kullanmak ister. Einstein'ı hurafe gibi yüceltmek, tam aksine onu aşağılamaktır. Einstein kravat pek takmazmış, gerekçesi, tanınmadığı yerde, nasıl olsa burada beni kimse tanımıyor, tanındığı yerdeyse, nasıl olsa burada beni herkes tanıyor dermiş. Pek hoş olmayan bir örnek vereyim, eğer batı uygarlığı bugün tüm bulumların kaynağıdır diyorsanız, iki dünya savaşının da kaynağıdır, unutmayın ki Hiroşima ve Nagazaki bir kıyamet provasıydı ve 'Hiroşima Sevgilim' bir kitap adıdır!.. Bir şey var ki aslolan 'Nihil humanum mihi alienum est', deyişidir, Türkçesi 'Yüz bin kere tövbe etsen gene gel!'.


 

Diyesim insanlık, bir Pavlov tazısı gibi, Notopya peşinde koşabilir, Frenk diyarlarında, genelevlerin yoz dalaverelerinden bir özkıyım şiiri çıkarabilir, yollarda yalpalar bir kaşalot gibi süzülerek 'aşka kitakse' yazabilir...


 

Kendimi izliyorum. Bunu daha önce yapmıyordum. Yeni edindiğim özelliğim bendeki yalnızlık duygusunu artırıyor. Gezmeye başladım. Ada'nın her yerini geziyorum, faytonlara binip çıkıyorum. Buralarda kahredici hiç bir şey yok ve her yerde insanlar var. Zaman daha başka akıyor. Güneş uykuya gidiyor ve geceyi bize armağan ediyor. Çocukluğum düşler kuruyor. Burası çok uzaklarda, yerimi kimse bilmiyor. Karanlıkta bir kirpi bulmuştum, içimdeki hayvanın ürkek bir örnekçesi. Tümüyle olgunlaşmış siyah zambaklar var burada. Bunları daha önce görmemiştim ama, düşlerin zaman zaman içinde, acımasızca yakıldığını, isterinin düşmanlıklarıyla yapayalnız bırakıldığını gördüm. Paralarını ırmağa bırakanlar, dehşeti benliklerinde yaşayanlar, hepsini gördüm. Işığın ne kadar uzağa gidebileceğini, neyi seçtiğimi, neyi gereksineceğimi, hepsini gördüm. Bu yeterli, başka bir şey isteyemem. Her şeyi gördüm, görebileceğim bir şey kalmadı...


 

İnsan gözü olağanüstü bir evrim süreci geçirmiştir. Ancak gözümüzle görebildiklerimiz, o varlığa ait dış çeperin biçimidir yalnızca, detaylar ise baktığımız nesnelerin içerisinde ne olduğunda saklı. Örneğin kırılmış bir femur kemiğini görmek için, gözümüzün çok ötesinde bir görüş yeteneği ile özel ışınları kullanarak metal bir levha üzerinde derinin içerisindeki kırığı belirleyebilmeliyiz ama yüreğin dalgalanışını henüz görebilecek yetide bir gözümüz yoktur ne yazık ki...


 

Ariane, kıyılarında azgın dalgaların vurduğu, Naksos adasında yaşıyordu... Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti.


 

Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denizi gözleyen yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus'u götüren mavi geminin uzaklarda yitimini düşleyerek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve gözyaşları döküyordu ve diyordu ki; Yaşamımın ilkbaharında, bu kayalık, ıssız adada terk edilmiş olarak ölecek miyim... Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile gizemli bir delikanlı, Naksos adasına çıktı. Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane'i uyurken gördü. Gizençli delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi.


 

Toprağın ve denizin uzayıp giden boş sessizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara karşın yaşamdan mutluydu, sevmeyi biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, karamsarlara neşe ve hoşluk dağıtan bir doğası vardı. Güzel Ariane'e baktığında yüreği heyecanla çarptı, iricil gözlerinde onun uyuyuşunu, bu büyülü manzarayı doya doya seyretti... Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çevreliyordu. Uyandığında genç kral ona yaklaştı: Güzel peri kızı, dedi. Sen şanlı bir kralın ceylanı olmayı hak etmeden evvel Theseus'un ümitsiz aşığı idin. İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun.


 

Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu, ama bu parlak taç, Ariane'in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi, üzerinde bulunan göz alıcı taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin anısını sonsuza dek saklamak için bu yıldızlar, gökyüzünde öylece kaldılar. Artık Genç Kral için sonsuzluklar ve uzayın karanlığı yıldızlarla aydınlanmıştı. Ariane'in kederli yüreği, üzünç dolu günleri ve yalnızlığı günün birinde ona sonsuz mutluluğu getirmişti. Bunun içindir ki yıldızlar, binlerce yıldır bakışları gökyüzünde gezen o mutçul, umutçul insanlara göz kırparlar...


 

Antiart'ın gerçekliği kurtaracak bizi, dört öğrenci sözde arabanın lastiği söndüğü için sınava geç kalmış, ertelemede, eğitmen şöyle bir soru yöneltmiş, arabanın hangi lastiği işe yaramaz hale gelmişti. İşte bu kesinlemelerin her zaman bir durumun ya da olması gerekirliğin yanında olamayacağının göstergesiymiş, bu tehlikeyi sezen öğrenciler, belli bir lastik yerine, 'daha önce patlayan lastikmiş' benzerinde, belirsizliği öngören karşılık üretmeliydiler!..


 

Aynı konu, belirsizlik noktasında değilse de, görecelilik noktasında bir sorunsala yol açar, saat 3.15 olduğunda akrep ve yelkovan arasındaki açı kaç derecedir, genelde bilemezmiş denekler, çok küçük olması düşünülüyor değil mi, hayır en az iki yanıtı var sorunun, iç açı mı, dış açı mı, soru yeni bir soru üretiyor öncelikle, belki daha ilginç bir sanrıya yol açan bir durumu da vardır diyorlar, sürekli hareket eden bir şeyin arasındaki açının hiç bir zaman tam olarak belirlenemeyeceği; bir cismin hareket halinde durduğu yer bilinemez, durduğundaysa hızı ölçülemez, Heisenberg alfabesi gibi, gerçekte agnostiktir her şey, mantık oyunlarıdır evren, ama buda saçmalığı getirir, ne ki mantığın öbür ucu her zaman bu noktayla birleşir, en iyisi aramak ve bulduğunu 'Evrenjanus'da geride bırakmaktır, çünkü ona sarılmak skolastik bir şeydir. Tanrı bir kaçamaktır çünkü!..


 

Biz bu tarz sohbetleri Süryani Vartan'ın kahvesinde yaparız, ama Volkan diyor çevresindekiler ona, dedim ki kahvesinde, Zehra, Maria ve Selin Bagatur geldiğinde, gece sohbetleri ettiğimiz Ada'nın alçakgönüllü entelektüeli Vartan'a;


 

Bizim sorunlarımızdan biri, yinelediğim gibi batıyı bilinçsizce ve boyun eğer gibi taklit etmemizdir, tarihi yapının içine, ilk iş jakuziyi getiren ve köpeklerin sahibinden daha bakımlı olduğu topraklar burası. Taklidin boyutları bu işte... Vartan bu konularda ortak düşünür ve görüşlerime katılır, bizim ressamlarımız tuhaftır, örneğin Gaudi Kapadokya'dan esinlenir ama Hierapolis'i modern biçimde tuvale taşıyan bir ressamımız yoktur, oysa Odysseus'un versiyonlarından birinde vardı o ören yeri, batı bu konuda gerçekten kompleksten uzak, biz kendi değerlerimize uzak kalmışız, batı sendromu tutsak almış sanki bizi, bundan dolayı, Sümela'yı resmeden, Selimiye'yi gösteren veya Nemrut'u betimleyen, nasıl öngörürse ama, modernize, gerçeküstü, absürt veya naif, kolajen veya uzaysıl bir peyzajımız yok bizim, batıya bağlılık kendimize güvenimizi yok etmiş gibi, inan ki derdim bu benim dedim. Vartan ne dese iyi, çocuklardan biri Londra'da okuyor, şimdi pişmanım ama herkes gibi bende bu çarpıntıya ayak uydurdum, dedim ki, söylemesi kolay, haklısın bence, olanak bulduğunda bu rüzgara kapılmayan yok ki!..


 

Ne resim resimdir, ne mimari, ne de şiir şiirdir şu dünyada, bir düşünce barındırmayan sanat, sanat değildir. Sanat bir kuşkudur, bir düşüncedir...


 

O da bir şey anlattı, IV. Murat dedi, esrarı, şarabı, tütünü yasaklamış, ama kendisi de onların tiryakisi, tutkunuymuş, batının tarih kitaplarında bu tür reformlara IV. Murat reformu derlermiş biliyor musun, yani diyelim ki doğruları, bütün bir topluma söyler, empoze eder, uygulanmasını isteriz ama onlar yalnızca söyleyeni kapsamaz!..


 

Terzi söküğünü dikemez derler, bir klişe, Çernobil'de, United States'in robotu beş dakika çalışmış, Japon robotu dokuz dakika ama Ruslar'ın ki iki saat çalışmış, ama telsizden duyulan emir de şu, İvanov aşağı in artık, bir tütün molası verebilirsin, anlıyorsunuz ya...


 

Kontamine hayvanları besleyip, gerçekte tutsak yaratıklara karşı sağda solda, hayvansever geçinmek gibi dedim, duymazlıktan geldi Vartan bu sözümü... Belarusyalı eşi bir sürü kedi besliyor çünkü... Sonra da onları sokağa salan, bir zombi türü bunlar demedim artık!..


 

Kalem sincabı İtalo Calvino'nun nasıl yazmaya başladığına ilişkin bir yazısını okudum, klişe şeyler tabi, eksantriğinde klişeleri vardır, bu konu ilginç ama ben metin ya da sözcük toplarım, onları bir konunun içine boca ederim, kolay ya da zordur demeyeyim, gerçek şu, böyle bağlaşıklar oluşturmaksa amacın, bu tür yazıyı benimsemek istiyorsan, insan bunu eni sonu başarabilir, çok okumak kaydıyla tabi...


 

Kitabın kalabalıkta okunmasına şaşıyorum ben, kitap içgüdüyle okunmaz ki, yemek gibi giderebildiğimiz bir gereksinim olsun. Okumak edimi, insanın içgüdülerinden sıyrılma çağlarının bir eylemidir, anlamının ve bilince yansımasının kuvvetle belirgin olması gerekir, oysa hafif bir tını, belki bir müzik gibi, okumayı engellemez ama doğada dikkatin bir sayfaya verilmesi zaten acımasızcadır, çünkü doğa tek başına kitaptır, şehir, insanlar, mimari, ben doğada, diyesim dışarda kitap okumayı, sonsuzlukta bir insanın kendisini, bir hücreye kapatması gibi algılıyorum, her görüşün aksayan ve bize saçma sapan gelen bir yanı vardır, herkes bildiğini ve kendisine yararlı olacak sistemi uygulasın, ama doğaya kayıtsız kalıp, önüne nasıl bakabilir onunla baş başayken. Kitap karanlığın düşmanıdır, yine de kendimizle baş başayken okunan iyilerin iyisi bir şeydir o...


 

Araya giren prenses ex olur yani... Kitap!..


 


 

Vartan bir resital sergiledi bu ara...


 

Kitleler genellikle, toplumsal bellekte oluşturulan karmaşanın yarattığı bir bilgi kaybı ve manipülasyona kapılır. Günümüzde, bilginin güncellenme hızı kolay ulaşılabilir olmasını sağlarken, diğer taraftan değerinin yittiğinde tüketilmesi ve nesnelleştirilerek bir tüketim objesine dönüştürülmesi, edinilen bilginin belleklerimizden çok kısa bir zaman içinde yok olmasına ya da yenisi ile değiştirilerek oluşturulan tabanın ortadan kaldırılmasına neden oluyor. Bilgi kaynaklarının sayısının ve biçiminin artması, açık toplumun yitmesine ve çoğu zaman yetersiz ve gerçek dışı bilgilere dönüşen belleğimizin anlamlı bir bütün oluşturmasına engel oluyor. Bu süreç içinde belleğimizin karşı karşıya kaldığı yükleme, bilgilerin birbiri arasında ilişkilendirilmesi konusunda çatlaklar yaratıyor ve bilgiyi daha yüzeysel, anlık ve dağınık algılamamıza neden oluyor. Bilinçteki tüm bu tabansız veriler gün geçtikçe siliniyor ve geçmiş kısa zamanda bulanıklaşıyor. Bu durum yalnızca güncel olanla ilişki içinde olmamıza neden olurken, olayları makro açıdan değerlendirme yetimizi kaybediyor ve toplumda bir ‘Bellek ve İşlem kaybına’ dönüşüyor. Bir topluluğu yönlendirmenin ve biçimlendirmenin en basit yollarından biri belleğin manipüle edilerek yok edilmesidir. Kitlesel olarak insanların gözünde sanrısal bir bellek yaratarak, bu çarpıtılmış bilgi akışı içinde ‘yeni bir bellek’ oluşturup geçmişi, insanı ve beyin gücünü yok sayan yaklaşımlar, tarihin her döneminde; özellikle de toplumların kriz dönemlerinde karşımıza çıkıyor. Toplumun belleğini değiştirmek, dönüştürmek ve unutturmak amacıyla yönlendirici birim ve güçleri etkisi altına almış organizmalar içinde bilgi ve bellek yeniden üretilip aşamalarla toplumla paylaşılıyor ve bu süreç içinde sürekli değişkenlik gösteren bilgiye olan güven sorgulanmayı gerektiren bir duruma dönüşüyor.


 

Hep şöyle düşünürüm, bize aşkın derecede yapay gelebilecek bir dille sorunlarımızı aktarırken, sorunu çözmeyi değil, sorunsaldan giderek uzaklaşmayı mı amaçlıyoruz acaba ya da o mu empoze ediliyor artık negatif motivasyonla, bana öyle geliyor ki, değil insanlar, toplum ya da erkil kesim, tanrı bile kurnaz bir yaratıkmış gibi geliyor bana...


 

Dedim ki Vartan'a, tiyatronun anavatanı Anadolu'dur ama bu batı komplikesi ve boyundurukçu bakış, onun Globe'den başladığını ileri sürecek kadar acımasızdır, bunun bir yöntemi de vardır, modern, bugün bildiğimiz tiyatronun başlangıcı diye bir tümce sıkıştırılır bu tip yazıların arasına, oysa tiyatro her yerde olan bir şey, modern sözcüğü burada bir yanılsama amaçlı... Cats müzikalinin şaşaası mı günümüz çağdaşlığının ya da modernitenin başlangıcı, sonraki yüzyıllar için.


 

'Söylemesi güç, olanaksız, neden böyle hem kabulleniyor, hem ağlıyorum!..'


 

Borges'in teatral bağlara ilişkin, olağanüstü bir öyküsü ve öyküde doğuyu hicveden eğretilemeleri vardır, batı egemendir edebi dünyaya (bakın bu yazıyı çoğaltmaya kalksak, 'ebedi dünyaya' diye bir manipülasyona yol açmak için düzeltmeye kalkışacak insanlar bile var aramızda, ah sen sanrılar içindesin ya, bitmedi, bugün kendini savunabilecek donanıma sahip, herhangi bir yerlem için batı kovboy uygarlığıdır, 'sığır çobanlığı', doğuda 'ketenpereci bir gayya kuyusu', tanrının yaratabildiği izci kampı işte bu!..), öyle görünüyor ve yazarlarda onları kutsamaktan pek vazgeçmiyor, görüntü doğunun gerilerde kaldığı, bu bilinçli ya da bir öngörü olarak, edebiyat şövalyelerinin teslimiyetçi düşüncelerine neden oluyor, içgüdüselde olabilir bu, iyi niyetle bakın, o öyküdeki yaklaşımlara...


 

‘Averroes, kalemi bıraktı, kendi kendine aradığımızın çoğu kere yanı başımızda olduğunu söyledi, 'Tahafut' yazmasını kapadı, kör İbni Sina'nın, İranlı hattatların elinden çıkma Mohkam ciltlerinin dizili durduğu rafa yürüdü. Onlara daha önce başvurmadığını düşünmek, düpedüz kendini aldatmak demekti ya, yine de sayfaları tembel tembel karıştırma keyfini engelleyemedi. Bu yorucu oyalanmadan, kulağına çalınan bir ezgiyle silkindi. Balkondaki kafesin arasından baktı; aşağıda, daracık, toprak avluda, yarı çıplak çocuklar oynuyorlardı. Biri, ötekinin omuzlarına çıkmış, besbelli müezzine öykünüyordu, gözleri sımsıkı yumulu, ' Tanrı'dan başka yoktur tapacak,' diye haykırıyordu. Onu hiç kımıldamadan taşıyan çocuksa, minareydi; bir başka çocuk, toprakta secdeye varmış cemaati canlandırıyordu. Oyun uzun sürmedi, herkes müezzin olmak istiyor, kimse cemaat ya da minare olmaya yanaşmıyordu. Averroes onların kaba lehçeyle, yani yarımadanın Müslüman halkının konuştuğu ham İspanyolcayla tartıştıklarını duydu.


 

...

Bir ikindi, Sin Kalanlı Müslüman tacirler beni bir sürü insanın birlikte oturduğu, ahşap kaplamaları boyalı bir eve götürdüler. Evi tanımlamak olanaksız ya, daha çok üst üste dizilmiş sıra sıra bölmelerden, balkonlardan oluşan bir tek odayı andırıyordu. Bu oyuklarda yiyip içenler göze çarpıyordu, yerlerde de, taraçada da. Taraçadakiler, davul ve lut çalıyorlardı, Tanrı'ya yakaran, şarkı söyleyen ve konuşan, kızıl maskeli on beş-yirmi kişiyi saymazsak. Zindan işkencesi çekiyorlardı ama kimse zindan falan göremiyordu; at sırtında gidiyorlardı ama at falan görünmüyordu; çarpışıyorlardı ama kılıçları kamıştandı; öldükleri an yine doğruluyorlardı.’


 

Borges bu öykünün bütününde Endülüs çocuklarını yoksul gösteriyor ve satırlarında gizlenmiş bir derbederlik, vuzuha ermiş bir viranelik geziniyor, haklı, haklı çünkü bir yazar, tarihi gerçeklerle ilgilenmez, o kafasındaki doğu imgesiyle özdeşleştiriyor olanları, Endülüs'ün çağının en güçlülerinden, bir İslam medeniyeti olduğunu göz ardı edebilir bir yazar ya da ayrımında olmadan yapar bunu, çünkü onun şaşaasına yönelseydi bu öyküde, amaçsal anlatının imajı silinebilir ya da zayıflayabilirdi; o gizlice, doğu imgesinin bugünkü hali pür melaliyle hareket etti demek ki, bu yazarın özgür seçeneğidir, tüm yazın erleri bunu yapabilir ve yazarlar -sorumluluk taşımadan- yanılabilirler de, çünkü onlar masalcı ve yalancıdır zaten, amaçları 'insan bu meçhul'ün imgelemine katkıda bulunmaktır ya da bulunabilirler ve kozmosu düşünsel bir metaformuş gibi algılamaya yatkınlık gösterir gerçekte amaçları... Öyledir zaten ama gerçekler çok uzaklardaki nenlerdir ne yazık ki insan benliğinde, onun için masallarla yaşayan varlıklara, masallarla gerçeği anlatmaya çalışır sanatçılar, bazen masalın rüzgarına onlarda kapılırlar, onlarda insandırlar.


 


 

Tiyatro Diyonizos oyunlarıyla başlıyor, saray eğlenceleri var Mısır'da, Osmanlı'da, Roma'da, Çin de bunun tarihi yazılı, her şeyi batıdan başlatan öngörüde bir sömürü ve manipülasyon ağı var. Her şeye Troçkizan bir açıdan bakılırsa gerçeği yakalarız dedi Vartan ve ekledi, 'O da, bir yerde olan -her yerde vardır- ve olmalıdır!..'


 

Alkışladık şakayla karışık!..


 

Beni ciddiye almalısın diye takıldım ona, Denizli tel örgüsüz tek stadyuma sahip kentidir bu ülkenin, barışçı ve kendini eleştirebilen bir beldenin varlıklarıyız biz, bekarızdır ama tövbekar değilizdir. Bulmaca bilmece de alzaymırı tetikler, çünkü hep aynı sorular çıkar dedim. Bilgi değişmeli, düşünce değişkenlikle bilinç evimizde yer etmelidir.


 

Sardunya adasında ki adını sardunyadan alırmış, bir söz varmış, 'Denizden korsan gelir', Nuraghi derlermiş, Sardunya'nın korsanları gözetleyen taş kulelerine. Şeyh Bedreddin içinde 'Güneş onun ardından gelirmiş' derler, ne imge işte!.. Bunu üreten toplum tiyatrodan habersizdi demek cinayet bile değildir, ne yazık ki...


 

'Beni bende demen bende değilim. / Bir ben vardır bende benden içeri.'


 

Felsefe doğa yasalarından hareketle us ve doğa arasında sürüp giden çeşitlemelermiş, bir kestirme bence bu, felsefe varoluş ve yaratılış arasındaki sınırsız çatışıklıktaki duygu ve düşüncelerden, sonsuza dek üretilebilecek varyantlardır. Düşüncenin düşüncesidir felsefe...


 

Gece yarısını bulmuştuk Vartan'la, her seferinde gece yarısını buluyoruz onunla konuşurken ve Mayıs'tan sonraki ayda gelecek dostlarımızla...


 

Ayrılırken, Vartan'a dedim ki, ben bunları demetleyip birer öykü yaratmaya çalışıyorum, bunları savrukta olsa alt alta dizdiğimde öykü olur mu diye sordum, bir karamsarlıkla...


 

Hiç bir zaman unutmak istemediğim bir şey söyledi; Bir öyküdür tüm evren, tüm varlıklar, dünya ve biz. Tanrılar, aşklar ve sorulmamış sorularımız...


 

Yaz dedi.


 

Bir öyküden başka bir şey değil geçmiş ve gelecek, bir öyküdür kösnül ve köhneyerek geçen, şu diriltici zaman.


 

Küllerinden doğan...


 

Bir öyküdür yeryüzündeki tüm edimlerimiz, üzünç ve neşeyle süslenmiş bir prelüttür yaşam...


 

Geçebilir zaman dedim, ama bu Öykü'de sen sonsuza dek kalacaksın!..


 

Sevgili Vartan...

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

KAOTİKA

Ada yalnızlığın saltanatı gibidir, kimilerine göre acıların... Aradığınız her şey vardır ve ama hiç bir şey bulunmaz, bütün yeryüzünün  küçük bir örneği sanki, minör bir gezegen ve kaçınılmazlıkla üçüncüsü!.. Çünkü güneşe çok yakın olamazdı o, birinciler gibi yanmak istemez; bir ünün, kof ve görkemli bir parıltının, zamansızca sönüp giden bir  yıldızı gibi; geride kalanlara da benzemek istemezdi, bir kategori ya da sıralamanın materyali gibi...

Üçüncülük o kadar iyidir ki, arzın merkezi gibiydi, akkordur ama parlamaz, yanıyordur ama tutuşmaz ve ilginçtir, sönmez, kül olup gitmez. Üçüncünün saltanatından, tahtından her şeyi,  her yeri görebilirsiniz, hem yanınızda parlayıp duran yıldızları, hem de  gerilerde sönüp giden pırıltıları...
Ada'da zaman zaman elektronik iletişim kesilir, yalnızlığın bir kablosu olamayacağına göre, ya kendi kendinizle konuşursunuz artık, ya da cinler, periler imdadınıza yetişir, duvarlarda gölgeler gider gelir, tıpırtılar ürkütücü boyutlara varabilir, anahtar, deliğinde dönebilir, melikeler sorgusuz sualsiz belirebilir.

Zamanda yolculuk olanaksız denemez, bir gün her şeyin imgeleme yansıyan gölgeler ve yaşamında bir illüzyon, bilinçlerde parıldayıp duran, gelip giden bir 'medcezir' olduğunu anlayacağız, çünkü bizler düş ürünü, elektron yüklü birer oyuncağız!..
Dediklerimize  çokça bel bağlamadan ama, bu sözden vazgeçmeyelim yine de... Ortak günahlarımız var mıdır bilinmez, bildiğim günahların sui generis, kişiye bağlı bir nen, Fussli'ye yakışır bir  'halloween' olduğudur. Günah, şikayete bağlı dizginsiz kederler gibidir anlayacağınız, kimse görmemişse onu ya da kimseyi incitmemişse; günah yok gibidir. Oysa saklanmış balalaykalar, Tebai'deki gizlentiler, açıktakilerden çok daha elim şeylerdir.
Bir düğmeye basarak; Hiroşima'yı yok eden Enola Gay yapayalnız uçuyordu, Paul Tibbets kokpitte ağlıyordu, kim bilebilir...

Günahlar öyledir ki, dramatize ettiğinizde ölen milyonlar birden istatistiğe dönüşebilir, işi gücü bırakıp artık Tibbets'in kahredici yazgısına ağlamaya başlayabiliriz. Tanrı bu paradoksları cömertçe bağışlamıştır bize, yanına aldığında Tibbets'i, kim bilir   neler soracak ona, laboratuvarımda,  kendinden bekleneni hakkıyla neden veremedin, beni neden mahcup ettin mi diyecek acaba... Gözyaşları arasında, beni neden yadsıdın, yok saydın mı diyecek, Penelope'sinden ayrı düşen Odysseus, o yapayalnız 'Hiç Kimse' gibi...

Teknolojiden mahrum toplumlar 'Yazı' der bu tür olaylara, kader, alın tuğrası gibi türevlere ayrıştırırlar  üstelik,  böler, sisleri dağıtır, acılarını azaltıp, sağaltırlar birde. Her şey giderek anlamsızlaşır ve her konu giderek anlaşılmazlaşır insanın imgeleminde, bir umar yoktur bu nedenle ve umursuzlukla, korkusuzlukla tanrıyı yaratırlar  birden, yaratırlar; yaratan ve yaratılan yan yanadır artık, tanrı da o kadar gönüllüdür ki bu işe, ansızın yanında belirir kader mahkumunun, gerçekte tanrı, yeteneklerimizin sınırlı, dayanılmaz çaresizliğimizin, katlanılmaz  aczimizin dışa vurumudur belki de, bir saltık belirti!..

İnsan kendinin tanrısıdır bu yüzden ve ne yaparsa yapsın cezalandırılamayacaktır gerçekte o, kendi canına kıyacaktır, yaşamına son verecektir  belki de, ama o anda bile gördün mü diyecektir, günahkar olmamızın acılarını, cezasını çektik işte, bu denli iki yüzlü bir yaratık  gelmemiştir  yeryüzüne, evrende de yoktur belki böylesi bir varlık,  ama ne demeliyiz ki, tanrının  mucizesi budur işte!..

Ada'ya ilişkin öyküler yazma çabası bunlar, işin korkunç tarafını açınlayabildim mi, diyesim bu yaklaşımların amacı, bir öykü yazmak, ciddiye alınmak,  ne söylüyor denilmek veya başkaca amaçların nerede bulunduğuna, nerede durduğuna  ilişkin -vargılara kavuşmak-  siz karar verin artık, böylesi bir  iki yüzlülüğe...

Her şey iç içe diyorum ben, bu yüzden amaç diye bir şey de yok belki, ben var mıyım peki, bir görüşe göre varım, bir görüşe göre; varlığımı kanıtlayabilirsem varım, bazılarına göre, yok denecek kadar varım, bazılarına göreyse; buna başkaları karar vermelidir, objenin kendisi değil. Kimine göre de Descartes'a sormalıdır zamiri, ustası varken, daha önce bir yola çıkılmışken, araştırılmışken yorulmaya ne gerek var. Kimileri de pek acımasızdır bu konularda anası sağ mı bunun der!..

İşte böyle Ada'da tartışır dururum kendimle, sanal ağa taşırım bazen iç görülerimi, sövgülerimle süslerim, çünkü ben de bir insanım, arazlı, günahkar, kendini bilmez, iflah olmaz ve yola gelmez.
Kim bilebilir ki bütün bunlar, yalnızlığın sorunsalı şeylerdir, affedilir mi peki, hayır onu demek istemedim, herkes gibiyim bende, bazen yanağımı uzatırım, bazen kudurma belirtileri gösterir, bazen bir köşeye çekilir susarım, bazen ağlarım da umarsızlığıma, umarsızlığımıza dersem alınan olabilir çünkü, en iyisi insanın kendi sınırları içinde dolaşıp durmasıdır, değişime katkı diye süslemeler yapabilir bazıları, ama ben buna karşıyım; karşı değilim çünkü, çünkü ben varım, var mıyım, acımayın o zaman, ebeveyni  sağ mı bu adamın!..

Bu sanal ağda yapılanları deftere yazdım geçen gün, sanal deftere, onları paylaşacağım. Nerede, Ada'nın kuytu yerlerinden birine gideceğim, yaban narı gibi bir şey var orada, açmış bir mayıs günü, açmış gibi parlıyor, ateş renginde, bir günah tacı, tanrım bu güzelliği sen mi yarattın, ah bu nar çiçeği, güneş gibi, mimozalar çoktan soldu, solmadı mı, hala kokuyorlar mı, erguvanı görüyor musun, çukurun içinde leylak rengi parıltılar, hayır o erguvaniler ha, yalnızca ona özgü bir kırmızı, Judas kendini o ağaca asmış, Lazarus değil miydi o, belaları çoğaltma, onun kanıymış işte rengi, ah o zaman bakmayayım, bak canım, İsa efendimizin yerini Romalı subaylara bildiren bir hain o, hain deme, kimin ne olduğunu ancak tanrı bilebilir, iyi de, o zaman hiç bir şeyi bilemeyiz ki, öyle  deme, hayır, aç mıyız, ona bile karar veremeyiz ki, her şeyi tanrı bildiğinde biz ölü sayılmaz mıyız, bak biri geliyor, hayır gelip gelmediğini tanrı bilir, of senin tanrıyla bir alıp veremediğin var, ya buna benzer bir şeyi söylemiştin daha önce, tamam tanrı biziz dediğine göre, her şeye biz karar verebiliriz, bıktım şu belirsizliğe   bel bağlamandan, tanrı var ve her şeye o karar verir mi diyorsun sen, hayır yok dedim ya, az önce her şeye biz karar verebiliriz demiştin, oh buldum, sen delisin!..

Canan'la yapıyoruz bu atışmaları, içeriksiz tartışmaya atışma diyoruz biliyorsunuz, Canan çok eski günlerden arkadaşımdı, mezhebi geniş, ufku açık, enlemi boylamı çok derlerdi onun için, sarışın, yeşil gözlüydü, bilir bilmez konuşan biriydi, bağırır gibi konuşup da sesi  çıkmayan, yeryüzündeki tek insan, bağırırdı ama sesi kısık, hafif çatallı ve pes perdeden, uyku verir bir melodi gibi yükselirdi, kendini bilmez biriydi, ne istediğine bir türlü karar veremeyen bir tip diyelim, boşanacağını söylerdi sürekli, ama o kadar evcil biriydi ki, şu saatte evde olmazsam üzülürüm, mahvolurum ben derdi, alışkanlıklarından dolayı başkaları etkilensin, problem çıksın ya da kederle dolsun istemezdi aile efradının, garip biri de değildi, yaşamın gereklerini yapıyor gibiydi, geziyor, yiyor, içiyor, kendince eğleniyor ve o meşhur deyimi kullanmama izin verin, çapkınlık yapıyordu...

İnsanlar bir kitabın sayfaları gibiydi onun için, bugün birini çeviriyor, yarın bir başkasını, sayfada ne çıkarsa karşısına... Bir gün, bir çocuk az, iki çocuk fazla bu dünya da diyen bir adama ne kadar gülmüştük onunla, sonra onunla da arkadaş oldu, yerel bir filozofun kanatlarıyla dünyaya bakmak belki de çok kolay ve yeterince ucuz, belki de kullanışlı bir metottu kim bilebilir...
Canan'la Ada'da dolaştık o gün, çiçek aradık onunla, kır çiçekleri, sonra İman'ı sordu bana, kıskandığı bir kadını, İman o kadar güzeldi ki, güzellik, gönül telinin, hangi mızrap vuruyorsa ona titreyişidir belki de, bilemem ama, İman gerçekten güzeldi, Binbir Gece Masalları'ndan çıkma biri, taşındı sonra bizim yörelerden, esmer, yürüyüşü yerin ve göğün, ılık, tatlı bir meltemle salınışı demekti. Tanrım bu tarz bir yürüyüş nasıl olabilirdi ki, yere basmıyor gibiydi, ama yer bir beşik gibi sallanıyordu, etekleri belki dar gibiydi, ama  rüzgarda uçuşuyor gibiydi, eğiliyor, üzerinde ah, tam da erguvani bir bluz var, hiç bir yeri görünmüyor,  ama tanrım neden bu göğüsler, canlı varlıklar gibi dışarı fışkırıyor, ne istiyorlar tanrım, bu cennetsi kürecikler, ne istiyorlar!..

Kolları bazen çıplak, odalara gelirdi, bir hiyeroglif yazısı gibi minicik damarlarından kösnül, baygınlık veren bir rayiha yayılırdı havaya, içimden derdim ki, tanrım sarılayım  şuna aniden, bu dünyada yaşadığım sürece başka bir şey istemeyeceğim söz...
Onu hiç kucakladım mı bilemiyorum, sarıp sarmaladım mı, ama onun sarhoşluğu sürüyordur belki de, düşler gerçeklere karışıyor, geçmişte ve gelecekte, ezelde ve ebedde...

Bir gün kapısını açtı tam geçerken, bana açtı bana, beni bekliyor diye düşündüm acımasızca, şu faturayı verir misin dedi, postacının kıstırdığı bir kağıt, verdim o anda, ama eli elime değmişti artık, uçuşmak için can atan bir kumrucuğun tüyü gibiydi, ah hala titriyorum... Yoksa ben, değmesi için altın bir fırsatı mı değerlendirmiştim, yoksa parmağını mı tutmuştum onun, günahlarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmadan, fütursuzca...Yoksa o mu tanımıştı, bu tanrısal anın gerçekleşmesi için aradığım olanaklar dünyasını, elini fazlaca uzatmıştı belki de, bakın parmaklarım yanıyor hala, hala sıcak ve temassız başka dünyalara... Onun sıcaklığı başka bir bağlantının ateş almasına fırsat vermiyor, ben İman'dan elime sıçrayan  kıvılcımla yanıyorum o günden beri; bir elim çolak!..

Canan'a dedim ki, taşındı o, ne yapacağını bilmiyor o dedi, savruluyor bir oraya bir buraya, neden bilsin ki, gözlerinin içine baktım biz farklı mıyız diye...

İman'ı anlatmaya doyamam, bir gün evde yalnız konuşuyordum onunla, bir şeyler sormaya gelmiş, cereyan çarpmış gibi içimden bir titrem geçti, adli bir vakiye, adı sanıyla ilgili değil ama... Ama bu kadar güzelliği kim kıskanmaz, kim vehimler yaratıp kahrederek, onu günahkar bir kraliçe saymaz, onu ruhunda öldürmek için fırsat kollamaz; zil çaldı birden, dedim ki içimden, songünüm geldi...

Nasıl açıklayacaktım onun varlığını, olanaksızdı, çünkü ötekiler için onun varlığı, bir cadılar bayramıydı, bir bağırış, bir çığlık ve bir yok oluş, evliyalar menkıbesinden sayfalar okusam gene de affetmezlerdi beni!..
Şimdi anımsamıyorum ama hiç ilgisiz, bambaşka biriydi gelen, bu kutsal anı gözetleyip, oyunu bozmak ve korku dağıtıp, kıyamete ortak olmak isteyen cennetliğin biriydi belki de... İman'a gel demiştim bir şey yok, ama onda korkunun ve heyecanın en ufak bir izi de yoktu ki, o bu dünyaya bir ulaşılmazlığın hezeyanına tapınsınlar ve bir görseli doyunca yaşasınlar   diye  geldiğini biliyordu...

Canan'a bir demet çiçek topladım, o kadar güzeldi ki demet, güneşten birer damla gibi duran yüzlerce mimoza, erguvan dalı, kocaman bir ceviz yaprağı, defne açığı, sarhoşluk verici bir kırmızıyla açmış  dikencik, beyaz, narin çiçekli kır bitkileri, menekşeler, akasyalar, bin dallı, adını bile bilmediğim renk şarkıları...
Aralarında daha neler mi vardı, kaya koruğu, turp otu, kazayağı, mor salkım, gelinparmağı, hatmi çiçeği gibi bir meçhul aşkın  otları ve eylülde açacak ruhumun begonvilleriyle, sardunyalar...

Canan'a, ona bunu dedim, buna şunu dedim gibi bir sürü şey anlattım, dert ettiğim, garip, ama gerçekte pek işe yaramaz şeyleri...
Hiç bir işe yaramaz, çünkü Ada'daysanız, bir çiçek tarlasının ortasında, kırların arasında, kuşlar hafif hafif ötüyor ve üzülme bu dünya böyle bir şey, bugün bu güzelliği yaşamalısın, yarın başka bir dünya dercesine; o zaman anlıyorsunuz ki gerçekte, ne felsefe, ne bilim, ne din, ne dillerin ayrıştırıcılığı, bir demet kır çiçeğinin birleştiriciliğine, onun ötesine, bir adım ötesine hiç bir zaman geçemiyor. Bir şey var ki  biz de... Bir şey var içimizde, bir şey var...

Bir şey, ama ne... Bilemiyorum ve sorulara inanıyorum ben artık...
İnsan seçeneksiz kaldığında, yaptığı her iş gözüne batabilir, bir şeyler karalamada gönüllü de olsa,  başka bir işim yok  diyebilir.  İşte bu yüzden, Canan'a saçıp savurduğum düşüncelerden, bir potpuri aktarabilirim; sunabilirim dersem belki daha güzel olur, güzellik çaba ister iyilik gibi, kötülük bir çabayı gerektirmeyebilir, hareketsiz kalmanız bile yetebilir!.. Yaşam bir öyküdür, bunlarda o öykünün parçaları sayılsaydı, gönüllülük, bir teselliye dönüşebilirdi...

''Cesur insanlar gerçekte korkaktır, korkularını yenebilmek için kendilerinin cesur olduklarına ilişkin sürgit öyküler anlatırlar, sürekli korkusuzluklarını  kanıtlamak için eylemler uydururlar.
İnsanları birbirinden ayıran darlıktır, bir aradalıktır, birbirimize sıkı sıkıya sarılmaya çalışmamızdır, oysa genişlik birleştirir bireyleri, toplumları geniş alanlar bir arada tutar. Bu yüzden uçar yuvadan bütün kuşlar. Tanınmak, ünlü olmak arzusu taşıyanlar, kendisiyle çokça ilgili olan insanlardır der psikanaliz, bilinmezlik zırhlarıyla kuşatılmak içimizden gelir...
İnsanları, engin ovalar, esen yeller  platolar, doruklar ve dingin akarsular birleştirir, çünkü doğada herkese yer vardır. Dar alan öyle midir, birbirimizi çiğneriz  durmadan, ezilir, sıkışır alttakiler, üsttekiler sürgit tepinir ne yazık ki... Açılmak iyidir, ufuklara koşmak, düşüncenin hazzıyla savrulmaktır aslolan...
Özgürlük,  uçsuz bucaksız bir koşudur belki de...

Kentsel dönüşüm denli,  köysel dönüşümde  önemlidir de...

Toledo'da bir aşevine gitmiştik, Kastilya krallığının en güzel boğalarının eti burada sunulurmuş, bizde girdik içeri, ama etin tadı tuzu yok, sanki bir yerlerden tanırmış gibi de duygulanımlarımız, garsonu çağırdık çaresiz, bu ne eti dedik böyle, garson ezilip büzülerek dedi ki, bugün matador kaybetti.

Bir fotoğrafı paylaşmışlar sanal alemde, bir vincin tepesinde,  konstrüksiyon halinde ev,  boşlukta oturan bir kaç insan, aşağıda uçsuz bucaksız deniz, sanki çay içiyorlar, idiot batı kafası yazdım altına,  doğu bunu rüyasında yapıyor!..

Katalan mimar, sevimli yankesici Gaudi, Barselona'da  'la sagrada familia' -kutsal aile- katedralini  peri bacalarından esinlenmiş. Hawking dünyayı yüz yılda terk etmeliyiz demiş.

Dünyanın yaşanmaz hale gelmesinin sorumlusu Hawkinggiller olamaz mı, sayrı filozofları, sağlıksız ermişleriyle,  iki ayaklılara  fetva veren, Elizabeth'in torinolarına  hayranım. Kadınlara düşman, bir sütçü beygirinin boynuna sarılıp ağlayan.
Hawking beyin felci geçirmişse, düşünemeyen biri olabilir de, ama İngiliz entelijansiyası  işini bilir,  gelişmemiş ülkelere, bilge siparişini verirken, sağlıksız olmasına  dikkat edeceksiniz, çünkü yeryüzünde vicdanıyla düşünen toplumlar vardır,  Hawking bu yörelerin depresif imgelemine göre sipariş edilmiş bir bilgi promosyonu olabilir, biz de bir robot heykeli dikildi geçmişte, bütün toplum ayağa kalktı, vicdan yaptılar, dört çarpı dört işler belki de bunlar, bir yerlerden çıkış yapıyor mudur mantarcı hobbitler, ürkütücü, sevimsiz, anlaşılmaz, çocuklar için bir imgelemden yoksun dedikleri robotun yerine, ne koydular biliyor musunuz, devasa bir dinozor, bildiğiniz kertenkele, aydınlarla sönen karanlıklar, karar verdi buna!..

O günden beri toplumun belli kesimleri, benim için 'olağan şüpheli', dinozor  orda duruyor, sayılan gerekçeler bir dinozor için oldukça geçerli, ya robot, geleceğimiz, çağın ötesi, vesaire... Kimi zaman dilimin tutulduğu belli diyorum kendime, egzersiz yaparken yetersiz kaldığım, kompülsif komparsitalara karşı, anlarsınız ya... Toplum vicdan yaptı Canan... Vicdan yaptı orada!..

Doğu mu böyle, tam bilemiyorum, bu bir klişe, kendine düşman toplumlar, çok acımasız, bir nene körü körüne bağlı kitleler, şeytana eğilimli klanlar desek ve  edebi oyunlar, ne derseniz deyin, vicdanıyla düşünür dedik ya, bilginin, bilişimin dindarları; bunlar aydınlar, akademisyenler,  entelektüel her tür varyasyonlar da olabilir, inanın skolastik beyin yapısına sahip olabiliyor bunlar, robotu dikenler inanmışların solfejiydi, kaldıranlar aydınların keskin tekerleği, ne diyorsunuz şimdi!..

Bütün aydın geçkinler, kazancının yarısını neredeyse sokak kedilerine yatırıyor, birazda ötekilere, cave canemciler de var, ama özellikle Tasmanya canavarları  dizginsiz biçimde çoğalıyor, gecelerimizi onların çığlıkları dolduruyor, inanın depresyon geçiriyorum, yazık bu hayvanlara, vicdan yapıyorlar ya, onların esareti altında inliyor bu hayvanlar, sayısızca çoğalıyor, eşiklerde yaşlılar onlara hormonal sosisler atıyor, yemek artıkları döküyor ve ne mutlu, ne iyiliksever bir korkunç yenge oyunu oynuyorlar, hepsi birer Mary Shelley, yazsalar keşke, bir bulut gibi geçip giderken; kendilerini beyhude oyalamanın peşinde, kediciklere sahip çıkıyorlar, onların anlamsızca yaşamalarına katkıda bulunuyorlar, kendisi olamıyor ki kediler, her yıl ikiye katlanıyorlar, doğada bu olanaksız, bir arada olmak bizi ayıran dedik ya, kediler bir arada ve birbirinin gözalıcı  düşmanlığıyla ömür tüketiyorlar, kedi değil bunlar, boşunalıkların kobayları,  gözlemlerseniz görebilirsiniz bunu, pekala görebilirsiniz...

Vicdanın bilgeleri, her sabah  mama veriyor sayısız kediye, ama düşünmenin eğdikleri, hoyrat ve hırçın insanlar karşı buna, neye yarar, vicdan sahipleri bildiğini yapıyor ve gerekirse saldırıyorlar, haklı olmak onlardan yana meyletmiş bir kavram, seviyorum onları, çünkü yazık değil mi onlara, çünkü aynı insanlar, kapısına bir kimsesiz gelse yüzüne kapatıyor, tanrı ne güne duruyor, boy verdiğin balatalar çözsün sorununu, git çalış dünya kadar iş var meselleri arasında, bir kedi kadar değeri olmayan ve itilip kakılmış özgür insan, yeni çağın 'Homo home'u karşısında, vicdana boyun eğmiş bir denek olmanın kederiyle, yatacak, sığınacak yer arıyor, şu yeryüzünde...
Bizim Kabe'miz 'west machine' diyenler de var, her ikisi de aynı terazinin kefesinde yer alıyorlar.  Kedimsiler, kedi vicdanıyla, insan nasıl insan oldu, zerre kadar umurunda olmayan hoplitler, umutsuzlar!..

Nazım ayrılırken ne söyledi bu dünyadan...

'Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre, / son defa dönüp baktığımızda şehre, / sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz : Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü, / çalıştık gücümüzün yettiği kadar / seni bahtiyar / kılalım diye. / Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin, / devam ediyor hayat. / İçimiz rahat, / gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri...''
Frenk diyarını görmeden sevdalanan, sevişmeden frengi  olan  bir toplumuz biz... Bu yurtluk yalnızca biçimsellik peşinde, bir görsel kandırmaca, terzilerin savaşı mıydı olan biten anlamış değilim.
'' O topraktan öğrenip / kitapsız bilendir. / Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülendir. / Ferhad'dır / Kerem'dir / ve Keloğlan'dır. / Yol görünür onun garip serine, / analar, babalar umudu keser, / kahpe felek ona eder oyunu. / Çarşambayı sel alır, / bir yâr sever / el alır, / kanadı kırılır / çöllerde kalır, / ölmeden mezara koyarlar onu. / O, «Yûnusû biçâredir / baştan ayağa yâredir,» / ağu içer su yerine. / Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeye görsün önlerine / ve bir kerre vakterişip : / «—Gayrık yeter!...» / demesinler. / Ve bir kerre dediler mi : / «İsrafil surunu urur / mahlukat yerinden durur», / toprağın nabzı başlar / onun nabızlarında atmağa. / Ne kendi nefsini korur, / ne düşmanı kayırır, / Dağları yırtıp ayırır, / kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...''

Biz üç kişiyiz ama yalnızca birimiz sihirbaz, onların, arabası, traktörü, tankı, tüfeği, marketi, peyniri, sucuğu, sosisi, kravatı, papyonu, redingotu, barı, pavyonu,  balesi, jölesi, arsası, borsası, W.C  markalı... O nanik dolu  hayvancık, o tavşan kurdeleli. Boşuna savaşmışız biz değer miydi... Elalemin maskarası olacağımıza, keşke cepkenli, fesli, kuşaklı olsaydık da, başımız dik yürüseydik, bizim tarihimizde  esaret dolu kaç yıl var, Bosna'dan Çin'e kadar Türkçe konuşarak yürüyen bir turanın çocukları değil mi onlar,  eller aya, bizse  el kapılarında çalışmaya gönül vermişiz...
Bunu babam söylerdi, şaka yapıyorsun dedi Canan...
Bizi bu halk kurtarmıştı, gene onlar kurtaracak demişti baban!..
Ama Canan'ı üzmek istemedim, babası bir gün, ırmaklar yokuş çıkamayacağına göre dünya düzdür diyen bir adam!..
Semazenler balenin öncülleri  değil midir... Şiirimiz neredeyse halkın bilinç yapısından geride, şiir öncelikle, yeni bir dil demektir, sade suya tirit romanlarla, ortak kederlerimize yazılan dizelerle ödüller alabilirsiniz ama sonumuz, Şairi Azam kimdi unuttum demek olabilir, her yenilik kendi dilini beraberinde getirir, eleştirmenlere kulak asmamak gerekir, oryantalizmde, herkes herkesi över ve bu onun biricik göstergesidir, övgülerin belirsiz isim tamlamalarını çözümleyeceğimize, şiir nedir onu öğrenmemiz gerekirdi, ama iyi bir tarafı da var şiirimizin, artık Frenklerin destroyeri ya da Rilke veya Shakespeare  gibi marketinglerle isim yapmaya kalkışmıyorlar, kendi derelerinde boğulmayı göze alıyorlar.

'Haşin olmalıyız şefkatimizi hiç yitirmeden',  bu o demek, batıdan aşırılan şiirlerle oyalanmıyoruz artık, o tip yazın eri kalmadı, bir kuşaktı kapandı, dönemleri var çarkı feleğin, taklit aslına rücu eder, onları sevindirir, siz kendi şiirinizle çıkamadığınız sürece alanlara,  onlar kendi şiirlerinin  kuklaları gibi bakacaktır size, bu ince bir ayrımdır ama ne yazık ki  böyledir.

Latin Amerika etkilenmedi, etkiledi, kim bilebilir ki, söz sahibi olmak, değer yürütme böyle bir şeydir, yalpalamıştık biz. Kendi karanlığında hüküm sürmeyi göze alamayan, karanlığını yırtmaya çalışmalı, başkasının ışığıyla aydınlanmayı bırakmalıdır, bu başka krallıkların ancak bir varyantı, türevi olmakla sonuçlanır, çünkü, öyledir de. Katkı dediğimiz bu değildir özünde, katkı, özgün bir bireyselliktedir, tek başına kimliktir ve kamusal bütünlükle yücelebilirse...

Özümsenmiş taklitçilikte göz boyayabilir, değer oluşturabilir ama tarih bağışlamaz, irdeler, çözümler ve hükmünü verir. Tavus Hint güzelidir, biz horozun efsanesini yaratmak zorundayız, onu tavusa benzetirsek diğerlerine mutlakiyetle gülünç geliriz. Bir düşünce barındıramayan sanat yapıtı, hiç bir şeydir sonuçta, sanat, düşüncenin evreleri ve imgelemin evidir.
İnsanlığın aradığı, sisli bulvarlar kasabası değil, üzerinde güneş batmayan uygarlığın tanrısal kentleridir Canan!..

Sana bir şiir okuyayım da öyle git Ada'dan, beni anımsaman için bundan başka bir umarım yok benim, öpüyorum seni...

Ben de öptüm...

''Ne senin duyumsanır içtenliğin, / ne bir şölende o soycul derinlikli bakışların, / ne de bir inci kuşu gibi süzülür bedeniniz adına, / alabildiğine gizemli, çekingen, ve bir çocuk gibi, yaşamınız / sanki bana doğru geliyordur, / sözcüklerin ya da sessizliğin boyun eğen, karşılaşmalarında / bir armağan ancak böylesine büyüleyici bu denli çekici / albenili gizemlerle yüklü olabilir /  senin uykularında, / düşsel bir görüntü benim sayıklamalarımda / bir tılsımcasına sarıp sarmalayan. / Sonsuzca göz değmeyen, bir tanrısallık, / erinç veren uyku eşliğinde, / kuşkusuz bir tansık şu bağışlayıcı bellekle / kurtarıldı bazı şeyler / sessizlik ve aydınlığın büyüsü gibi / kendi kendimizin sahibi değiliz ki / dönüp seni biryaşamımızın kıyısına bırakacak. / Güzelliğin acılarıyla dökülen yapraklar gibi / Ben ayrımındayım sonuçta / sizin varlığınızda kıyıya çekileceğimin / ve ilk kez bakabilmenin tansığıyla, / belki, varlığında, bir Yaratıcı'yı görüyor olabilmek gibi- / sürükleyici Zaman'ın eni sonu düzen veren kurgusunda, / karşılıksız aşkın kederli, / öznesini yok eden sonsuzluğunda...''

Teşekkür ederim...

 

 

 

 

 

 

 

*

 

TRANSATLANTİK

 

Ada halkına kimlerden kaldı bu maceracı ruh bilemem ama, Rumların Atina'da, Musevilerin Haifa'da sık sık yakınlarını ziyaret etme alışkanlığından sirayet etmiştir belki, hep seyahat aşkıyla dolu insanlardır, aşkın kanatlarıyla Brezilya'ya gidenler, Kanada'da çınar yaprağının altında gezenler, Danimarka'da Hamlet'in meyhanesinde içenler, Viyana'da atalarının izini bulanlar, Tenerife'den bir sayfiye alanlar...


 

Var olabilmemiz için, düşünebiliyor olmamız gerekir, düşünebiliyor olabilmemiz için, var olmamız gerekir. 'İçiçelik' (Nidifizm) diye açınlıyorlar bunu, eğer kişi yazmaya kalkıyorsa der bazıları, el değmemiş konulara el atmalı, derin düşünceler barındırmalıdır, ola ki bunu başardıklarındaysa, yazılanın boyunu aştığını ve artık okuyamayacağını söylerler. Kant'ın kanıtla, Annales'in analitikle bir ilişkisi varmış gibi!..


 

Düşünüyorum da ne serüvenci insanlar gelip geçmiş şu dünyadan, ne sergüzeşt meraklıları, Hemingway, Jack London, Mata Hari, Evliya Çelebi, Marco Polo, Seydi Ali Reis (Hindistan'dan Dersaadet'e yürüyerek gelmiştir), Amundsen, Kserkses (Hellespont'ta sandalları birbirine bağlayarak bir köprü yapmış, ordu zayi olunca da 'Acı su, bunu hak ettin' diyerek denizi kırbaçlamıştır), Korkunç İvan ve Magellan...


 

Anti Arktika'ya gitmek isteyenler, Ümit Burnu'ndan geçenler, Hindistan'ı Amerika zannedenler, Loch Ness uğruna İngiliz adacığına girenler... Bu maceraperestlerden başka, bir Pers hükümdarı olan Kirus, bir söylenceye göre kuruşu icat etmiş, altın kral Krezüs'ü yenmiş, Sirius yıldızına da adını verip, bir savaş sırasında, tutsak edilen kraliçenin etini yediği için bulaşıcı bir sayrılık yüzünden ölmüştür.


 

Seydi Ali Reis denizcilik üzerine asarı mevcut, nadir denizcilerdendir, Yunus'a dindar deyip, Ali'yi Hindistan'dan yaya geldi diye küçümseyenler, Magellan ve Oates gibi (kutup kaşifi, ben biraz hava alacağım, az sonra dönerim diye çadırından çıkmış ve kar fırtınasında sonsuzluğun rüzgarına kapılmıştır) nicelerinin o yollarda yok olup gittiğini bilmez mi, bizim kanatsız kuşlarımız, kendi soyunu aşağılamayı adet edinmiş, bir heimatlos klanı ve atalarını tırpanlayan soykırımcı ruh, bu tuhaf kuşaklar silsilesi ve bu ruh göçüren puhu kafilesi böylesine nasıl üremiştir bir türlü anlayamam... Bilip bilmeden savuruyor diyenler de onun katlarıdır!..


 

Kanser kendi kendine çoğalan bir virüsün sapkınlığıysa eğer, içimizde -başkaları- var demektir!..


 

Bu cihan gezginleri tek başlarına, Bechaunaland ve Nysaland ülkesini ele geçirmiş, Boerler'i yenmiş, Pireneler'de gizli tarikat kurmuş, kimisi de Moliere'in on yedi oyununu birden çevirmiş, yirmi yedi kardeşini boğdurmuş, densiz isyancıları küle çevirmiş ve cariyelerin entrikasından bıkarak onanizmin batağına sığınmıştır. Bu tilmizler öyledir ki, bir keresinde aya turist götüreceğim diye bir kaç gönüllü bulan Giritli bir ütobistin zeplini, Peri Bacaları'na inince, içlerinden biri olayın düzmece olduğunu anlamış ve çılgın İkaros'un foyası meydana çıkmıştır.


 

Maceranın tanımı Larousse'da boş yere hayal tacirliği değildir.


 

Bu 'canavar meraklılar' öyledir ki, ebeveyninden daha yaşlı çocuk gördüklerini söylerler, Çin'i 'cin' diyarı diye nitelerler, Eskimoların eşlerini konuklara sunduğunu ileri sürerler ve Borneo'nun ormanlarında 'Şeytanlar Ülkesi'nin varlığından dem vurup, hatta bir işportacının sattığı ıvır zıvırlardan, sonunda eksiksiz bir 'Uzay Devleti' kurduğundan ve kıyameti koparacağından bile söz ederler.


 

Ne var ki bu başıbozukların, her sözünde, ne yazık ki bir gerçeklik payı vardır, kurşunlarla delik deşik olan bir gecede, alevlerin içine kaçarak kurtulan bir sergüzeşt ehlinin, ateşin içinde arkadaşlarıyla birlikte aniden görünmez olduğundan söz edilir ve iskemlesine binerek uçan bir sihirbazı anlatır Jules Verne, bir başka gerçek-yalandaysa uzak doğunun uçlarına dek giden bir maceraperestin, kayıp kız kardeşiyle nasıl evlendiği anlatılır, yine başka bir söylencede, Alaska'da bir tepeye çıkarak Everest'in karlı doruklarını gören, şahin gözlü kızıl derililerden söz edilir.


 

Bazı bilim adamları, beş duyumuz olmasaydı, dünyayı tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle algılayabileceğimiz, sanı ve sanrılarımızdan uzaklaşacağımız, güneş gemileri gibi sözel düşlere dalmayacağımız ve sapkın ruhlarımızdan kurtulacağımız için, 'sonsuz barış'a kavuşabileceğimizi söyler beş duyumuz bizi bir yanılgı, algı bozukluğuyla yadsımaya ve illüzyonlarla dolu bir dünyanın cehennemine sürüklüyor demişlerdir.


 

Bu maceracı ruhlar hakkında söylenecek son sözse şunlardır, mizantrop bir Kastilyalı'nın Guggenheim müzesinde bir heykelin içine girdiği ve orada kendi ütopyasında ömür geçirdiği, günün birinde müzeden ağır kokular yayılınca, adamın yaşamının sonuna erip öldüğü söylenmiştir, ama adamın heykele 1693 de ki bir iç savaşta heykele korkudan girdiği belirlenmiştir, başka bir olaydaysa, Saksonya ormanlarında bir kulübede yaşayan iki aşığın birbirine sarılı bulunan cesedinden söz edilmesidir, ilginçtir, aşıklar sığındıkları kulübeden bir kez bile dışarı çıkmamışlardır ve nasıl yaşayabildikleri hala gizemini korumaktadır, gene başka bir olayda Sahalin adalarında, bombalardan kaçarak bir ağaç kovuğuna saklanan Japon subayının, zamanla kuyruğunun uzadığı, kendi dilini unutarak, guguk kuşu gibi sesler çıkardığı ve ağaç kabuğuyla beslendiğinin anlaşılmasıydı, bir Nepal prensesininse ölümden korktuğu için sığınak yaptırdığı ve yerini bilen olmasın diye mimar ve çalışanların öncelikle son iç çekiş köyüne gönderildiği, buna karşın prensesin günümüzde bile yaşadığı söylentisidir, diğer bir olayda Mont Blanc'ın doruklarında kar kulübesinde yaşayan bir çobanın bulunduğu ve efsanelerde hala kutuplarda yaşayan bir Prusya kralının olduğu ve Avustralya'da bir istiridye kabuğunun içinde, kendini Tasmanya kralı olarak tanıtan bir Maori yerlisinin varlığından söz edilir. Bu çılgınlar ve çeyrekbuçuk delilerin çoğu hala yaşıyordur, diğerleriyse ya ölmüşler ya da zaten ölüydüler.


 

Maceraperestler gerçekte hayatın ve ölümün amansız baskılarından, dünyanın kan dökücü yorgunluğundan kurtulmak isteyenlerdir. Onların gerçek amaçlarının gizlenerek, gelmiş geçmiş, en vahşi ve olağan dışı varlığın, insanın, bu cehennete nasıl dayanabildiğini görmek için, ince ruhlu ama içimizde yaşar, insan görünümlü ama başkaca yaratıklar olduğu ileri sürülmüştür.


 

Freud felsefeyi önemsememiştir. Çünkü salt gerçekliğe yaslanan biriymiş, bilim dünyasının çoğu, yalnızca kendi alanlarına ilgi duyan, bilgisi sınırlı ve diğer kolları zerre kadar önemsemeyen moronsu varlıklardır, dünyamızın ilk gününden beri böyle bir sorunu vardır, gerçekdışılığa sürüklenmesi ve olmayacak şeylerin peşinden koşması, hurafelere kapılması bu yüzdendir, pek çok alanın boş bırakılmasından ve metafizik yanılsamalara inandırıcı bir açıklama yapılamamasından ve yaşamın neden ve nasıl başladığına ilişkin belirsizliklerin hükümran olmasındandır.


 

Ne diyelim, aşk ve arayış uğruna ölüp öldüren, canına kıyan, sonsuzluğa koşarak, ütopyalarına sığınan maceracı ruhların tanrılarına selam olsun!..


 

Artık adamıza dönelim, namı diğer Prinkipo'ya, evvel zaman içinde bir haham Yoel varmış, Sultan Bayezit'in maiyetine bağışladığı bir yelkenliyle, dünyanın öbür ucuna, ta And dağlarına varmayı hayal eder ve beni de götürmesini söylerdim, elest aleminde görüştüğümüz çok olurdu onunla, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük maceraperesti olduğunu söylerdi, onu tanıyıp bilenler. Bağışlanan yelkenliyle bir gün Foça'da, fok balıklarının arasından yelkenlere fora diyerek denize açıldık, geride bıraktığı anacığı onu tam yirmi yedi yıl beklemişti, döndüğünde köpeği hala yaşıyordu ve onu görünce kısık sesle bir kaç kere havlamış ve sonra ölüvermişti, hatunu olacak kadıncağızın talipleri, onu görünce kaçmış, ne var ki Yoel'de evine kavuşunca Süleyman Peygamber gibi dayandığı bastonuyla, ayakta ölüp kalmıştır. Anası onun elini tuttuğunda, bütün bedeninin bir kül gibi dağıldığı söylenir.
 

Ben gezide başımızdan geçenleri anlatacağım.


 

İlk durağımız Rodos adasıydı, Rodos şövalyeleri vardı ve halk onların saldığı vergiyle inim inim inliyor, onlardan her koşulda kurtulmak istiyordu, bir gece yalçın kayalıkların tepesinde yükselen şatolarına, bir urganla dip demirini fırlattık ve çengelle surlara takılan kocaman çapadan sarkan ipe tutunarak bütün şövalyeleri surlardan aşağıya fırlattık, her yeri Grejuva ateşiyle yaktık ve ada halkını vergi salan haramilerden, kanlı cellatlardan, işgüzar şövalyelerden kurtardık.


 

Malta açıklarındaki siren kayalıklarında, gemicileri çiğ çiğ yiyen bir kiklop vardı, bir dev. Onun mağarasına gemiyle yaklaştık ve o kadar büyüktü ki dev, yelkenlimiz bir el mendili gibi küçücük kalıyordu ayakları altında, gözüne ayna tutup, güneş ışığından bizi bir türlü görememesini sağladık, gözleri kamaşmış bizi aranıyordu sürekli dev, kılıcımızı defalarca sapladık ona, sonunda denizin içine bir dağ gibi devrilip, çökmüş ve yavaş yavaş dalarak, gözden yitip gitmişti. Haykırışları öyle büyük dalgalara yol açıyordu ki, batıp çıkıyorduk ve o gün nasıl kurtulduğumuzu bir türlü anlayamamıştık. Yoel bana dönerek, bizi kurtaran tanrıdır demişti, bir gün öldürende o olacak demiştim. Bu ikinci işimizdi dünyamızın iyiliği için. Herakles'in on iki işinden ikisi bitmiş ve Arşimet bize yol göstermişti. Yoel on iki hayırlı iş yapmak isteyen biriydi sıratı geçmeden önce...


 

Yelkenlimiz Kastilya krallığına vardığındaysa, iç savaş vardı orada, kralcılar ve işçi arılar egemenlik savaşı veriyor, işsiz güçsüz garibanlar, birer birer ölüyordu -her yerde öyledir ya-, kral sarayına konuk etti bizi, ona deniz marulu, mercan, tavşan kulağı, anemon ve envaı çeşit deniz ürünleri ikram ettik, ama içlerinden biri zehirliydi, onun yemesine dikkat ettik, o gecenin sabahı, kral uykusundan dünyaya bir daha dönemedi, balkona doluşan işçi arılar, krallığın sona erdiğini haykırdılar, ilk kez proletarya kazanmıştı iç savaşı, bu üçüncü işimizdi.


 

Afrika'ya doğru kıvrılmıştık yelkenliyle, susuzluktan kıvranan insanlar vardı, Zambezi ırmağının içine dalıp, çöle doğru bir yatak kazdık, ırmağın bir kolunun yönünü değiştirince susuzluğu unuttu kabileler ve bize bol sayıda fil dişinden mücevherler verdiler.

 

Ümit burnuna varmadan aslanların yurduna geldik, tek hakim aslanlardı bu otlaklarda, in cin top oynuyordu. Kastilya'da bize bağışlanan bir kovan bal arısını üzerlerine saldık aslanların, pek çoğu telef oldu ve bir denge kuruldu, aslanların hükümranlığı sona ermişti, ayrılırken her türden canlıya el salladığımızda, içerisinde bir adet Adem ve Havva bile vardı.


 

Güney Amerika'ya geçtik bir zaman süren yolculuktan sonra, Patagonya'da gauchoların yerel halka olmadık zulümler yaptığını, kadınlarını elinden aldığını ve topraklarını sömürdüğünü haber almıştık, gaucholardan izinsiz kuşun bile uçmadığı bir savandı burası, halk kabadayıların ve namı diğer, bu beygir çobanlarının zulmü altında inliyordu, çevre kasabalardan o güne dek dünyada bile görülmemiş güzellikte bir kız bulduk ve gauchoların içine saldık, herkes kıza aşık olmuştu, kısa zamanda birbirine girdiler ve artık savaşlarda, 'gaucholarla gaucholar' arasındaydı, sonunda öyle azalmıştı ki güçleri, halkın başımıza bir gaucho gerek artık dediğini gözlerimle duymuştum.


 

Bir 'Altıncı'dan sonraki işimiz, Orta Amerika kıyılarında bir denizci kafilesinin arasında geçti, karşı kıyıya, Pasifik'e geçmek için yukarıdan ta Oregon'u dolaşmak zorunda kaldıklarından, Alaska'da mola verdiklerinde beyaz ayılara ve kurtlara yem olduklarından yakınıyorlardı, iki denizin birbirine en yakın olduğu noktayı bulup bir dehliz kazmalarını söyledik, sonrada suyu bırakmalarını, su boşalınca, yukarıdaki yufka toprak yıkıldı ve doğallıkla bir kanal oluştu, sorunları bitmişti, binyıl sonra o kanalın revize edildiğini duymuştuk, adına da neden Yoel kanalı demediklerini sormuştum candaşıma, Panam babamın adıdır demişti bana...



 

Sonra oradan Hindiçini'ne varmıştık, bataklıklar içinde yaşıyordu insanlar ve sıtma, balçık ve sivrisinekle dolu yaşamlarında miskin ve bezgin bir yaşam sürdürüyorlardı, çocukların dudaklarına sinekler konuyor, çocuklar ellerini kaldıracak güç bile bulamıyorlardı, içimiz sızladı, yetiştirdikleri tütünün suyunu çıkardık, baldıran otundan bir müsekkin yaparak havaya sıktık, sivrisinekler tel tel dökülmüştü bir günde, balçıklı tarlalarda artık tarımlarını huzur içinde yapıyor ve bulaşıcı hastalıklardan korkmuyor, huzur içinde uyuyorlardı, ilk kez doğudan gelen tanrılar muamelesi görmüştük Yoel'le, reisleri iki büklüm eğiliyor, ayaklarımıza kapanıyordu neredeyse, dertlerine çare olduk diye, Yoel bir gün gülerek, sivrisineklerin tanrısı olacak kadar küçülemeyiz dedi, biz insanız!.. Bana dönerek ayrıca, mermer sunaklarda kelle kurban edip, altınları sürahilere dolduracak kadar bir Eldorado düşkünü de değiliz.
 


 

Avustralya'ya uzanmıştık bir gecede, Zelandia diye denizin altında bir kıtanın olduğunu söyledik perişan yerlilere, orada dedik, ne madenler, ne mineraller, ne bitkiler ne cevherler, ne bereketler var dedik, dalmayı öğrettik onlara ve pullu balıktan yararlanmalarını önerdik, hatta Yunus efendimizin sırtında ufuklara doğru açılmayı da öğrettik onlara, dünyanın en mutlu insanları şimdi onlardır, bütün zenginliklerden bolca yararlanmakta ve bilinmeyen bir cennette şarkılar içinde yaşamaktadırlar.


 

Son geldiğimiz yer Mısırdı, piramitlerin önünde ölesiye bitkin insanlar ve sineklenen hayvanlar vardı, Nil yılan gibi akıyor ve insanlar yalnızca bakıyordu, antik hazineleri gün ışığına çıkarmalarını ve bir darphane oluşturmalarını söyledik onlara, bu enteresan bulguları dünyaya duyurup , herkesin burada toplaşmalarını sağlamalarını önerdik, şimdi iyiler ve çocukları uykularında pek tatlı düşler görüyormuş.


 

Anadolu'ya geldik, adaya dönecektik artık, birbirine benzer yüzlerce kasabadan, uykulu şehirlerden geçtik, sanki mezarlık gibiydi ortalık, ağzında dişi bile olmayan kadınlar bir şeyler geveliyor, yaşlı adamlar gölgede oturmuşlar konuşur gibi yapıyorlardı, çok kötü ve yoksulluk içinde bir yaşam sürüyordu, dertlerini bir türlü anlatamıyorlardı da, günlerce dinledik ve sorunun ne olabileceğini dahi öğrenemedik, bir çare gösterememenin acısıyla, payitahta, adaya doğru dönmeyi düşünürken, Yoel ben bunların istiaresine yatacağım ve tanrıya soracağım dertleri nedir diye dedi.


 

O gecenin sabahında son derece üzgün ve kederler içinde kalktı ve dedi ki, bunların derdi daima tanrıya yakarmalarıymış, çareyi sürekli tanrıda aramak gibi bir huyları varmış ve bundandır bir beyhudelik içinde sürünüyorlarmış. Ne yapılsa bir çözüm bulamayız, çünkü iyiliği hep göklerden bekliyorlarmış. Umut yok dedi.


 

Bitkinlik ve yılgınlık öyle hat safhadaydı ki insanlarda, bir tansıma içinde ellerini açıyor ve gözlerini gökyüzüne çeviriyorlardı, sonsuz maviliklere doğru dileniyorlardı sanki sürekli, bazen buluttan bir damla düşüyor ve bu büyü karşısında çılgınca dualar ediyor, elleriyle gökleri işaret ederek kendinden geçiyorlardı. Önlerinden gelip geçenler bir dilekte bulunacak olsa ve bir yarım ekmeğin yarısını paylaşacak olsa, ne yapacaklarını bilemiyor ve sanki ayaklarına kapanır gibi eğilip bükülüyorlardı. Oysa tanrının ne nimetleri vardı ama, aramıyor, görmüyor, bulmak istemiyorlardı. Bir çaba, bir emek sarf etmek, bir şey düşlemek şöyle dursun, bir yol yordam göstermek isteyeni itip kakıyor, şirk koşuyor ya da yaratana karşı çıkıyor gibi destursuz, paldır küldür saldırıyorlardı...


 

Ruhları ve bedenleri son derece hırpani ve paspal, paçavralara sarınıp, bir kaplumbağa gibi büzülerek akşamı bekliyorlardı kapı önlerinde...


 

Her şeyi hazır istiyorlardı kısacası, hem de ebediyete dek, hatta içlerinde öyleleri vardı ki, bitkinlik ve yılgınlıktan yarı ölüydü sanki ve sorduğumuzda, tanrı bize elini uzatmayacak, yardım etmeyecek, derman olmayacak, işimize gücümüze çare bulmayacak, karnımızı doyurmayacaksa neden yarattı dercesine, son derece haklı görünebilecek, filozofik sözleri bile vardı.


 

Güldü Yoel...


 

Bu tür acılara çare bulunamıyor yeryüzünde, bir de mutluluklara gerekçe bulunamaz biliyorsun dedi!..


 

Maceraperestler gittikleri yerin haritalarında kendilerine özel adacıklar çizermiş, bu onların adasıymış ve gerçekte yokmuş. İşte Yoel ve benim son iki işimiz, bize özel ne yazık ki, biri onun kutsiyeti, diğeri benim sihrimdir. Sizlerle paylaşamayız. O ikisi bizimdir.


 

Ne var ki merdümgiriz değilim ben, bir ip ucu verebilirim yine de, belki de bugünlere gelmemizde bir yararı olmuştur son işlerimizin, onlar göktaşı, başka dünyalar ve çok uzaklardan gelen tanrılar dersem belki içinizden sezenler olabilir.


 

...
 

Bu sabah gürültülerle uyandım, yolculuğumuzun sonuna gelmiştik anlaşılan, kamarada bavullarını toplayan ve dönüş çığlıklarıyla, yeni ve başka özlemlerle dolan yüzlerce insan vardı, transatlantiğimiz Foça açıklarından tornistan yaparak, Çeşme limanına demir atmış, kıyıda el sallayanlar ve öpücükler atanlar birbirine karışmıştı.


 

Yoel bu öyküyü bana, Akdeniz'in pek çok kentine uğradığımız, bu transatlantik gezisinde, boş saatlerimizde kamarada uyuklarken anlatmıştı...



 

Gönlünü almasını bilen için, tanrı her şeye kadirdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

İZAK

Ada'da, bir ağacın gölgesine uzanmış uyukluyordum. Birden başucumda biri belirdi ve dedi ki: Belki de  zamanda yolculuğa çıkarak, geride kalanları gözetleyen ve iyiliğimizi isteyen bir avatar uygarlığının gezegeninde yaşıyoruzdur, belki de cennet ve cehennem  atalarımızın toprakları, belki onlar anılarımızdır,  karanlıkta konuştuklarımız tanrılarımızdır belki de, şeytan içimizdeki şiddet duygusudur belki, belki de meleklerin varsayımıdır Songün'ün gelmeyişi...

Yaslandığım gövdeden doğrularak, bilinmez ki dedim, olanlara bakılırsa, sanki son iç çekişin gölgesinde yaşıyoruz.

İzak'tı bu, geldiğimden beri dostluğunu esirgemeyen tek insan, bir Musevi, adada uzun kış gecelerinde düş gördüğüm oluyor,  ama onunla konuşmalarımız, her zaman bir düşün içindeymiş gibi...

Aya Yorgi yoluna girmeyip, uzakta  terk edilmiş bir mezarlığı andıran, Zapyon okulunun harabelerine doğru saptık, adanın tek havrasında görevli saçı sakalı ağarmış biridir İzak,  herkese yardım elini uzatan, her işe koşturan bir cennetlik...

Bu topraklarda nedense, kiliseler de, havralarda, her tür tapım evi göğe doğru yükselmeyi bırakıyorlar, batıda kiliseler, katedraller göğü deliyor, neredeyse dilimiz tutuluyor onları görünce diye bir laf attım ortaya... Buraları deprem kuşağı dedi, kara kıta da öyle bir korku yok, en eski anakara oralar, boşuna Avrupa denen şehir demiyorlar, ama dedim gülerek, eğer bizi doruklara, kulelere ve burçlara hayran olacak biçimde yaratmışsa tanrı, cüce biri olmalı... Sarsıldığını belli etmedi, dünyanın altıda bir üstü de, yükseklik soyut bir kavram dedi.

Bir kaplumbağa geçti önümüzden, ilk kez görüyordum böylesini, çünkü sırtı sanki gökkuşağı gibiydi, bizi hiç umursamadan geçip gitti.

İzak'la konuşmaktan ziyade tartışır ve entelektüel bir savaşımın içinde saatlerce yürürdük. O gün olan bitenleri anlatmak istiyorum yalnızca, burası bir çiçek yurdu, bir koku kuvözü değildir,  düşüncelerin çatıştığı bir ormanlık, bir eylem çeşitlemesidir...

Paris'te bir ressamımız vardı, öğrendim ki yeryüzü konukluğu sona ermiş geçenlerde, çok severdim onu,  hiç kimseyi kopyalamadan kendi çizgisini yaratıp, üretmiş çok değerli bir ressamımız. Dünya çapında biri, değerini bilemedik klişesi geçerlidir onun için ama, değer bilmek yalnız bizim sorunumuz değil, Pollock intihar eder gibi öldü, Van Gogh delirdi, Claudel yıllarca lapede yattı, George Sand, bir erkek adı ve giysileriyle dolaştı, Aydınlanma Çağı'nda, Bastille'den çıkan yalnızca bir sanatçıydı, Marki de Sade...

Kim bilir nerede ne var, önemli olan bizim sezgilerimizin onun büyük bir sanatçı olduğunu görüp anlaması ve bir yurttaşımız olması...

 Haklısında oraya gidenler, oradan getirdiler, edebiyatı, şiiri, resmi, tüm bir sanatı dedi.

İyi de dedim, o kadar sömürge ruhu taşıyoruz ki, zafere karşın, onların milli giysileriyle masaya oturduk biz ve kaybettik, birbirini boğazlayarak paramparça olan Yugoslavya'yı narin dilimlerle, sorgusuz sualsiz içlerine aldılar ve onlar dünyaya karşı  tek vücut olabiliyorlar ve çifte standart içinde yüzüyorlar, batının esareti altında inleyen topraklar var dünyada, kurtulmak gerek. Uygarlık taklit edilmez oluşturulur.

Karşımızda tüketim çılgınlığına sürüklenmiş bir toplum var, sanki 'Atları da Vururlar' filmini izliyorlar, pahalılık umurlarında değil, alış veriş merkezlerinde ellerinde sepet, ufka doğru çılgınca koşuyorlar, bir şey üretmiyorlar. Neredeyse resim yapmasını bile bilmiyorlar, müzisyenler piyanonun büyüsüne bağlamış umutlarını, orta sınıf kızımı baleye yolluyorum diyen yapay bir benlik edinmiş, yayıncılar Rip Van Winkle'ı eşsiz bir klasikmiş gibi yayınlıyor, akademik göstergeler, alıntı bataklığından başka bir şey değil, düşlem ve eylemden eser yok, ulusal hiç bir şey yok, alize ve karayel var, böyle toplum olur mu. Bu sayrılığın iyiletimi sayılabilir bir çıkış, bir varyant yok mu...

Bir düşün içinden konuşur gibisin dedi, belki bir kaç saniye bile sürmeyen bir düş ama gün boyunca konuşacak gibisin.

Onların vesayeti altındayız sanki ve batıya bağımlı kolajyen sanatçı, fason teknokrat, mimetik akademisyen ve bütün beyaz yakalı bürokrat, maskeli balo gibi  kentlerde yuvalanmışlar, onların tüm sorunları, ele geçirdikleri ayrıcalıkları yitirme korkusudur, son çığlıklarıdır belki de bu, ama  Avrupanianizm'e yetmemektedir, kalabalıklar aldı başını gidiyor, eğer tersine bir dönüş ya da  akış olursa, Alçaklığın Evrensel Tarihi; yazgısına hükmetsin artık bu karayarın!..

Kadim adalı İzak, İshak ya da İzzet, yeryüzünün tevlit ettiği yaralar yüzünden, pek çok adı olan biri, ama o gezegenler arasında  değil, dünyamızın üstünde biri, eşsiz bir deli, bir yordam eri ve bilinç evimizden çıkıp gelen, bir sefarad usta...

Saygın İshak Kuşu pek konuşmuyor bugün, Hıristiyan Tarık olsa, Antakya'dan başlar, sözü British Museum'da sergilenen antik çalıntılara getirir, oradan galaksilere geçer, tanrılara uğrar ve ölümle kapatırdı sohbeti, bir aşk şarkısı eşliğinde.

Herkes birbirini ya küçümsüyor ya abartıyor şu dünyada, her şey olduğu gibi bırakılsa, belki de kurtulacak dünyamız, ama  bunu başaramıyoruz, sınırların kaldırılması, dillerin ortaklığı gibi primitif fantezilere bile gerek kalmayacak, genlerimizdeki şiddet dürtüsünü, motamot barbarlığı yok etmeliyiz biz, mağaralar çağının  cromagnon duygularından arınmalı, bir bizonu boğazlamış neandertalın, avın başındaki paylaşım savaşından  kurtulmalıyız, düşünün tüm alışkanlıklarımız kökte aynıdır, ama yüzeyde evrimleşmiş yalnızca ve biz buna uygarlık adını veriyoruz, silahlar değişmiş, anaerkil, ataerkile dönüşmüş, mağaralar konak olmuş, yağma ve talana kapitalizm gibi bir felsefi tütsü yayılmış ve  yıldızlara bir mızrak fırlatılmış...

Uygarlık bu mu ve ne değişti soruyorum, 'Cellat ve Kravat'ın işbirliğinden başka...

Kan değil, suyu bile dökmeden araştırmalıyız, ilmin ve bilimin öncülüğünde, sanatın hoşgörüsü ve yüklediği estet duyguların  denizinde, barışçıl şarkılar söyleyerek, sevip sevilerek, geleceğe doğru koşmalıyız.
Yunus mu söylemiş bunu dedi, sözlerin antikite ve kullanımdan düşmüş sözcüklerle dolu, hiç bir yenilik, eskimiş bir dil dağarcığının önderliğinde gerçekleştirilemez, tarihin yinelenmesine yarar bu ve sonu felaketle bitiyor ne yazık ki...

Gülümsedim, Yunus milyonlarca desem, hepimiz bir Yunusuz kalü beladan bu yana, ama hepimiz birer Darius ve hepimiz birer Sezarız aynı zamanda, geçmişten bu yana firavunlarımız ve 'Exodus'u yanağını uzatmakta gören İsalarımız ve barış adına kan dökerek savaşan, ahir zamanın Mehdisi ve demiri kesen emirle, onu bile eriten buyrukların gölgesinde, çözüm arayan 'Ya Musalar'ımız var bizim!..

Hepsi düş gören Yakup'un kırılganlığını ve küskünlüğünü taşımaktan aciz, birer kahraman, birer köle ve birer cengaver. Yalnızca düş gören Yakup, bir üst gerçekliğin peşinde, ötekiler dünya gailelerini  dünyada aramaya çıkmış ve vaatlerini yalnızca vaat etmiş birer hoplit ve ecinni ne yazık ki...
Kölecillik'ten kurtulamayan ütobist, barışı kahramanlıkta arayan zırhlı şövalye ve sevgiyi firavunun sertliğinde, druitlerin düşselliği içinde arayan, şuaralar ve bir vandallar tümeniyiz ne yazık ki...

Hepimiz birer Erikson'uz, hepimiz birer Kaligula, hepimiz birer Rosa olmuşuz ama hepimiz birer Kleopatra ve Mata Hari'yiz nasılsa...
Hiç bir şey değişmiyor teknolojik oyuncaklarımızdan başka, mızrakların yerini ışıktan kılıçlarımız, toplarımızın yerini roketten  lavlarımız, kılıçların yerini nükleer bıçaklarımız, sinsi lazerlerimiz almış bizim...

Biz ilerlemiyoruz, güneşin koronasına sokulan  ateş böceği gibi koşturuyoruz, bir kızıltının içine doğru, geldiğimiz yere doğru, ana rahminin güvenliğine sığınmak istiyoruz, kendimize güvenemiyoruz biz ve bir anomaliyiz ne yazık ki...

Tanrı ne yapsın, kurtarıcılarımız, tarih boyunca yanıp yıkılanların, ağlayanların ve haykıranların içinden çıkmış, ama hepsi dönüşerek birer Baltazar olmuş, hepsi Baltalar tapınağına sığınmışlar sonuçta... Kurtarıcıda biziz, mesih de, şeytanda, tanrı da biziz ne yazık ki...

Umudunu yitirmişsin sen dedi İzak. Sen yitirmişsin dedim ve bir Grek söylencesi anlattım ona, karamsar bir filozofun mutlu, umut dolu bir filozofunsa, karamsar ve hırçın olduğu...

Uzunca baktı, yeni bir mesih arıyorsun ve  öyleyse başa dönmeliyiz ve yeniden başlamalıyız öyle mi dedi. Umut bir tekerlemedir ve hiç eksilmez, umut yok oluşumuza ağıt yakan görkemli bir  meşale, önümüzü aydınlatan ve tehlikelerle dolu bir deniz feneri, onun varlığında sürükleniyoruz biz ve bu yüzden umudu, sonsuza dek yok etmek istiyorum ben.

Çünkü o götürüyor bizi yokluğa... Çok acımasızsın dedi, kendi derinliğini, düşlerle dolu karanlık kuyunu kutsayacak kadar kör olmuşsun sen dedi.
İsa'ya mı görünelim dedim ve Hernan Cortes kadar değilim ama diye ekledim gülmeye çalışarak. Hülâgü gibi kitapları yakmadım ben diyerek yan tarafa baktım, gözlerimden süzülen bir damla yaşı görmesin, içtenliğimi bir tansıma zannetmesin diye...

Düşüncelerime kendimi kaptırmış olabilirim ve  bayağı kederlenmiştim işte, elimde olmadan. Duyguların öne geçtiği, tinin ve düşüncelerin geride kaldığı her durumda görülebilir bu eğilim...

Şu ladine bak dedi, ne güzel etekleri var, tüm yeryüzünü kucaklar gibi, ladin mi o dedim, adada hiç görmedim de. Görmek için inanmak gerekir öncelikle, çünkü her şey soyuttur bu evrende, para, zaman, aşk, ölüm ve bizatihi evrenin kendisi...

Begonviller açınca bu karamsarlığımız geçer, ah doğru söyledin şimdi, periyoduz biz, bir iyi, bir kötü, bir üzünçler içinde, bir neşeli, nereye gittiğimiz belli tanrım, nereye gittiğimiz belli!..

Belli diyerek kırık bir sesle sarıldım İzak'a, koluma girdi o da, bu acıntının, bu mutsuz ve umutsuzlukların  ne yararı var, ölüp gidince kurtulacağız, unutulacak tüm yaşananlar. Birer birer gitmiyorlar mı...

Karamantığa baş vurursak öyle ama dedim, akyıldızı izlesek...

Güldü, politik imada mı bulunuyorsun dedi, hayır dedim, siyah beyaza, su buhara, güneş tavaya dönüşebilir bir anda, iç içeyiz biz. Birden, birlikten, her şeye ulaşabiliriz bir anda ve her şey birbirine benzer, tanrı biziz bir motto ya, şeytan kim peki, melek kim, kitap kim, hepsi biz değil miyiz...

 

Belki ...

 

Bana katılır gibi oldu. İşte o bilemediğimiz, bir türlü belirginleştiremediğimiz şeydir bizim dedim. Heisenberg evreni, kuantum saçıntısı...


Biz, gizli bir umudun müritleri gibiyiz yine de dedi. Kaçınılmazlıkla içimizde var bu ne yazık ki, ölüm bile bir umut olmuş insanlığa. Gözyaşları da dedim.

Öbür yaka bekliyor üzülenleri!..

Umudumuz, umutta nokta dedi.

Uzatmaktan sıkılmazmış gibi, nokta, ilk karanlık, başlangıç, bigbang, o küçük ve sonsuz öğe, yokluğun içine sıkışmış varlık, her şeydir nokta, bitiş değil, bir çıkış, yanıt değil sorudur o...

Biliyor musun dedim, nokta küçük bir dairedir aslında ve geometrinin tapınağında, yalnızca daire kendisini sınırlayan boşluktan içeri düşmez, diğer bütün geoitler kendisini çevreleyen çukurun içine düşer, rögar kapağının dairesel olması bu yüzdendir, düşmesin içine diye, nokta bu yüzden bir umuttur da, daire, bir labirenttir aslında, başladığı yere varan, umutta işte böyledir, başladığı nokta bittiği noktadır ne yazık ki...

Varlık, bir noktaydı önceleri, en büyük umut oydu işte dedim. Gülebiliriz mutlulukla ve umutla o zaman dedi, elimi sıkarak, Aya Yorgi'de içmeyi hak ettik.  Varacağımız son nokta, yadsıma ve boyun eğmenin iç içeliğinde haykırma ve kalabalıklara karışmadır, sürüye katılma diye absürt  bir söylentisi vardır bunun ama doğrudur da bu, genellikle dedi...

Dönüp dolaşıp, Ada'nın Kabe'si Aya Yorgi'ye gelmiştik, yokuş bitince soğuk içitlerimizle denize, Sedef adasına ve sonsuz göklere bakarken, mutluyduk ne yazık ki ve  bir coşku, bir aldanış, bir kapılma ve kutsanmış bir tapınmaydı mutluluk...

Ben bütün canlıların nitelik olarak birbirine yakın olduğunu düşünüyorum, kuzenimin bir köpeği var, gözlüyorum onu ve tüm davranışları insanlara benziyor, korkuyor, kaçıyor, saldırıyor, seviyor, seviliyor, araştırıyor, bilgiden yararlanmayı düşünüyor, bilisizlikde  yapıyor ve inanın beni öpüyor,  tüm insanlar gibi.

İnsanın farkı ne, gereksinimlerimiz göz önüne alındığında, insanın boş ya da anlamsız bir çaba içinde olduğunu ileri sürebiliriz, köpek daha yararcıl bir noktada seyrediyor, insan israf yığını ve fütursuz görünüyor...

Neni, korkunç bir biçimde boca ediyor yeryüzüne, evrenin her bir şeyini, tüketim çılgınlığı içinde, doğanın dengesine düşman, kendine düşman ve acımasız ve  çıldırtıcı ve barbariyan bir topluluk. Köpek hiç bir zaman bu tür bir eğilime yönelemez.

Deneylerini başka bir gezegende yapmalıydı, yaşamın olmadığı bir yerde, ayda örneğin,  ama hiç bir şeyi gerçekleştiremeden Songün'ün kapısını çalma olasılığı var bu canlının, her şeyden habersiz ama sezgileri ondan güçlü olan köpeğin tanrısı olacak sonunda!..

Aksi durumda, başardığını düşünelim, yaratacağı ikinci bir dünya, köpeğin kadir bilirliğinden, tutumlu, özsever ve yaşamsal sınırları asla bozmayacak tutumundan çok daha saygın ve pragmatik mi olacak...

Rasyonel bir düşüncede, köpeğin öncü olduğunu, ama insan gibi antropolojik bir sapmaya yenik düştüğünü gözlemleyebiliyorum ben, kötülük daima üstün olan taraftır, iyilik ikincildir, bakınız tarih...

İlerlemenin sanal olduğunu savunmuştuk, ama bu vampirizm oyununda, yalvaçlıkla süslü retorizmin canavarlığında ve Yusuf'un düş kıran kuyusunda, hominidlerin neye yenik düşeceğini seziyor musunuz,  karanlıkta tanrıyla konuşacak değilim ben, yanıtlamak isterim.

Kendine!...

Bu daha acı,  gülünç ve korkunç derecede trajik değil mi, tanrı buna ne diyecek olabilir ki, onu da söyleyebilirim.

Köpeğe saygı, insana ölüm!..

Paris'te Saint Michel'de Sen nehrinin kıyısında sahaflar var, az ilerde Notre Dame kilisesi, rehber demişti ki bize, her yerde bir Notre Dame vardır, bu söz uyarınca, Victor Hugo'nun Notre Dame'ı bu mu minval, soru sormuştum sahaflara, ne kadar sahaf varsa bilmiyor, sadece biri kibarca sana yardımcı olamayacağım gibi bir şey söyledi. Şundan anlatıyorum, Paris'teki ayakçı kitapçılar, Victor Hugo'yu bilmiyorlar, nedeni şu ama, biz de nasıl Abdülhak Şinasi bilinmiyorsa, onlarda evvel zamanın Hugo'sunu bilmiyorlar, işte bilginin şeyliği burada saklı, yararsız konuma düşen nen bilgi olmaktan çıkıyor gerçekte. O zaman bilgi nedir, süt sağım bilgisini gereksiz kılmaktan kurtulamayan çoban mı bilgili, Kosta Rika, Beyoğlu'nda bir kulübün adı değil miydi diyen manken mi, kuantum çalkalanması mı bilgi, yutağın zorlanmaması gerektiği mi!.. Ne demek istedim, her  insanın konusunda bilgisiz olanı var, bilgiyi gereksiz bir bohça gibi taşıyanı var, tanrıyla, bilginin ayrı düşeceği zaman var...

Bilginin tanımı yapılamaz!..

Dolayısıyla bilgi bir mülkiyettir ve esaret getirebilir.

Ilık bir yağmur yağıyordu, hepsi güzel ve aynıydı şu katedrallerin, oysa tanrı hepimize farklı davranıyor, öyleyse onun ne belli bir konutu, ne konağı ya da bir  şatosu olamayacaktır, ah işte Gaudi'nin viranesi daha ilginç, eğri büğrü ve onun kırılgan görünüşü, gerçekliği haykırıyor. Tanrının huyunu anımsatıyor onun 'Çan Evi'. Bu yüzden Gaudi bana daha yakın, çünkü eğreti duruyor ve doğuştan günahkar...

Çünkü  tanrıya güvenilemeyeceğini açıkça söylüyor, o eğreti duruş, ayrıca dilimiz tutuluyor bu sarayları görünce, yerden yüz metre yüksekteki şeyler için dilimiz tutulacaksa tanrı cüce biri olmalı...

İzak burada dayanamadı, kaç kere yineleyeceksin dedi. İnsanım ben, yinelemelerden ibaretim diye bağırdım. İnsanım,  zamanlar boyunca ve sonsuza dek!..

Gerçekte, birbirine suda boğulurken sarılanlar gibi gruplaşmış insanlar, hep oradalar, laikler ve de antilaikler, kayıtsız koşulsuz birbirini savunan Dolce Vita ve Big Brother grubu onlar, katlanamıyorum  ben, onların  havada dönen bir tekerleğe tutunur gibi ortak çığlıklar atmasına...

Eleştiri yok, bir düşünce yok, sonra kızıyorlar ve iki taraf birbirine giriyor tabi. Bir kulübe katılmamak zor ama, bir bağışa bağışlanmak, alelade ve statik bir şey bu, sürülerin gruplaşması, sürü mantığı da değil bu, yağmur yağıp, şimşek çakınca mağaraya doluşan ve Platon'un öngörüleri gibi birbiriyle çarpışan lobut ve cop merkantilisti bunlar. Kalabalık ve alabalıklar. Her ikisi de kötü, her şey kötü. Görkemli bir şey ama yine de bu, çünkü tekerlekler uçup  gitse, geriye ne kalır...

Ağzına geleni söyle, dinliyorum seni dedi İzak, bugün Ovidius'un Sığırtmaç Türküleri  gibisin!.. Bazen bilinçli tuzaklar kurar, o Vergilius'in diye atılıp, boşboğazlık yapmadım.

Ben en çok belirsiz tümcelerden korkarım. Belki olabilir de gibi, söylediklerimi birden anlamsızlaştırıp, çarpı atarım üzerlerine korkusunu, insan iyi tanır. Tarafını belli edememe fobisidir bunun adı.
Belirsizlik düşüncenin baş tacıdır gerçeklikte, konuşmanın, bir düşünce üretmenin baş tacı. Gerçeklikte, bilisiz biri kesinlemelerle konuşur, belirsizlik ermiş işi ve bir ikilem, bir ilkelemdir ne yazık ki...

Din ve ırk insanlığı hep ezmiştir, bu ikisi ya aşağılanmaya varır, ya gurur ve kibir şölenine, simgeler sunaklara kurban yetiştiren odaklardır, ayetlerde gözyaşlarımızın sonesi...

İnsanın kendisini beğenmesi aşağılık duygusundan kaynaklanıyor. Güvensiz insan kibirli olabilir. Alçak gönüllükte bir kibirdir ama, her ikisi de aşağılık duygusunun yönlendirdiği bir nendir.

Bir hipotezdir bu dünya, kesinleme değil..

Yaşamsa sonsuzdur. Sonsuz olan tek şey yaşamdır, zaman değil. Zaman belli bir şeydir, limittir, nitelemedir ve insan bulgusudur, bir tanım ve yönteç, bir nitem. Yaşamsa bir auradır ama sonsuz bir varsıllık içindedir. Zaman küldür, sistir, belirsizdir temelde, değişkendir ve yapay bir gerçellik olarak uçucudur da...  Yaşam zamanı barındırır, zaman yaşamı kesenkes barındırır diyemeyiz, düşseldir o. Gerçel bir şey, sanal olanı, diğerini kapsıyor, kapsananda  ötekini kapsamıyorsa, iç içelik ileri sürülemiyorsa, gerçel ve sonsuz olan kapsayandır.

Labirente dönüt diyorum ben.

Boynuzdan yapılı turna gagası gibi ses çıkarıyorsun, ıslık gibi konuşuyorsun, düş görüyor olmayasın sen...

Der demez İzak, kimyager Beyhan geldi yanımıza, niçin dişil bir addır bu Beyhan, hiç anlamış değilim, ama içini dökecekmiş ki, hiç durmadan lafa girdi, gülerek bipolar olduğunu söyler kendisi...

Beni neler mutlu eder, mutsuz oluşum, mutlu olsaydım, mutsuz olurdum ben. Irkımızın genişlemesine yardımcı olurdu diyemem hiç bir öngörü için, teknokrasinin bir katil olduğu çağlardayız, Deleuze'un ya da herhangi kabul görmüş birinin aydın olup olmadığı bile tartışılmalıdır günümüzde, insanlığın görücüye çıkacak bir katı yok, sorumluluğu yok. Makineler ve aksamlarla dolu bir öbür dünyaya benziyoruz biz. Bir kafa, elektronik bedene nakledildiğinde yarı ölümsüz sayılacağız, çünkü insanın ölümü bedensel değil, düşünsel sayılmalıdır gerçekte, ölüm bir tür bilginin yok oluşundan başka bir şey değil, fizikçiler laboratuvar ortamında negatif kütle oluşturdular, oluşturulan bu kütle itilince iten kişiye doğru, çekilince de  karşıya doğru hareket edebiliyorsa, mantık yerel bir metamorfoz sayılmalıdır, gerçek diye bir şey yok demektir bu yüzden, ölümde yoktur doğallıkla, ölüm bizim kederimizin bir parçasıdır, içimizden yükselen bir olgunun dışavurumu. Bir gerçeklik değildir o.

Gecenin Şiiri ne diyor bak dedim Beyhan'a, sonra gene konuş...

'Karanlığı kim sever ki / Ama bu küçük öyküyü dinlemelisin / Loire ülkesinde geçtiği söylenir / Görmek için gözlerini kapa / Göz alan bir konakta yaşar / Sevimli bir farecik düşlemelisin / Güneşsi bir aynanın önünde dans ediyor / Gece ve gündüz kendini inceliyor o / Karanlıkta bile görüyor / Ama sen var saydığında görebilirsin / İşte çekmecesinde uykuya yenik düştü / Gerçekten görmek için inanmak gerekir. / Bu gün ona iyi akşamlar dilemelisin.'

Ne İzak, ne Beyhan şiir için bir laf etmedi ama Beyhan konuşmasını sürdürdü...

Bakışlarında mağrur bir vahşet olan yaratık antropolojik bir sapkınlık olmalıdır, saçının telinden topuğuna, kesme billurdan narin ve zarif bir ceylan bile olsa, sarı karınlı bir papağan gibi hayranlık verici tüyleriyle kabarsa da,  bir kertenkele gibi  sıçrasa da, bir ecinni sürüsüdür o...

Ölü metal ışıltıları saçan bir mesihin müritleri  olsa da... Dünyanın ikizini ararken ikiz güneşi olan bir ikiz gezegen bulmuşlar.

İnsanın gerçek sorunu nedir tanımlayamıyorum ben, dolayısıyla ortada gerçek bir sorun olduğundan kuşkuluyum, ama yine de ortada gerçek bir sorun olmadığından emin değilim. Bir gizemi açıklamak için, başka bir gizemi kullanmak kulağa pek mantıklı gelmiyor. Bu etki, bilimin altında yatan çok temel bir varsayımı çürütüyor gibi. Dünya nesneldir ve bizden bağımsızdır. Eğer dünyanın davranışı, ona bakıp bakmadığımıza veya nasıl baktığımıza göre değişebiliyorsa, “gerçeklik” dediğimiz şey gerçekte ne anlama gelebilir ki... Yalan gerçeğin, diyelim ki doğrunun öbür yüzüdür ve her ikisi de günahkar, her ikisi de aynı derecede masumdur.

Araştırmacıların bir kısmı, nesnelliğin bir illüzyon olduğu ve bilincin kuantum teorisinde aktif bir rol oynaması gerektiği sonucuna varmak zorunda kalırlar... Bir kırınım deseni... Ama bu gerçek olasılık çöküşünün, yalnızca ölçümün sonuçları, bilincimiz üzerinde etki bıraktığı zaman oluşuyor anlamına mı geliyor. Nesnelerin kuantum tanımlamaları, bilincimize giren izlenimlerden etkileniyor gibi görünür. Tekbencilik, varlığın kaynağının kişinin benliği olduğu savunusu, var olan kuantum mekaniği yasalarıyla, mantıksal tutarlılık içerisinde olabilir.

Ayrıştırma yeteneğine sahip canlıların varlığının, çok sayıdaki olası kuantum geçmişlerini, tek ve sabit bir tarihe dönüştürmüş olduğu düşüncesine de sahibiz. Bu nedenle, bizim en başından beri, evrenin evriminde katılımcılar olduğumuzu düşünebilmemiz gerekir, katılımcı bir evrende yaşadığımız biçimselidir bu. Öyleyse  beyinlerimizde, tek bir kuantum olayına tepki olarak, durumlarını değiştirebilen moleküler yapılar varsa, bu yapılar, tıpkı çift yarık deneyindeki parçacıklar gibi, süperpozisyon durumuna geçemezler miydi ve kuantum süperpozisyonları, elektrik sinyalleri sayesinde iletişim kurmak için tetiklenen nöronlar biçimli kendilerini gösteremez miydi...

Hiç durmadı Beyhan, Penrose’a göre; görünüşte birbirleriyle çelişen bilinçsel durumları sürdürebilme yeteneğimiz, belki de algılarımızdaki acayipliklerden kaynaklanmıyordur, belki de gerçek birer kuantum etkileridir. Sonuçta, insanın  bilişsel süreçleri, dijital bilgisayarların yapabildiklerinden çok ileri seviyede ele alabiliyor şeyleri. Belki de, günümüzdeki klasik dijital mantığa göre çalışan, sıradan bilgisayarlarda yapılması olanaksız bilgi işlem süreçlerini gerçekleştirebilecek kendi bilgisayarlarımızı taşıyor olabiliriz. Koherens öngörülerine karşın; başka araştırmacılar, canlılarda kuantum etkilerine dair kanıtlar bulmuşlar. Bazı araştırmacılar, yönlerini bulmak için manyetizmayı kullanan kuşların ve fotosentez sırasında güneş ışığından yararlanarak şeker üreten yeşil bitkilerin, kuantum mekaniğine başvurduğunu savunmaktadır. Eğer fosfor atomları, Posner molekülleri adı verilen daha büyük nesnelere dahil edilebilirse, bu gerçekleşebilir diye düşünüyorlar. Bu moleküller, dokuz tane kalsiyum iyonuyla birleşmiş, altı tane fosfat iyonu kümesidir. Bu moleküllerin canlı hücrelerde de bulunabileceğine dair bazı kanıtlar var, ama kesin olmaktan uzaklar.

Bilincin kuantum öncesi fiziği temel alan tanımlamasının, bilincin sahip olduğu tüm özellikleri açıklayabildiğini görmek oldukça zor diye de ekliyorlar. Özellikle kafa karıştıran sorulardan birisi, bilincimizin nasıl benzersiz duyguları deneyimleyebildiği, örneğin kırmızı rengi veya kızartılmış bir besinin kokusu gibi. Görme bozukluklarına sahip insanları ayrı tutarsak, hepimiz kırmızı rengin neye benzediğini biliriz ama duyumsadığımız  şeyi karşıya aktarmanın hiç bir yolu yoktur fizikte, bize bunun nasıl olması gerektiğini açıklayan bir şey de yoktur. Bu tür sezgilere “qualia” adı verilir. Qualia: Kişisel deneyime veya algılara dayanan özelliklermiş. Bunları dış dünyanın tümleşik özellikleri olarak algılarız, fakat gerçekte kendi bilincimizin  ürünüdürler ve açıklanmaları zordur. Bilinç ile fiziğin arasındaki ilişkiye dair düşüncelerimizdeki her bir adım, büyük bir soruna doğru sürükleniyor. Eğer bilincin kuantum olasılıklarını etkilediğini, her ne kadar  az ve ayırt edilemeyecek denli olduğunu da düşünebileydik, bilincin evrimi probleminin anlaşılmasında ilerleme kaydedebilirdik.

İzak, sende aşağılık kompleksi var dedi Beyhan'a kızgınlıkla, bunları dinlemek zorunda mıyız. Derin dostlukları vardır, her şeyi söylerler birbirine...

Aradan yararlanıp bir otomatik metin okuyayım size dedim, yönelitik özgürseme diye bir  şiir akımı var günümüzde...

'Çağın vebası aşk, doğaya ankastre bir virane, süt tülbendi gibi koşumlar, metal yapraklar gibi sızlar, cani balinalar, kaşalotlar,  kızıl bir vızıltıdır çağımızda, füzeler yer çekiminden düşüyor, daire kendi boşluğuna düşmüyor ve ölüler konuşamaz ama bunu bilmiyor, Dunning-Kruger sendromuyuz, tulumbacı yemenisi göz alıyor, Mihalıççık nerede diyorum, orda bir çocuk sızlıyor, hava ayaz, çünkü insanın üç hali vardır, katı, sıvı ve gaz, Burkina Faso nerededir dedim sana, bilgiden korkarım ben, o dediğin Burkina Faso'dadır ama, bilgi yapay bir şey, bilgi soyut, bir sınıfın diğer sınıfa egemenliği bilgi, belki  Adem'in Havvalar'a bir hilesi, aşk yürek tutulması ve taklit aslından daha çılgın,  tüm öyküler sayfalara dökülür, tüm sayfalar birbirine açılır, bir şey olmuşsa yeryüzünde, o her yerde olmuş demektir, işte bu yüzden, harflerden bir demeti okuyan, dünyanın tüm yazılarını okumuş demektir, çünkü  insanlar birbirine benzer, bizi ayıran okumalarımız değil, yargı ve yanılgılarımız, barbarlık ve oluşan düşmanlıklarımızdır, ki rüçhan duygusu sahipsizlik yaratırken, insanoğlunu çıldırtır.'

Saçmalamışsın dedi İzak, bu tür yazının varlığını bildiği halde, ama kötü dese, sevinirdim belki de...

Dönerek dedim ki ona, -bir kuşun kanat sesi eşliğinde-, sıradan resimleri sanatsal bulmuyoruz, emek verilmemiş, çalakalem yapılmış şeyler diyelim, fanteziler ararız, gotik ya da futurist tablolara yöneliriz, ama zaman içinde onlarında sıradan, hatta bir anomali olduğunu düşünürüz, değer yargılarımız değişir, kaotik olandan, evvelde düşünsel bulduğumuzdan sıkılmaya başlarız, başlangıca döneriz ve primitif, şaşkınlara yakışır resimlerle dolu bir dünyaya geçeriz. Sanılır ki, anlaşılmaz evreni, hiç bir zaman anlamayacağımız düşüncesine kapılarak  yaparız bunu, dürtüyle...

Oysa evren içimizdedir bizim, kendimizden sıkılırız gerçekte. Öyleyse anlaşılmaz nedenlerle, beceriksizce yapılmış resimler artık benim baş tacım olabilir, anlaşılır resimler onlar üstelik, çünkü derin bir saflığın ve anlamsızca bir hiçliğin ürünü onlar, kozmos karşısındaki yetersizliğimizin, beğendiklerimizin diğer yüzü  ve artık bir parodisidir onlar evrenin, saygın değiller  mi... Taklit, yetersizliğin olağanüstü halleri, bilimin sonsuz derinliğini ve uçsuz bucaksız sarhoşluğunu alteder. Dinleyin  can verenin ağzından, inlemekle inlememek arasında bir ses çıkar, dünyayı terk etmekte kararsızdır insan, ama bir yandan kararlıdır da,  dönüşüm tüm yaşamdır sonuçta, koşmak için daima gerilemek gerekir. Bu dünyada bir oyun sahnelendiğini düşünün, bir şeyin sürekli yinelendiğini...

Bir şey sürekli yineleniyorsa, gerçekte hiç bir şey sahnelenmiyor demektir. Bu yüzden yaşam yoktur da diyebiliriz, çünkü insan, canlı, sürekli kendini yinelemektedir, şöylede düşünebiliriz, bir şey sürekli yinelenebiliyorsa, zaman da geçmiyor demektir, zaman bir hiledir sonuçta, ama ileri sürdüğümüz savlar, kanıtlarımızda bir hiledir. İnsan başkalarını yaptıklarıyla ölçmek ister,  ama kendisinin yapacaklarıyla ölçülmesini ister. Düzyazı gerçekliği anlatır, şiir ise öyledir ki, gerçekdışılığı gözden kaçırmamızı olanaksız kılmak için vardır. Onu söyler bize, onu anımsatır, gerçekdışılığı... 

Altın pencereler var mıdır, insanın edimleri, tanrının kanıtlarına dönüşür. Işıksız gözler gibidir tanrı, görmez. Ama görenden çok daha parlaktır gözleri, parıltıları korkunçtur. Çünkü düşler gerçeklerden her zaman daha gösterişlidir. Ölüm elle tutulup, gözle görülen evreni durdurur. Bir arının gölgesi bile düşleyemez artık ölüyü. Bilgisizliğimiz inançlarımızı körükler, ölüm öyle yalın, süssüz bir şeydir ki tüm canlılar uzak durur ondan ve tören yapmak isterler cenazelerine, sıradanlığını azaltmak için. Gerçek beklentilerimizle örtüşseydi, tanrı diye bir nen olamazdı, düş kırıklığının  arabulucusudur tanrı, yaşamı benimseyebilmemiz için yaratılmıştır. Yaşam yine de ölümsüzdür, yaşayan bir şey içindir ölümsüzlük. Ölüm yaşayamaz ki, nasıl ölümsüz olabilecek ölüm..  Bir paradokstur bu...

'Elimdeki dergiyi karıştırıyorum, derginin içinde, yaşlı, genç ve henüz yayınlanmaya başlananlar var, ama sayfaları çevirirken içindekilere göz atınca, aralarındaki yaş farkı birden siliniyor ve hepsi insana yeknesak, eskil bir çehreyle bakıyor, aynı şeyleri, aynı biçimde  söylemek için bu kadar kuşakların, birbirini izlemesine ne gerek vardı, bu dergiyi okuyan biri, sanki yanlışlıkla bir viranenin bodrum kapısını aralamış gibi, burun, keskin bir cerahat kokusuyla buruluyor, kulak yeraltında birini  defnetmek için  toplanmış, garip bir topluluğun iniltisiyle dikiliyor, bu keskin koku hangi çürümüşlükten geliyor,

Şiirden...

Bu baykuş çığlığını duyuranlar kim, şairler, her devrin şairleri, bilmem bu problemi nasıl çözümlemeli. Bizde şiir diliyle konuşanlar içinde, hiç bir genç, sağlıklı ve gürbüz insan yok mudur. Bunların hepsi de yaşlı ve sayrı; verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mıdır ki sesleri yalnız inleme ve yakarı perdesinden geliyor. Sevdalısı onları kovuyor, nişanlısı ayrılıyor ve deniz, gece ve mehtap kendilerini durmaksızın ölüme çağırıyor. Şiir böyle bir inilti, bir ağlatı olmayı sürdürdükçe, şair nitelemesi, kara bir hummanın  adı gibi, sağlıklı insanları elbette bir iğrenti ve korkuyla titretecektir.'

İzak, kim söylüyor bunu der demez, yaslandığım ağaçta, bir gölgenin üzerime devrildiğini duyumsadım, bir köpeğin soluğu yüzüme vurdu, üstelik yalıyordu. Lina'ydı bu, komşumuzun köpeği...

Kaşık adasından doğru, hafif bir meltem esiyordu. Uyandım. Düş gördüğümü anlamıştım ama, nasıl bu kadar uzun sürebilirdi ki bir düş...

''Tanrı da onu uyutmuştu. Songün geldiğinde diriltti. Ve toplandılar. Ne kadar zaman geçti diye sordu. O da bir gün, belki de daha az dedi!..''

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*

 

 

 

SERÇİN

(Bir Ada Kuşu)

 

Adanın iyi tarafı, yollarda karşılaştığınız dostlarınızla, yürüyüşler yapmanız, selamsız sabahsız kapısını çalmanız ya da bir adadan bir adaya gezip tozmanız. Serçin, Lunapark dedikleri, Aya Yorgi yokuşunun başındaki kafede oturuyordu, at meydanı diğer adı, faytonlar var ve armağanlık takılar satılıyor. Elinde bir kitap vardı ve dalıp gitmiş okuyordu, her zaman şaşarım, açıkta nasıl kitap okunur, gürültüde ya da türün diğer canlılarının cirit attığı bir yerde veya dalgalı bir deniz üzerinde, vapurda ya da güneşin vaftiz ettiği bir kıyıda... Niçin olmasın, ama anlatma çabam, dikkatle incelediğim bir şeyi, alelusul bakarak geçiştiremem, özümsemeliyim, belki de dikkatim dağınıktır bilemem... Serçin'e yarı hayranlıkla, yazarı kim bu kitabın dedim, görüyordum ve hiç tanımadığım, duymadığım biriydi, gizil hesapta bu denli tanınmamış birinin kitabı, nasıl ilginç olabilir sorgusunu yöneltmekti amacım, sessiz bir kibarlıkla tabi... Serçin hiç şaşırmamış gibi, şimdi günahını almayayım ve dilerim yanılmış olmam, İrfan Bağcı gibi bir şey söyledi. Hiç duymadım dedim, güzel mi dedim bari, bir klişeyle lafı uzatmaya çalışarak, ben çok beğeniyorum dedi, Birinci Dünya Savaşı'nda, ailesinin başına gelenleri, acıları, mücadele ve savrulmalarla geçen ömürleri anlatıyor. Dönem kitabı gibi dedim, dönem kitabı ne demek onu da tam bilmiyorum ya... Güldü Serçin esprili biriymişim gibi, laf lafı açtı, resim öğretmeniyim ben dedi, resim yapmıyor musunuz dedim hemen, zamanım hoşnutlukla geçsin, bir uğraşı olsun diye yapıyorum da ben... Çocuklara öğretiyorum ve orada yapıyorum, bir sergi amaçlı ya da dışarı açılma biçiminde değil dedi, kırılacağını düşünerek, çok yavaş ve saygılı bir dille, yaptığı işi, alçak gönüllü sınırlar içinde sürükleyerek ömrünü geçirenlere hayranım dedim; en iyinin peşinde görünmez bir ufku, ejder gibi kıvılcımlar saçarak, kulakları tırmalayan bir gürültüyle dumanlar yayarak aşmaya çabalayan ve öte tarafta dört nala bir hırsla koşmadan, yaşamla barışık, bir çiçeği koklar ya da bir fideyi sular gibi, geçip giden ve unutulmayı göze alan insanlar, hangisi görünmez sanrıların ve sonsuz bir ermişliğin göstergeleri acaba dedim, ilkinin bir araz olduğunu biliyorum dercesine... Gülümsedi, ben dedi eşimle çok mutluyum belki de ondandır, bu kez sesimi çıkarmadım, çünkü konu yön değiştirerek dağılabilirdi...

Resimlerimi size göstermek isterdim dedim, telefonunu işaret ederek, bas dedim karşına çıkar, epeyce arandı ve sonunda evet bunlar dedim. Boya kullanmıyorum, resim yapmamın nedeni duvarları tablolarla süslemek istemem ama gücümüz her şeye yetmeyebiliyor, öyleyse tablolarımı kendim yapayım dedim. Başkalarının sağda solda, dergilerdeki resimlerini, estet görüntüleri, bazen objeleri topluyor, tuvale yerleştirip, sonra sıvı bir yağ çeşidiyle üzerinden geçerek başkalaştırıyorum, palimpsest gibi alttaki görüntüler üste çıkıyor, sonra siyah pastelle üzerlerinden bir kez daha sıvı yağ eşliğinde geçerek tümüyle başkalaştırıyorum ve tablo artık benim oluyor dedim. İlginç, kolaj sayılır dedi görüntülere bakarak... Kendi resim çalışmaları arasından hafifçe Gustav Klimt'i andıran bir şey gösterdi, güzel dedim, Picasso'yu değil Max Ernst'i severim ben, bana göre Picasso'dan üstün biri, çünkü o düşünemeyeceğimiz resimler yaptı, Picasso bir renkçi ve Einstein'in rölativitesini hayata geçirdi, esinlendi belki ama derinde bir tür kopyacı, Ernst ise tamamen özgündür, sorun bu değil ama yüzyıllar sonra Picasso mağara çizgilerinin modern bir versiyonu, Ernst ise döneminin ilerisinde bir resim canavarı sayılacağı için, Picasso onun gerisinde bir ressam olarak algılanacak... Salieri'nin müzikal patron, Mozart'ın ise geçimini sağlamak için koşturan bir piyano madrabazı sayılması gibi... Ortaçağ Bosch'dan çok iyi ressamlarla doluydu ama Bosch kaldı, sanat deliliktir birazda, bitmez tükenmez konular ama bunlar dedim, Nedim Günsür var, Balaban var -Botero'yla yakınlığı olabilir onun dedim sesimin arasına girerek-. Bizde de iyi ressamlar var dedi, kültürün tüm dolambaçlarında baş mabeyinci kimse, patronu da o ne yazık ki, kültür konularında başat olmanın nitelikli yapıt üretmekten başkaca sorunları da var, dünya güçlerin gölgesinde dönüyor. O kadar güzel söyleşiyorduk ki, sonraları aynı düşünceleri paylaşıp da, ayrı görüşler ortaya konulabileceğine, Serçin'in örnek olduğunu hep ansımış ve anlamıştım ben.

Sessizliğin yaydığı huzurla anlaşmanın, ani kıvılcımında dedim ki ona, bozguna uğrattıkları İngilizlerin giysisini, dilini ve kara Avrupası'nın endüstriyel makinelerini topraklarınıza boca ederseniz, kültürel anlamda, bir biçimde öncülüğü ellerinizle başkalarına bıraktığınız anlamına gelebilir bu, bizler öyle ki Avrupa'da bir köye bir traktör düşerken, üretici olmadığımız halde, her eve bir traktör gibi içler acısı bir duruma sürüklenmişiz, işimiz zor, gönüllü bir kabullenim bu, görünmeyen bir boyun eğiş, tutsaklığın boyutları özgürlükte gizlidir, üretmeye değil, tüketmeye ve bir aracı gibi, al satçılığa yönlendirilmiş bir programın uygulayıcılarıyız ne yazık ki, toprakların kaderi üzerinde yaşayanların tutumuna bağlı. Değişmeler kökten başlar, örneğin kentler, kırsal kesimden daha gerici bir tablo çizebilirler, çünkü onlar fason, aktarıcı sanat ve kur tak endüstrisiyle işbirliği içinde oldukları için değişime karşı çıkarlar genellikle, sanatın özgünleşebilmesi için bireyin ve toplumun kendi köklerine dönmesi ve tümel anlamda salt dışardan değil, içten yanmalı motor gibi kavrulması ve bunun yanında kendilerinin aktarılan yan olmasının, özellikle düşünülebilmesi gerekir dedim. Doğru olabilir ama kitabi yaklaşımlar, işler bayağı kaotik sınırlara vardı artık, ama iyi niyette önemli tabi, haklısınız dedi. Onun ermişçesine tavırlarından yararlanarak içimi dökercesine sürdürdüm, sanatçılar aslında aks değişikliğine kolayca yönelemezler, sanat kurulu düzenin, ağırlaştırılmış deyimle statükonun diğer kutbu gibi nitelenir, sacayaklarından biri, karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir ilkesince düzenin vazgeçilmez payandasıdır onlar ve gizli birer krupye gibi de çalışırlar gerçekte ve bir lonca gibi pay alırlar... Sen dedi epeyce dert etmişsin bu konuları anlaşılan, sürdürdüm günah çıkartacak bir tapınağa girmiş gibi, bu nedenle sanat ilericidir sözü hurafedir, işbirliği ve karşı koyma iç içe kavramlarda olabilir ve öyledir de, örneğin Van Gogh'un resimleri, resim sanatı için bir yenilik olabilir diyelim, bu bir marangozun yivli sandalye bacağını keşfetmesine benzer, ama toplumdaki atılımın, dinamik dönüşümün ve olası bir reformun karşılığı nedir bu resimlerde, verili atmosfere düşünceler üretiyor ve yaftalıyor artık insanlık, yakıştırmalar bulguluyoruz, düşüncelerden ütopya yaratma ve devinimlerle, başkaldırma çağları kapandı. O resimler sinir krizinden kurtulamayan, bir sanatçının sanrısalı mı, nasıl öncü sayılacaklar sanatta veya hayatta, saçmalıktır bu, estetik açılımın zamansal devinimleri sayılabilir belki o kadar, niceliğe katkı sağlar illüstrasyon onlar, sanat bir elektrik ya da bir Graham Bell aygıtı değildir, Picasso bile, görecelik kuramına sığınarak resmini üretmiştir, kendisi bilimsellikte oluşan bir süperpozisyonun var ettiği bir sanatçıdır, bir keşfeden değildir, keşfedileni taklit eden, onu yayan ya da geliştiren bir mudidir o ve bir yanıyla abartıdır her zamanki gibi insanlığın kuşağında, çünkü kurulu düzen bu tür materyallere, sanatsal objelere sığınarak işleyen bir mekanizmadır, bu yüzden sanat bir işbirliğidir ve Picasso konformist bir resim tüccarıdır gerçekte, Dali bu iki yüzlülüğü bildiği için saklamak gereğini duymamıştır yaşamında, dolarize bir yaşamım var benim demiştir açıkça...

Nedir bu resmin yarattığı toplumsal reform veya rönesans, düşünelim ki salt reformun resmi olabilir o yalnızca, gene işbirliği... Kırılmanın baş tacı, göksel nişanesi oldu diyelim, daha kötü, eski düzende de yaptığı bu değil miydi, sanat kendi statükosuna yönelen ilk harekette ilkel, ilkeci kimliğini gösterir ve değişimcileri köylü, bilisiz, görgüsüz gibi burjuvazinin tekerleklerine yaslanarak, suçlamalara ortak olur ve karşı kitleyi ayağa kaldırmaya çalışan sınıfla işbirliğine tutuşur genellikle, bu yüzden sanatçılar, sertçil bir değişimde, saldırıların odağı haline de gelebilirler. 1789'un kanlı devrimi giyotine gönderilen isimsiz ressam, müzisyen, düşünür ve sıradan sanatçılarla doluydu, çoğu kralcıydı ve cumhuriyetçilere, değişime düşmandı, eski düzenin libertası birer öncü ve çoğunluktular, 1789 bilinenin aksine, burjuva değil, köylü devrimidir, hiç bir devrim köktencilikten yoksun ve toplumun alt tabanına, başıboş bir su gibi yayılma ve bir kaplanım gösteremiyorsa gerçekleşemez ve artık o bir devrimde sayılamaz. 'Bastilleciler' evet aristokrasiye son vermiştir ama burjuvazi ayaklanması değil, bir köylü ayaklanmasıdır bu, köylüler sonrasında kendi içlerinden burjuvaziyi çıkarmışlardır, devrimin adı -galatı meşhur olarak- burjuva devrimi olarak kalmıştır belki ama bu tarihsel bir dolanmadır sonuçta, bir ardır ne yazık ki, bu açınlar doğrulanımında devrim süreklilik ister, evrim yoluyla da olsa, sivil kurumlarla akışıp, yatışsa da, çünkü sıradanlaşır giderek, içselleşerek köhner ve bayatlamaya yüz tutar ne yazık ki...

Sizin dedi tasalarınız çok sanıyorum, kendinizi ifade etmeye bayılıyorsunuz, zaten her erk kendi sanat düzenini yaratır, kavgada buradan çıkıyor, sanat biçimsellikle konum değiştirir hatta dedi, teğel gibidir o, bir koful ve osmoz turgor olayı gibi, ama sizin söyledikleriniz arkaik çağların söylevleri gibi oldu, gotik birer salınım, kendinizi yenileyin!.. Dinleyen varsa bir konuşan bulunur diyerek güldüm gürültüyle, o da bir kahkaha attı, melek oydu kesinlikle masada ama şeytan olduğum söylenemezdi, çünkü melek durumun farkındaydı... Ben dedi Serçin, Eskibağ'a doğru yürüyeceğim, hiç çekinmedim bende gelebilir miyim dedim, gel dedi, orada manzara eşliğinde bir şeyler yiyeyim, tamam dedim beraber yeriz. Epeyce yürüdük, iki tarafı ağaçlık düz yolda, kır çiçekleri eşliğinde, sözlerimi sürdürdüm, konuşmak madalyonun öbür yanıdır, dinlemeyi severim ben dedi. Daldan dala geçerken cenaze törenlerinin ölümü ve öldürmeyi onaylamak olduğunu düşünüyorum, bizden başka hiç bir canlıda bu tören yok, birbirini öldürende yok dedim, evet dedi şimdi doğru söylediniz, az gelişmiş ülkeler kabloya basma der örneğin dedim, oysa kablolar zaten yerin altından geçiyor, geri kalmışlık bir afsunla yürürlüktedir her zaman... Ortada iki kişilik bir intihar varsa eğer, bunun biri kesinlikle cinayettir, çünkü iki kişi aynı anda intihar edemez, intihar bireysel bir tepkime, bir davranış biçimi, hep söylüyorum dedim, -belli konularım vardır benim Serçin, yinelerim sıkça diye araya bir söz karıştırarak- bu yüzden Stephan Zweig'ın eşi Lotte'yle intiharına hiç saygı duyamıyorum, çünkü bence Stephan eşini intihara zorladı, bir kabul, görüntüde son derece mantıklı ve gönülden bir davranış gibi sergilenebilir ama iç dünyalarımız dalgalı okyanuslar gibidir, gerçeği hiç bir zaman göremeyip, sezemeyebiliriz...

İlk kez söze karıştı, külliyen intihara karşıyım ben, yararsız bir tepkime olması bir tarafa, ha kendini öldürmüşsün ha başkasını, bak bunu düşünmemiştim dedim, her şey bir cinayet sonuçta ha... Öyleyse dedim Zweig, karşı çıktığı Naziler gibi bir katil... Bir sessizlik oldu ve geldik dedi, Eskibağ'ı bilirdim ama bu kadar çabuk geleceğimizi düşünmemiştim. Serçin'in anlamını sordum, ilginç bir isim diyerek, Osmanlıda bölük başı gibi bir anlamı var dedi, serçeyi çağrıştıran bir şey sanmıştım dedim, hayır dedi, serçeyle bir ilgisi yok ne yazık ki... Onun, uçuruma bakan benim çok sevdiğim görüntüleri izlemesi için karşıya geçmesini söyledim, bu manzarayı sevecek misin bakalım... Bütün adaları çok severim dedi, Burgaz, Heybeli, Kınalı hepsi olağanüstü duygular yaşatır bana... Heybeli daha özel gibi ama dedim, ruhban okulu, uzaktan hepsinden daha gizemli bir havası var gibi, efsanevi sanatoryumu... Kapandı o dedi, hayat gibi, bir gün her şey biter ve yalnızca o kalır geride... Sanat / oryum, oradan gelip geçen, kim bilir nice şairler vardır, şairler hastalıklı insanlar ne de olsa dedim, gene de şairler flagellum, bakteriyel bir kamçı gibi doğanın bilinen en küçük motorlarından biridirler, hayat onlarla güzeldir ve bizi yaşamın içine, güzelliklere sürüklerler...

Sana dedim Cansever'den bir şiir okuyayım, adanın havasına uygun... Oku dedi...

'Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona / Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar / Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok / Kıyılar da bomboş, kır yolları da / Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum / Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca / Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler / Yol kenarında bir kapı, tahta / Peki, kim yitirmiş evini, ya da / Hangi yitikle yok olmuş o yapı / Kim bilir / Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya / Bir taşın üstüne oturuyorum / Ben oturur oturmaz / Çıkıyor kuytularından bütün görünümler / Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa / Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan / Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi / Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara / Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi / Denize yeni sürülmüş bir tarlaya benziyor, uyanık, diri / Ve işin tuhafı bense / Alışıyorum gittikçe / Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma / Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden / Ve bu yüzden mi bilmem / Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum / Sürüyle kuş havalanıyor defnelerin içinden / Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden / Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri / Dağılıp gitmişler her biri bir yana / Kuşlar gibi, onlar da / Benimse ne gideceğim bir yer / Ne de özlediğim bir şey var / Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona / Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa / Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük / Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana. / Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki / Dalıp gidiyorum, düşünüyorum da, saat on iki / Bakıyorum denize, bir kağıda bir iki dize yazıyorum / Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha / Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da / Yani tam böyle bir şeye benziyor zaman / Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan / Çıkageliyor sonra, saat on iki. / Anlıyorum / Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi / Yalnızca bunun için uzun / Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da / Örneğin / Bir sevgiyi yontup onarmak için / Kavgamızda sevgidir / Ve benim bildiğim kadarıyla / Her şeydir bir insan, her şeydir / Yalandır kısalığı yaşamın / Ve özellikle insan dediğimiz şey / İnançlı bir insan soyunun parçasıysa. / Sonunda baş başa kalıyoruz gene / Baş başa kalıyoruz doğayla ben / İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden / On temmuz cumartesi / Bir vapur daha kalkıyor iskeleden / Ve yağmur hızlanıyor biraz / Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak / Tam öyle yapıyorum / Şimdi yağmuru seviyorum, / şimdi yağmuru seviyorum, / yağmuru seviyorum.'

Beğendim dedi, aşağıda süzülen martılara bakarak, bu uzun şiirleri belleğinde tutabilenlere şaşıyorum...

Serçin'le yürüyerek ta iskeleye kadar geldik, adalı olmasına karşın, karşıya geçecekmiş o gün, akşam üzeri ona güle güle dedim, görüşürüz... Adalılar arasında görüşürüz bir klişe, birbirimizi o kadar severiz ki, hiç yaşanmamış, o karşılaşmalar hiç olmamış gibi selamlaşarak geçip gideriz yollardan, burada her şey uçucudur, tüm güzellikler gibi, yalnızca yaşamdır kalıcı olan...

Ama ne kadar çok konuşsam da o gün, yine de Serçin'in bana söylediği tek bir şey kaldı anımsadığım, demek ki konuşmak değil aslolan, hakkıyla düşünüyor olabilmektir belki de, şimdi neden o sözü etmişti anımsamıyorum, nereden gelmiştik oraya, hala kafamda taşıyorum sözünü ama, demişti ki bana; Abartmazsak biz, tüm insanlar, bir simülasyon içinde yaşıyor olabiliriz!..

 

 

*

 

PRİNKOPYA



‘Tanrı insanları yarattı, insanlarda köleliği!..’

Öğle sıcağı, kuytulara, kovuklara dek öyle bir bitkinlik yayıyordu ki, hiç bir şey hareket etmiyordu sanki, vadi sessizliğe bürünmüş ve salt günahsızların doldurduğu, devinimsiz bir dünyaya dönmüş ve sonsuz bir durgunluk vardı artık sahnede!.. Kelebekler dallarda öylece duruyor, karıncalar tümseklerde, yarıklarda uyumuş, kuşlar putlardan da sessiz olmuş, bal sinekleri de kanatlarını oynatmaksızın, hiç kıpırdamaksızın, bir ölü gibi bekleşiyorlardı. Doğanın kutsanması ve güneşin gökyüzünde asılı kalmışlığının, yüzyıllardır yinelenen tapılası alışkanlığı, her zaman süregelen bir egemenlik ve mühürlenmiş bir geleneğin, bir tansımanın, geçip gitmesi bekleniyordu belki de... Bir seremoni, bir saygı duruşu ya da tanrının kendini acımasızca duyumsattığı bir dışavurum veya yakıcı bir uyarı ya da göklerden süzülerek gelen ayetlerin sessizlikle inişiydi belki de gölgelerin dinginliği... Doğa yaşama ara veriyor ve bir süre ölmüşlüğe özenerek bir anma duruşu sergiliyordu sanki, başlangıca, sıfırın mutlaklığına dönüyor, hiçliğe öykünüyor ve tanrısını taklit ediyordu belki de!.. Çünkü başlangıçta böyleydik biz, hiç bir hareket yoktu, yaşamın değerini bilin, onu sevin, tapının ve sakın anmayı unutmayın gibi bir taziye anıydı ortadaki ve değil sala, kutuplardan bir ses bile duyulamazdı artık, o an bir yasağa bürünüyor ve bir sessizliğe gömülüyordu her şey...
 Güneş yavaşça açı değiştirdi ve ağır ağır devinerek, gökte bir milim kadar devrildi, sıfır açıdan kurtularak, hafifçe evrildi ve sanki totemler dünyasının saygı duruşu bitmişçesine yaşam birden ve başladığı yerden, tüm kıpırtısı ve hızıyla yeniden başladı. İşte o an; Talina'yla sessizlikte ve çok derinlerden gelen, uykulu ve ancak yaşama kulak kesilen canlıların duyabileceği bir tıpırtı ya da küçük çıldırtılar, minicik yer değiştirmeler arasında adayı dolaşıyorduk ki, adanın o meşhur ve gizemli koruluğu sanki birden uyanıp, karşımıza çıkıverdi...

 Yukarılardan inerek, ağaçların arasından,  taşlık, daracık bir yolun sonun da, bir çukurun başına, çıkmaz sokağı andıran bir yere gelmiştik. Deli Dumrul'dan biri yolumuzu kesmişti sanki. Kara bir delik, derin bir kovuk ya da camsız bir pencere gibi, boşluğa doğru sırıtıyordu çukur... Ne ki önünde, bir çalılık ya da bodur ağaçlardan bir demet, onun arkasını görmemizi engelliyor ve bu ona gizil, tuhaf bir hava veriyordu. Talina, önleyemediği bir merakla çukura doğru atladı, dalları eliyle iteledi ve bana bakarak, gel içeri girelim dedi. Yoksa dedim her sapiens gibi, sevişmeyi mi tasımlıyor içerde!.. Gerçekte insanlar, olmayacak şeyleri, olmayacak zamanda ve olmayacak yerde düşledikleri için diğer canlılardan kuvvetle ayrılırlar. Mobius döngüsü ya da Escher labirentleri gibi bir şey olmasın bu kovuk diye geçirdim içimden. Çünkü insanlar abartırlar ve olmayacak şeyleri, olmayacak zamanda, olmayacak biçimde düşledikleri için, türün öbür bireylerinden daha korkak, daha cesur ya da kahramandırlar.
  Kara delik, yere paralel, boyumuzu aşmayan garip bir boşluğa benziyordu, eğilerek, öylesine içeri girdik, şöyle bir kolaçan edip geri çıkmaktı amacımız, çünkü düşler çakıştığında genelde yol değiştirirler!.. Duyumsuyordum. Bir soyutlama olan düş, hiç bir zaman bütünüyle, bir başka düşle eşdeğer olamaz, somutluk ve sonsuzlukta yaşanan eylemler ve sanılardır yalnızca paylaştıklarımız...

 Dört nala giden düşlerimizin yerini, ışık hızında yer değiştirebilen merak duygusu almıştı ansızın. Tanrıyı arayışın öylesine adlandırılması, yüceltilmiş tansıkla karşılaşmanın, bir özleyişe dönüşen, bayağılaşmış ve uyumla örgünleşen kitlelere bahşedilmiş, simetrik ve sakınımsız bir düşünsel kozmolojiyle örtüşen, kafeini alınmış süslerle, dalgalar ve parçacıklarla yayılan bir macera duygusuydu artık aramızdaki...
 Öteden beri düşünürüm, tanrı aldatıcı bir duygudur, gerçeklikte bir düşüncenin ürünü değildir, zorluk, zorbalık dışında tasımlanıp,  düşünülemeyen tek şeydir tanrı... O korkularımızın baş tacı, katıksız bir soyutlama ve tehlike savar asasıdır ne yazık ki... Tanrı yaşamla yüzleşmenin acımasız fenomenine dönüştüğünde vardır, ötesinde yoktur bu yüzden. Tanrı nerede ve nasıl bir şeydir, hiç bir zaman düşlenemez ve ne kadar insan, canlı varsa şu acunda, o kadar tanrı vardır gerçekte ve her birimizin mitosu birbirinden o denli ayrıdır ki, eğer tanrı var olsaydı bile, sonsuz sayıda yüzü olan bir varlık olabilirdi ancak. Bundan ötürü, var olsaydı bile tanrı, ne insanlar onu tanıyabilir, ne de insanları o tanıyabilirdi, sonsuz bir çeşitliliğin bir tanımı yapılamaz ki... O yine de vardır ama, çünkü; yok olduğu sürece varlığı düşünülebilen, öne sürülebilen, bir kesinleme, bir dayanca ve  bir aşkınlıkla, tutkuyla, varoluş ve bir adanış ya da kendini onda bulma ve bir bütünleşmeyle  sürüp giden bir varsayımın, gölgelerine sarıldığımız, olmazsa olmaz, biricik olasılığıdır o evrenimizin...

 Bir duyu, bir algı ve bir düşünceye dönüşebilen, bu kozmik heyula ya da nen gerçekte nerede barınmaktadır acaba ve her şey bir tanrı parçacığıysa eğer ve o yarattığına göre, onun her yerde olduğu ve her şeye gücünün yettiği varsayımı, katıksız bir gerçekliktir artık. Çünkü gücün ve tüm yaratılmışlığın kendisidir o; öyle ki kaldıramayacağı kadar bir kaya yaratsa da, yaratamasa da, kayanın kendisidir o, var ya da yok olanın sonsuzluktan gelip sonsuzluğa giden, kozmolojik düşlemi, varlığın bilinmeyenlerini hiçleyen, katlanılır ve sakinleştirici bir düşlemi ve usun çılgınlıklarını dizginleyen, uçurum ve doruklarını görmezleştiren, olağanlaştırıcı bir düşlemi ve olabildiğince arındıran bir rüzgar ve ruhları sakinleştiren, ululanmış, göksel bir süpürgedir o. Bu yüzden böyle bir yaklaşım geçersiz bir argümandır ne yazık ki ve tanrı bu yüzden yoktur, çünkü yaratılan, yaratansa eğer, yaratanda yaratılandır artık ve birbirini yoksayıp, varsayabilen bir töze dönüşmektedir her ikisi de, varsayan olması da, birinin saltık, tekil varlığına bir açım olarak ileri sürülemez, çünkü o ikicil bir nendir, çift olan bir şeyin gerçekliği bir diğeri midir açınıma göre; varlığı ve yokluğu bir kesinleme olarak ve aynı anda ileri sürülebileceği için; tanrı hem vardır ve hem de -kesinlikle- yoktur artık. Bu yüzden mi bilemem, kovukta tanrı birden önümüzde belirdi ve durdu... El parmaklarımıza dokunuyor gibiydi ama yalnızca kemiklerimize yapılan baskıyı duyumsuyorduk, yanağımızı okşuyor ama; yalnızca etimizin üzerinde dolanan bir esintinin özlemini duyuyorduk. 'Geçin' diye buyurduğunda geçtik, tanrı buydu işte, iri bir sınır taşı gibi, korkunç ya da gülümser bir bekçi, ama ileride bir kalabalıkla karşılaşacağımızı anlamıştık ve adanın o dillere destan Prinkopya'sına, o kendine özgü yaşamına tanık olacağımızı sezinliyorduk artık. Söylentiler hep vardı ama, bir gören olmamıştı bugüne dek. Ah işte More ve Platon ilerde duruyordu, neden bilmem, bekçinin ürettikleri dedim içimden, bir tansıma ve esriklikle, tanrıdan sonra, kalabalıklardan önceydi bulundukları yer. Talina, hayır şeytandan önce onlar diyerek düzeltti beni nedense; nasıl bilebiliyordu ki içimden geçenleri!..

Prinkopya'nın üyeleri olarak, ölümsüz yaşamlarını sürdürüyordu her türden varlıklar, tanrıyı da birebir görmüşlerdi işte ama; birileri çıkıp da, onu gördük, işte burada diye açıklamaları bugünün dünyasına ve bilişsel kozmolojisine uygun bulunmuyor ve katlanılmaz bir korku veriyordu henüz, düşünce yapımızın ve tinsel sınırlarımızın kabullenip,  kaldıramayacağı şeyler, çağlar boyunca var olmuştu ne yazık ki. Tanrının varlığının, onun belli belirsiz olmasından, çok daha kötü sonuçlara yol açabileceğini ileri sürüyorlardı tapılası anlağımızda,   içsel dünyamızda kopacak fırtınalar, ölümlerden ölüm beğenmemize yol açabilecek bir düşkünlüğe sürükleyebilirdi bizi. Bizi asıl öldürebilecek tek şey, salt düş kırıklığıdır dedi Talina, güldüm... Belirgin ve kozmik boyutları bir gizem ve düşlenebilir olmaktan çıkan her şey sıradanlaşır ve giderek terk edilir dedim Talina'ya, gücü ve işlevi değişmese bile diye ekledi bana bakarak.  Bu doğru bir postulatsa eğer, bundan ötürü, bir düşünceden söz edilemez henüz ademoğlunda biçimli, bir yankı oluştu uzayıp giden yarıkta, kendini yadsıma yolunda esin veriyor tanrı hala dedim, gücünü kaotik varlığıyla sürdürüyor zaten o, ikilemler, çatışkılar ve sonsuz varsayımların karmaşası, yapıyı içinden çıkılmaz kılıyor, berkitip sağlamlaştırıyor.

Yapılanımlarına uygun, sözel profiller üretmektedirler onlar bu çağlarda ve peygamberlerinin, söz büyücülerinin, buyrukçu yol göstericilerinin, söylenceye dönüşeceği zamanlar yakındır bu nedenle, tanrının da bir oyuncak, bir düşünce jimnastiği olduğunu ileri süreceklerdir yakın çağlarda, üstelik tanrı ortaya çıkarak... Gerçek süreğenimizin adı babamızdır olsa olsa, özellikle bugün için, bu çağlarda, bir periyodun adıdır tanrı!..
İşte bu gün, burada, onlar tanrıyı buldular da oysa, karşılaştıkları tanrı, onların yani maymunsuların algı sınırlarının dışında ve o kadar öylesine, sıradan bir şeydi ki, arayışın sonucuna değil, bu konudaki yorgunluklarına ve bitip tükenmeyen çabalarına öncülük eden enerjilerine hayran kaldılar ne yazık ki, sonraları; enerji kaybının işlendiği varoş dershanelerinde, yıkıcı hipoteze örnek olarak, yüzyıllarca kitaplarında boy göstermiş, bir çıkışı imlemişti yalnızca, boş yere tanrıyı arayışları!..

Bir çığlık attı Talina, kara ağaçların arasından ortak dostlarımız Niko ve Jessica geliyordu işte... Bir Protopya'ydı burası gerçekte, ilkel bir ütopya, sonra Prinkopya dediler, çok sonra basic sanrıyı gördüler ve Dreamopya adını verdiler yaratılarına, Talina gülerek 'Dramopya' gerçekte burası dedi... Adalılar kendi düşlerine bel bağlıyorlardı belki ama; çok sakin görünüyordu bu düş ülkesi, geçiş ekonomisi diye bir ders okutuluyordu örneğin, ilgisizce bedenin gereksinimleri ölçülüyor, kimileri salt sebze ve meyve yetiştiriyor, sıvı veya katı gıdaya dönüştürülebilen şeyler, otantik yaşamı savunan bireyler, karmakarışık bir yaşam düzünümü özleyen ve uygulamak isteyenler için bir laboratuvar ve deney alanıydı burası görünürde, olabilecek düşlerin en ötesi bir yerde olsa bile, sıradanlıktan kurtulamaz insanoğlu dedi Talina, düşlerin tanrısı sürüyle heykellerin içinden Diyojen'i okşayarak. Kendisi kim bilir neredeydi. Diyojen dedim gerçek bir kurtarıcı, varacağımız yerin, içimizde bir yer olacağını biliyordu o, bu yüzden suyu avuçlarıyla içti, çünkü tas, ikinci bir zahmete yol açmaktan başka bir şey değildi. Saçmalıyorsun dedi Talina, ayaklarımız merdiven değildir!..
 Burada, bir keresinde, keten suyunu özleyen bir organele, kısa sürede bulup getirmişlerdi, balık yağını andıran keten suyu, genlerde mutluluk hormonunu artırıyormuş savlayanlara göre. Ne ki, zaten kavgasız ve hiç tartışmasız, sinik ve ölümsüz bir yaşam sürüyorlardı burada ve Zevkler Bahçesi'ydi kolhozlarının adı. Bosch'tan esinlenmiş, bir tür cennet veya cehennemin versiyonuydu katakompları. Stelik yaşamlarda denebilir, tek uğraşları tanrının ötesinde; ne varın aranışı ya da kozmosun ölümcül gizi nedir gibi bir sorunsal görünüyordu. İyi tarafları bu sıradan yaşamın,  kavganın, çatışmanın ve savaşların bağımlılık yaratan, tümünü sürklase eden cinnetinden uzak ve varlığa kast eden bir düşünselliği benimsemekten  ve saldırgan içgüdünün genetik eylemlerinden kurtulmuş, uzaklaşmış olmalarıydı.  Bu bile tanrının gereksinirliğinden, yokluğuna evrilebilmek için yeterli bir ulaşım dedim. Talina gene karıştı düşlerime, tanrıyla oyalanmak seni moronlaştırıyor, öncelik sırasında, düşlenebilir kavramlara geçebilmiş olmaklığını kutlarım, zahmet sırasında bacaklarımızdan kurtulmayı denesek daha iyi olmaz mı!.. 

Onlar kan içmeyi arayan alışkanlıklardan uzaklaşmışlar, bilinçaltlarında yer eden ölüm ve öldürme içgüdüsünden de kesinkes kaçınabiliyorlardı artık, unutmuşlardı daha doğrusu; konuşabilen bir ejderha ve hatırı sayılır, tırnaklı birer yaratık olduklarını... Düşlenebilir ütopyanın en iyisi bu olacaksa dedim, bir tür neandertal hala bunlar!..

Yüz yıllar önce, adrenalin geni çıkarılmıştı bu dünyevi boylardan, genlerle oynayabiliyor ve can sıkıntısını tarihin karanlıklarına gömüyorlardı artık. Ölümsüzlük, barış ve güzellik yaşamın naturası olmuştu, kan dökmenin yerini almıştı, alternatif, sonsuz uğraşılarının güzelliği, örneğin ölümsüzlüğün, sınırlı sonsuzluğun kendisi olduğunu anladıklarında, bunu çoğaltmanın ya da ortadan kaldırmanın anlamı olamayacağını sezmişlerdi  ve tam aksine sınırın parçalanması yollarını arıyorlardı artık. Gerçek ölümsüzlük ve sonsuzluğu aramaktı amaçları, bir özlemdi belki de bu ve geçmişin, eskil ölümsüzlük kavramları gülünç geliyordu artık onlara...
Prinkopya, denizlerin ve gökyüzünün bilinmeyenleriyle pek ilgilenmiyordu gerçekte, onlar bilginin sonsuz ve öğrendikçe bilinmeyenlerin çoğaldığı bir labirent olduğunu anlamışlardı. Bilgi aritmetik bir hızla artıyordu evet ve her yanıt yeni ve sonsuz sayıda bir soru doğuruyordu ve her sorunun bir yanıtı vardı ama her yanıt yeni ve bilinmeyen, sonsuz sayıda soru ağları demekti. Bilinmeyen, geometrik bir hızla artıyordu, açılan her kapının karşısında; bir domino oyunu ya da bir matruşka bebek gibiydi evren, gizine ulaştıkça, yeni ve sonsuz sayıda bilinmeyenlerin, karanlık dehlizleri görünüyordu bir bir, sonunda bunun bir oyun olduğunu anladılar, sanal bir karadeliğin içinde dönen sonsuz akışta, dairevi geçmişler ve gelecekler sahneleniyordu gerçekte ve ama durdukları yerden bir adım bile uzaklaşamadıklarını  anladıklarında, oyunu sonlandırdılar, tanrının kendilerini bulması ya da gerçeğin ve sözü edilen ötekilerin yanlarına gelmesini beklemeye başladılar, işte o zaman garip bir şey oldu, ölümler yeniden başladı ve kavga ve savaşa yeniden tutuşan kabile ve klanlar oluşmaya başladı. Hayatın ve ölümün amansız baskılarında cana kıyım, yaralama, uçurumdan atma ve kendi varlıklarına kast edebilecek et yeme alışkanlıkları yeniden görülmeye başladı. Döngü bu dedi Talina, olamaz dedim, tanrı biziz!..

 Kısacası, onlar Yeni Dünyalarında, pragmatizmden başka hiç bir şeye yüz vermeyen, bir ideolojik sorunsalın kurbanı ya da sevdalısıydılar. Korunma ve gereksinimler, sağlıklı yaşam ve disipliner düzen amaçlanıyordu çoğun, ölümsüzlük, sevi ve zaman gibi klişe kavramların yarattığı piramitler ve gizil bilinmeyenlerin bezdirici zorlukları, gerilerde kalmıştı sonunda ama geçmişin ve geleceğin türeviydi yine de tüm olan bitenler.
Prinkopya'da bir türevdi sonuçta, örneğin tek bir kompüter vardı burada, herkes bir çip taşıyor ve oradan bağlanarak, sanal dünyalarında sonsuz, uçsuz bucaksız bir gezintiye çıkabiliyorlardı. Ekranları bir hologramdı ve gökyüzünün her köşesinde, diledikleri yere konumlandırabiliyorlardı, elbette bu ekranı ortakta kullanabiliyorlardı, ne büyük bir kolaylık...
 Eski dünyamızda; Cengiz Han saklanacak yer bulamadığı için bütün korkularını unutmuş derler. Prinkopyalılar korku kavramını bilmiyorlardı, pek çok şey, salt sanaldı çünkü, esin ve lav volkanları, kral Aaron, su yılanı, suların sürüklediği Musa ve oksijen konsantratörü gibi cihazlar onlar için tümüyle sanal birer bilgi ağıydı ve ta baştan beri solumayı bırakmışlardı, kurtulmuşlardı solumaktan daha doğrusu, ama birer robotta değillerdi. Çünkü Prinkopyalılar hiç bir iş yapmıyordu gerçekte... Uzaydaki ütopyaların tümü ve Neptünsü yaşamlar bile ilkel sayılabiliyordu artık onlar için, çünkü bir sürü gereksiz ayrıntıyla boğuşuyorlardı, yer altı, yerüstü ve kayalık gezegenlerin uydusu sayılan yerlerde görülen diğer ütopyalar bile, onlar için bir ilgi veya bilgi kaynağı sayılabilecek düzeyde değillerdi ve salt bir yinelemeydi, her zamanki gibi umutla beslenen kötücül bir yineleme. Talina ilk kez gülümsedi ama alay ettiğini düşünmekten kendimi alamadım...
 ***
 Korulukta girdiğimiz çukurdan, Aya Yorgi'nin arkasında kalan, tuhaf kayanın altındaki, taş oyuktan dışarı çıkmıştık. Herkes kayanın arkasındaki, eğreti taşlık yoldan çıkıp geldiğimizi sanmıştı, orada oturduk ve 'mare nostrum' Mermerler Denizi'ni seyre dalmışken, adalı dostlardan birine dilim sürçerek, az önce Prinkopya'dan geldiğimizi söyledim!.. Güldü. İnsanoğlu olanaksız gördüğü şeylere, imgeleminde hiç bir zaman yer vermez ve bu yüzden dizginsiz alışkanlıklarını ölesiye sürdürür. Bu yüzden ilkeliz biz. Her daim. Bu yüzden insanlık, 'Gübrede debelenir durur Argos gibi' diye düşünmedim değil. Adama ısrar etseydim eğer, bana deli gözüyle bakacağı kesindi...

Talina içine girdiğimiz koruluktaki 'Marsias Boğazı'ndan, o kadar etkilenmişti ki, tüm inançların, dinler, totemler, tapınaklar, ikonlar, kuleler, kubbeler, bilim-ilim dünyası, Satürn ve Gorgonların, gerçekte bizi doğru yola sürükleyen imajlar, imgeler, manipülasyonlar ve ağlarla dolu bir dolambaçlar yığını olduğunu belirterek;  düşlere ve ütopyalarımıza kavuşmak için, doğru yolda olduğumuzu söyledi. Karşı çıktım, jenerik boyutunda olan her şey, filmin tüm bütünlüğünü gizlemeye yöneliktir dedim, bütün bu görselin ve ritüellerin gerçekte bizleri olması, erişilmesi gerekenden uzaklaştırdığını ileri sürdüm. Jenerik bir tadımlık bal, gerçek nektarı hiç bir zaman bulamıyoruz, bir oyalama ve gecikmedir şu insanlık. Bir anomali ne yazık ki...

Talina gülerek, her zaman aynı şeyleri söylüyorsun, bir düşmanlığın mı var senin insanlığa dedi!.. Dişlerimi alabildiğine göstererek sırıttım. Belli dedi!..
 Biz bir kandırmaca ve bir oyun içindeyiz, örneğin gerçeklik sandığımız tüm yaşam sistemi, tümelde sanaldır bizim, yinelemenin yinelemesiyiz biz, sanal kabul ettiğimiz tüm yaşananlar ise, özlediğimiz salt gerçekliğe bir yaklaşımdır. Örneğin bizim tanrımız sanal, meleklerimiz sanal, kitaplarımız sanal, ama gerçekmiş gibi davranıyor ve öyle algılamakta da dur duraksız yol almaktayız. Bir oyunun içindeyiz oysa -Talina sıkıldığını belli edercesine oflayıp, pufladı bu arada-, tanrı gerçekte var ve onu aramıyoruz bile, öyle bir düşünce ve çabamız olmadığı için, varsayılan ve onun buyruklarını dile getiren bir kavramsala boyun eğmekte hiç bir beis görmüyoruz biz.

 Tanrı neden kitap yazsın ki, düşüncelerimizi değiştiremez mi, ormanları keserek yazılmış buyrultular komik sayılamaz mı, olmuş gibi davranıyoruz biz her şeyde. Biz antigerçekliğe sığınmakta ısrar eden cromagnonların süreğeniyiz bence, bir tür yalan, felsefi tütsülerle uydurulmuş masallarımız var bizim, güdük ve cılız bir yaratık olduğumuzu kabulden kaçınıyoruz, kendimizden korkuyoruz ve yüzleşmektense tanrıya sığınarak süblimasyonu tercih ediyoruz ne yazık ki. Tanrıyı aramaya gücümüz yetmediği için, onu varmış gibi kabul ediyoruz ve sözde onun öngörüleriyle deviniyoruz, yalancı, sahte ve sanal bir tanrıyla yetiniyoruz biz, aramızda olan biri gerçekte o tanrı, çünkü birbirimizi öldürmeyi, yok etmeyi, süründürmeyi, acılar ve işkenceler bahşetmeyi, kurtuluşlar vaat ederek, olan biteni süslemeyi; onun sınavları olduğunu ileri sürerek meşrulaştırıyoruz ve kesinlemelere dönüştürerek bağışlıyor ve sunuyor ve sürdürüyor  görünüyoruz artık gerçeklikte ve kitlelerin tanrısı aramızda oysa...
İşte 'evamiri eşare' böyle ferman olur mu, nasıl bir tanrı bu, tanrının bizlerden hiç bir farkı yok ki, olmakta olanın, -olmamakla- yer değiştirmesini istiyor, karşıtların birliğini gizleyerek ilerliyor, bu otoriter ve kana susamış toplumların hezeyanlarıdır öteden beri, paralel zıtlıkların doğruyu değiştirdiği nerede görülmüş, pekiştirmiş yalnızca, yazık değil mi, gerçek tanrıyı aramaya başladığımız ve bulduğumuzda tinsel ölümsüzlüğü ve sonsuz barışı da belki bulmuş olacağız biz. Geçmişimizi cezalandıramayız bu yüzden belki. Çünkü ceza ilkel ve barbar tanrılarımızın yarattığı toplumların bir anomalisiydi...

 Düşüncenin ve sözcüklerin sonunu getirmek için bir öykü yazdığımızı düşünelim, her ikisinin de bir sonun arayışında ve onun özlemini çektiğimizde, tam aksine çoğaldıklarını, ürediklerini göreceğiz, düşünce ve sözcükler bedenimizi yiyip bitiren tümöre dönüşmüşler ve dizginsizler, bu da bizi yoldan çıkarıyor, böyle bir şeye kalkışan insan türü sonunda canına kıyacaktır kederinden. Çünkü hiç bir şeyi sonlandıramayacak bir uygarlık biçimi ve bir yaşam 'sistemamız' var bizim, kutsallarımız ve kitaplarımız, keder ve acılarımızı çoğaltmaktan başka bir şeye yaramayacaktır bu yüzden, sözcükler, kendilerini çoğaltmaya yarar canavarlardır, onların eline tutsak düşmüşüz. Sürekli sözcük sızdıran ve gaz kaçağı olan bir silindir gibi dünyamız ve cehennem, sözcüklerin cehenneminde, yanıp kavrulan yalnızca bizleriz ne yazık ki...

İşte bizim tanrılarımız hep ulaşılmazlığı öngörmüş, erişilmezliği kutsamış, niçin, sonlu yaşam ve zorunlu bitişi kanıksamamız için, dikey limitin içinde, ölüm ve öldürmenin kanıksanışı ve birer kan kasabıdır yarattığımız tanrılar, uygarlık biçimimizi değiştirmeyi başardığımızda, bu tanrılar geçmişin putları ve Uranusları gibi tarihin karanlığına karışacaktır sanıyorum, uçurumlardan atılarak unutulacaklardır, son yortumuz ve ilkel dürtülerimiz bu ritüel olacaktır bizim, bilin ki, bir zaman sonranın mitolojisi, bugünün motor gümbürtüsüyle, roket böğürtüsüyle ayın karanlık yüzünü gören hemcinslerimiz olacaktır ne yazık ki...

CRSPRKHGNMQWRTYFDGÇJLVBXZ adını verdiğimiz gen düzenleme cihazını tam kapasiteyle çalıştırabildiğimizde, bütün barbar alışkanlıklarımızı yitireceğiz, etsevicilik bitecek, sıvılara olan tutkularımız sona erecek ve uygarlığımız bir nebze olsun ilerleyecektir, öncesi bir deneydi ve çok zamanımızı aldı, basic ama kötücül şeylerdi olan biten. Bir gün felsefe öğretmenimiz, eli cebinde derse gelmişti ve bilin bakalım avcumda ne var dedi, yaşamımız için çok önemli, bilene onu armağan edeceğim, hepimiz düşünce var diye bağırdık. Çünkü düşünemediğimiz de yaşayamayacağımızı sanıyorduk, hayır dedi. Kitap dedi biri, gene hayır dedi.  En arka sıradan biri -hava- dedi, öğretmen bir kahkaha attı ve evet bildin dedi. Bu kadar basit, doğruydu bu. Çünkü hava olmasaydı yaşam olmayacaktı ki, solumak. Bir havayız biz!..

 Japonlar konuşurken karşısındakinin gözlerine bakmayı saygısızlık sayarlarmış, çünkü suçlamak anlamına gelirmiş bakmak, karşıdaki kişiye. İlginç, yaşama hakkı gibisi yok, özgürce solumaktır yaşamak gerçeklikte... Presbit'eryeniz biz, her ikisi de.  Palindromik aralıkların virüsü, metalik hidrojenin özlemcileri, sıvı yemekler, gaz kaçakları, azottan ekmekler, volfram nektarı ve Kenan ili kurbanları gibi... Biz belki de güneş sisteminde diğer gezegenlerin ya da güneşin uydusuyuzdur, onlarda kimlerin tutsağıdır bilebiliyor muyuz, ayrımında olmadığımız kim bilir  neler var, bilisizliğimizdir bizim bildiklerimiz, güneşin içindeki bir uygarlığın ham maddesi; belki de bir düşünce deneyiyiz biz, kobaylarızdır belki de, nasıl bilebiliriz ki, ama görüntülerimiz tekin değil, fareler gibi tuzaklara atılmakla ömür geçirdiğimiz savlanabilir...

 Süt yolunun Orion koluyla, yay yolunun arasında, gökadadaki en parlak yıldızlardan biri olan Eta Karina vardır, dıştaki ana kol olan Perseus ve Avcı'nın uzaklarındaki Beygir Bulutsusu gerçekte bir yıldız fabrikasıdır. Andromeda vardır, akkor gazlar ve bir alkol denizi olan uydular, dünyayı kaplayabilirler. Görünür ışık neyse, karanlıkta görünmeyen bir ışıktır gerçekte, disk yıldızlar, taç yıldızlar vardır, soğuk, turuncu yıldızlar ve öte gezegenler, birer su tacı olan, düşünüldüğünde kendimizi aştığımızı söyleyebiliriz ama evren bir kitapsa, bir virgül bile değiliz biz, bunu anlayabilmeliyiz.

 'Bir gün, paramparça organları, deşilmiş bağırsaklarıyla son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takım yıldızların altında bir başına dolanıp dururken; bir deri bir kemik kalmış, çılgınlaşmış son insan... Uçsuz bucaksız mezarların, dev beton blokların, soğuk putların ve ıssız kentlerin arasında yalnız başına bir küfr gibi dolanırken, şu korkunç soruyu soracaktır; Neden?..'

  Bu tür apokaliptik metinlerin senare ediliyor olmasının yararlı olduğunu söylerler, çünkü özgürlüğümüz için önlem alınmasını salık veren manifestolar gibidir onlar, sanat ya da yaşam bir delilikse eğer binip gideceğimiz şey, ütopyalardaki gibi güneş gemileri olmalıdır diye düşünebiliyorum artık... Şu anda okumakta olduğunuz bu dizimlerin, siz onları okumadan önce yazılmış olması gerekmez mi ama onlar yazılmadan önce çoktan okunmuştu. Sonuçlar nedenlerden öncedir, çünkü nedenleri biz uyduruyoruz. Big bang sonrasında insan ortaya çıktı ve nedenini buldu evrenin; Tanrı!.. Oysa sonuç nedenden çok önce gerçekleşmişti!.. Neden bir yinelemeydi. Tüm gerçeklikler bir sonuçtur. Evren hakkında bildiklerimizin, nedenin (bu dizimlerin yazılması) bir sonuçtan (bu dizimlerin okunması) daha önce geldiğini ileri sürdüğümüzde, yapılması gerekenler açıkça anlaşılır ve güvenli bir varsayım gibi görünebilirlerdi bizim dünyamızda, oysa bu korkularımızın ve güvensizliğimizin dışavurumudur, evren nedenselliğini sonuçta görüyor ancak, elementer dünyamızda olan, olması gerekenden, yani düşünülenden ve nedensellikten önceliklidir hep... Çünkü nedensellik aransaydı evren yapılanabilir miydi, sonuç nedenin kendisidir evrende...

 Son yıllarda, atom altı parçacıkların krallığında, neler olduğuna ilişkin bilgilerimiz genişliyor, araştırmacılar doğru gibi görünen şeylerin ve bazı durumlarda daha çok sezgisel olarak, doğru olarak kabullendiğimiz şeylerin, daima öyle olmadığı gerçeğiyle yüzleştiler. Örneğin, süperpozisyon denen kavramı ele alalım. Schrödinger’in Kedisi örneğinde betimlendiği üzere, kuantum süperpozisyon, parçacıkların eşzamanlı olarak, iki veya daha fazla durumda bulunabildiği veya aynı anda iki farklı konumda olabildiği olgusudur. Bu neden ve sonuç kavramının parçalanmasıdır. Tuhaflık burada bitmiyor. Geçtiğimiz yıllarda, fizikçiler, süperpozisyonun nedenselliğe aykırılık taşıdığını da buldular; olayların nedensel sıraları da süperpozisyon halinde olabiliyor, diğer bir deyişle, tıpkı parçacıkların konumları gibi, olayların sıraları da “belirsiz” olabiliyor, sonuç nedenselliğin önüne geçebiliyor. Çünkü bir kötülük halinde nöronlar ne yapacağına çoktan karar vermiştir ve o kötülük olmadan gerçekleşmektedir durmaksızın.  Küçük, büyükten daha büyüktür, çünkü göktaşı veya tozsu evren onu yaratan parçacıktan doğallıkla daha küçük ya da daha küçük olmak zorunluğunu taşımaktadır. Yaratılan, kendi asal varlığının üstüne çıkabilir mi, bir türevdir o ve kavramsallıkta bir parçadır ne yazık ki ve her şey bir inakla, değişkesiz bir kavramsallık ve batıl bir sonsuzlukla sarıp sarmalanacaktır sonuçta, bilgi bilisizliktir. Bir inaksın sen dedi Talina, gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde sarıldı bana...

Talina; alın yazısının gerçekliğine vardın dedi sonunda. Alın yazısı nedensellik işlevidir dedim bizim yargılarımızda, son başlangıçtan öncedir oysa, ama ondan önce bir şey daha olması gerekiyor ve ondan önce de bir şey daha. İşte onu bilemiyoruz, öyleyse uvertür, ara geçişler, gerçeğin müziğine yaklaşırken  çalan şeylerdir.

Prinkopya gerçek olduğunda onu anlayacağız!..

 

 

 

 

 

 

*

 

 

 

TROÇKİ

 

Zaman zaman adayı, kimselerin olmadığı gece yarılarında, ay ışığının ıssızlığında, nice çıldırtılar arasında dolaşırım. Geceleyin beyaz bir at çıkar karşıma, mitolojik çağlardan kalma bir yarı tanrı gibi az ilerde durur, bir yılkı atı olduğunu anlayana dek sessizce süzülür ve geriye dönerek, bulutların arasında yükselir, ayın içlerine doğru, ışık okyanuslarının içine karışarak, yiter gider. Özgürlüğün tanımı budur işte derim... Yollar tanrının yarattığı, uzayıp giden bir yılan gibi kıvrılır, evler sizi gözetleyen canavarlar gibi gözlerini kırpıştırır, sokak lambaları solgun ışıklarını üzerinize çevirerek, gecenin bir Frankenstein'ı, talihsiz ve yazgısına küsmüş bir insanı gibi sorgularcasına, sürgit sizi izleyerek gölgenize eşlik eder. İşte o gecelerden birinde, uzaklarda, sanki yolun ortasında bir bankta, tuhaf bir yaratığa benzer, biri oturuyordu sanki ve belki de yalnızca ben görüyordum artık onu... Yolumu değiştirmek gibi bir ürküye kapılamazdım, gururum bir kez bile incindiğinde, sürgit öyle olabilirmiş gibi bir duygu vardı içimde, giderek yaklaştım o şeye ve bir dönemeçte yol kenarında duran bir bankta oturduğunu anladım tuhaf yaratığın...

Yaratık diyorum, çünkü çul çaput içinde, sanki içine kıvrılıp kalmış, ufacık tefecik ve çaresiz, kimsesizlikten emekli, içine doğru sinmiş ve neredeyse eriyip gitmiş bir canlı gibiydi... Sanrılar ve illüzyon çağlarında, bir insandan başka şey olamayacağı belliydi. İçimden şimdi bu gecenin boşandığı, karanlığın siyah bir zehir gibi aktığı saatte, hiç bir anlamı olamayacağı halde, para isteyecektir bu meczup diye düşündüm. Hiç bir zaman bozuk metaller taşımam, ağırlıktan nefret ederim, kolye, saat, bileklik gibi barbariyan alışkanlıklardan hoşlanmam, başıboş yaşamayı severim, bu durumda dedim kendime, işim zor, şimdi adam kesin bir şeyler ister ama vermeyince, veremeyince sözü gümüşleyecek her zamanki gibi, ilgisizlere ilgisiz tüm evren gibi, bende duymazlıktan geleceğim ve öbür dünyaya kadar bir daha görüşmemek üzere yanından geçip gideceğim. İçimden böyle geçiriyordum ama eceline susamış bir yaratık gibi, ya içgüdüsel korkularımı yenemeyerek, ya beni yok edecek canavara naz çekip, gönlünü almayı umut ederek ya da insafına sığınıp, kadirden, beladan uzak durma düşüncesiyle veya hiç birimizin henüz bilmek istemediği, bilemeyeceği kozmik dürtülerden, evrenin her şeylere yayılmış, ortakçıl genetiğinden süzülüp gelen nedenlerden ötürü, geçerken elimde olmaksızın adama merhaba diyerek, görünürde insanlık özlemiyle, candaşlık, kardeşlik düşüncesiyle bir selam verdim, sessizce başımı eğdim. Dönemeçte olduğum için kör noktada sayılırdım ve doğrucası da Adem'in borcunu ödeyip geçip gitmekti niyetim. İki köşeyi birleştiren dik açının kırılgan noktasında yan yana geldiğimiz anda, fırsatı kaçırmadı adam ve elem ve coşkunun soyutlanabilen tinselliğinde, ateşin var mı dedi ve büyük savaş, varlıkların çarpışması başlamıştı işte, saniyelerle, saliselerin boğuşması bakalım nasıl sonuçlanacaktı...

Bende, bu tip insanlara yarayacak hiç bir şey olamazdı öteden beri, belki de güneşin ilk gününden bu yana, yok deseydim adama, hiç bir işe yaramaz, gün yüzü bile görmemiş biri yaftasıyla kendimi mahkûm edeceğimi biliyordum, ayrıca adamın tepkime sessiz kalışı, beni bir ezikliğin içine bulayarak yürüyüşümün dengesiyle dozajını bozacak, gecem artık haram ve harap olacaktı, üstelik adamın daha ağırdan bir tepkisi de olabilirdi belki... Karşımdaki, sanki daha sözünü bitirmeden, hiçte yeri olmadığı halde, sırf lafa tutuşurum, ortamı kaydırıp, yumuşatarak, konudan uzaklaştırırım tasası ve umarıyla; Ne yapacaksın dedim. Çünkü duruşu o kadar içe kapanık ve bir yorgana sarılarak uyukluyor gibiydi ki, ne tütün içebileceğini düşündüm o an adamın, ne de yapabileceği başka bir şeyi... Ateş istemesi, varlığın temas alanına olanaklar sağlayan, tanrısal bir Prometheus öngörüsüydü kanımca, tutuşturan birliğin ortak meşalesi... Adam iyi biriymiş, duymasam da olurmuş gibi usulca, tenekeyi tutuşturacaktım dedi, o zaman anladım bacaklarının arasında duran bir teneke olduğunu, yarı karanlıkta, yarı gölge konisinin içinde, hiç bir şey tam olarak görünüp seçilmiyor ki, teneke kurumuş bir ağaç gövdesi gibiydi, adamın uzun boyu, sanki biricik dalın devamını andırıyor, yanına koyduğu çar çaputun içindeki yumru, uyuklayan bir kediymiş gibi düşlere kapılıyordu insan, sabah olunca bu adamın yerinde yeller esebilirdi inanın, dünya değil, dünyalarımız vardır bizim...

Adamcağızın zararsız biri olduğunu anlar anlamaz, dengeyi daha bir korumak adına, özveride bulunmaya karar verdim ve bankın bir ucuna anında ilişerek, hava o kadar soğuk değil ama dedim. Ateşle bir ilişiğinin olduğunu hemen anladı sözümün. Böylesi bayağı keyifli olurda ondan dedi. Söylediği şey o kadar mutlu etti ki beni, gerçekten gecenin bu saatlerinde yanan bir ateşin çevresinde oturmak, düşlere dalarak bir söyleşiye kapılmanın sonsuz ve eşsiz hazzında zaman geçirmenin, unutulmaz bir zevk olduğunu, bu denli iyi anımsayamazdım. Çocukluğumda yaşlıların ateşin önünde uyuklayıp düşlere daldığını bilirim ben. Ateşin içine düşerek yanıp tutuşan, küllerinden doğanın olduğunu da söylerlerdi şakayla karışık. Ateş geldiğimiz ve gittiğimiz yerdir, cennet diye bir yerde yoktur, olsa olsa salt dünyamızdadır o tür şeyler ne yazık ki... Cüretim arttı ve insiyatifi ele geçirir gibi, sohbetin ateşi tenekeden daha iyi ısıtır geceyi dedim, doğruluğunu ya da eğriliğini pek düşünmeden, adam güldü sessizce, boşluğun içinden, konuşmak için can atan, kendisinden daha garip biri geldi diye düşündüğünü var saydım artık ve son kozumu oynayarak dedim ki ona, buralarda Troçki'nin kaldığı köşk varmış, hangisi o dedim...

Adam hafifçe ciddileşti ve ilk kez yüzüme bakarak, gece orasını görmek ne işine yarar ki dedi, ürperdim birden, adamın karanlıkta yüzü yok gibiydi neredeyse, yine de konuşmamızın akışına güvenerek, tamam ama herkes bir yeri gösteriyor ne yazık ki dedim, daha önce şurada kalmış, sonra şuraya geçmiş, o ilk geldiği yermiş, burası son kaldığı yer, sanki Troçki hiç yaşamamış da, bir masal, bir efsane uydurulmuş gibi... Adam bana doğru daha bir ciddi baktı artık ve sohbeti karıştıracak, düşünsel çatışmaları başlatacak ilk vaazı verir gibi inlercesine bir ses çıkardı; Bu dünya uydurmadır dostum!.. Gerçekler düştür ne yazık ki diyerek, konuyu saptırmak istemedim. Dedim ki ona, Troçki kaotik düşlemlerden, ikicil varsayımlardan arınamamış biri, sırf kendi doğrularına inanmış olsaydı bulunduğu noktada, daha başarılı olurdu, ama kitlelere, daha doğrusu tüm bir insanlığa kulak verdi o ve yenildi. Doğrunun doğruluğu değil, doğrunun kitlesel karşılığı öncel sayılmalıdır yaşamda, çok karışık bir konu ama tüme varım, tümden gelime zaman zaman hükmedebilir, tersi de olabilir belki, basıncın değerlerini iyi hesaplayan ve göstergelerin tümünü gözlemleyip, sonuçlarını öngörebilenler, doğruluğun doğruluğuna da hükmedebilirler artık dedim. Teori deniz gibidir ama dedi, pratikse ağa takılan balıklar...

Güldüm hafifçe, politize pratikleri bu denli peyzaja dönüştürmenin cezasını o da çekti, bizde aynı şeyleri yapıyoruzdur belki, ama karşımızda tepki verecek bir kitlesel dalgalanma, bir sayıklama olmadığı için Diderot'dan daha vurdum duymazız. Sözlerimi anlamazlıktan gelmiş gibiydi, insan düşüncesini kendisi belirleyemez dedi, bir yenilgi, bir sürgün, bir zafer, bir beraberlik, bir rüzgâr, bir gün batımı, bir kavga, bir ziyafet ve bir arkadaşın toplamıdır düşünce... Okumak, gözlem, yaşananlar, düş gücü filanda var diye ekledim. Troçki'nin yitirdiği düşünceleri değildir, verimlerin dünyevi karşılığının pratikte gerçekleşme olasılığına oranla yetersizliğidir bizi kederlendiren dedi. Burjuvalar onun yanında yer almış ama, oyun içinde oyunun içinden çıkmak zor olsa gerek... Düşünce ele geçmez gerçekte, lunapark oyuncakları gibidir diye sürdürdü, kaygan, akışkan, bir çukurda biriken, bir tümsekte dağılan; sonra düşünce öyle sonsuzdur ki, bizim düşünce sandığımız şey bir gölgeye bakarak ürettiğimiz çırpıntıyla, kırıntılardır, Platon'un mağarasında sözü edilir açınlar gibi... Kırıntının kırıntısıdır belki de diye sözünü tamamladım... Troçki dedim, böyle günah çıkartıyor mudur artık bilinmez... Troçki onun gerçek adı bile değildi, momentumdur bunlar dedi. Yaşam, tinsel eylenimler, düşüncelerimiz, konkav dünya, bezdirici eylem ve saltık evrenin som varlığı, sonsuz bir çatışma ve uyum içinde dalgalanan töz yığınlarıdır gerçeklikte, var oluşumuzun anlamını arayıp, bulmak için çabalarız sonuçta, tekillikse burada düğümlenir, yenilgilerin ve zaferlerin bir değeri yoktur zamanın akışında, sonsuzlukta her şey başladığı noktaya dönecektir, bu zorunlulukta tüm kutuplar birleşerek, bütün ayrılıkların ve bir olmaklığımızın; tanrının enstrümanları, varoluşumuzu hükme bağlayan organları ve sürgit genleşen tinselliğimizin kaotik yansımaları, göksel sayılabilecek bir geotizmin türevleri olduğu anlaşılacaktır. Tanrıyız biz gerçekte ve onun sonsuzluğa uzanan uzuvları, yürek atışlarıyla, kıpırdanışlarımızın kanıtıdır dedi. Bambaşka iki kişiyiz biz yine de dedim gülerek, enternasyonal birleştirecek bizi dedi bir kahkaha atarak, sesi havada çınlayarak sanki geri gelmişti. Troçki, tüm insanlık için çözüm aramıştı, bir bütünün parçası, sağlıklı bir yapı izlenimi verdiğinde, bir domino etkisi yaratıp ya da Şanghay rüzgârı gibi bütün dolayımları sürklase edemeyecekse eğer, parça başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalacaktır diye sürdürdü. Gerçekliğin bütüne karşı düşünülebilecek kapsantısı uğruna, parçanın sağlıklı ve tümsel bir yapıya bürünmesinin genel geçerliği öngörüldüğünde, sızmalar oluyorsa ortaya konulanın bir deney safhasında kalacağı bellidir, yarı cennet, yarı cehennem ara duraklardır, bütünsellik söz konusu değilse, tamlık sağlanamadığında hiç bir edimimizin pratik yansımasından söz edemeyiz. İlkeliz biz, bir yapıntı bile değiliz, oluşmaktayız ve bir otomat sayılmalıyız, aşamalar bütününde ilerlemeliyiz belki de, evet ama bir paradokstur bu ne yazık ki, bizi daha vulgerize edebilecek bir gelişme ya olduğu yerde kalmalı ya da tümümüzü kapsayan bir dönüşüme varmalı, öylece sonuçlanmalıdır. Doğrunun ne olduğuna tanrı karar verecektir. Sonuçta, uzuvlarımızın tüm bir bedeni yüklenemeyen, sürükleyemeyen davranışları, hükümsüzdür, geçersiz sayılmalıdır, türün öbür bireylerini kapsamayan her restorasyon, bir canlandırmadır, hiç olmamış gibi bir eylemle sonuçlanabildiğinde edimlerimiz, görü neyi gerektiriyorsa o olacaktır ve artık bizi bir düş kırıklığı bekliyordur kaçınılmazlıkla... Öyle olduğu, bırak geçmişin devinimlerini, senin varlığından bile belli diyecektim ki, belagata düşmekten korktum, su yollarının belirsizliğinde, günoğulculuğa sapmaktansa, adamın sakınmasızca dile getirdiği düşüncelerinin, geceyi aydınlatmaya kalkışmasının, saygıdeğer olması gerektiği kanısıyla, sessiz kalmayı yeğledim. Bir boşluğun süzülerek aramızdan geçip gitmesiyle, düşünceleri, sonsuzluğun hükümranlık yayan görkemine yenilmiş gibi, derin bir iç çekti adam ve gel sana Troçki'nin kaldığı köşkü göstereyim dedi; gözüme giderek dev gibi görünen adamın, çar çaputun içinden çıkınca, çelimsiz, ufak tefek biri olduğunu gördüğümde, sürüp giden düşünsel atışmalarımızdan utanır gibi oldum, keşke dedim yalnızca adam konuşsaydı da salt dinleseydim, kim bilir neler söyleyecekti, doyunca içini dökecekti belki de, pek fırsat vermedim adama çünkü, karşılıklı diyalog, ne de olsa yarım kalmış hamlelerin yığınından, bir eksiklikten doğan şeyler, keşke sessiz kalarak, adamın sırf kendi düşüncelerini aktarmasını sağlayıp, dikkatle dinleseydim, şimdiki zaman diye bir şey yok ki, evrenin 'kozmik karmaşasında', çelişkiler içinde hepsi yiterek, geçip gitti işte... Karanlıkta geniş yolda yalpalayan iki sarhoş gibi yürümeye başladık. İnsanın biri dedi, bir gün bütün dertlerinden arınmış, ağrısız sızısız bir güne uyanmış, meğer birde bakmış ki öbür dünyadaymış...

Düşüncelerimiz sonsuza dek bir azlık içinde barınacak, yetersizliğini koruyacaktır, maddenin sakınımı dediğimiz budur işte, düşünce kendisini üreten bağlaşıklıktan, çoğaltıcı, yayılmacı varlıktan hiç bir zaman kendini kurtaramaz, o bir hiçliktir eşya için, bu yüzden varlık kendisine inanmak zorunluğu duyar. Düşünün ki, en usa sığmaz başkalaşım bile, kendisinin bir türevi olmak zorundadır sonuçta, o kendisini yadsımış olduğunu, yoksamış olduğunu, hiçlediğini var saymış, öylece düşünmüş olsa bile... Gecede kızıla boyalı bir köşke vardık, ay ışığının, uzaktaki denizi aydınlatan, suyun üzerinde inip çıkan parıltısında; yakamozlar kızıl ordu gibi dalgalanıyordu. Burayı gelip geçerken görüyordum ama sessizlikte ürkütücü ve göz alıcı bir yapının dibinde durduğumuzu anlamıştım. Adam beni çekerek aşağılara sürükledi, köşkün içlerine dek sokulmuştuk, orada dalgalanıp duran bir denizle, bir sandal vardı, bin dedi, 'carpe diem' nasıl olsa, Horace dedim, Horace'ın dizesi bu, bir çırpıda şiiri okudu...

''Günahtır alınyazısını kurcalamak, Yıldızlardan geleceği okumak, Lekenoe; Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi. İşte kayaları kemiriyor Tiren denizi; Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız, Belki de yaşanacak yıllar vardır önümüzde; Bilgeliği elden koymamaktır, en iyisi. Madem ki sonumuz ölüm, şarabını süz, Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez; Konuşurken bile zaman geçip gidiyor, İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.'' Koltuğunun altından bir şarap şişesi çıkardı ve denizin ortasında içerek kutsadık üzüm kanını, sonra bir şeyler fısıldayarak ağzını kapattı şişenin, denize bıraktı. Belki bir gün Odessa'da bizimkilerin, mujiklerin eline geçerde dünya yeniden kurulur dedi. Kuşkuya yer veremezdim kendimde, olanaksızdı bu ve Odessa konusunda ağzımı bile açmadım!.. Deniz dalgalanıyordu, ay ışığı sanki suyun içine bıçak gibi giriyor, sonra şıpırtılarla, balıkları uykusundan uyandırıyormuş gibi, küçücük şeyler çırpınarak, çevremizde dönüyordu, köşkün karanlığı içinde kayığı kolonlara bağladığımızda adam, sana güle güle dedi... Şaşırdımsa da belli etmedim, yalnızca gene görüşürüz iyi günler sana da diyebildim.

Alacakaranlıkta, yol neredeyse aydınlanmıştı... Ada'nın zararsız köpeklerinden biri hızla yanımdan geçti, garip bir mutlulukla dönüyordum ki, bu adamın Troçki'nin kendisi olabileceğini anladım birden ve ıssızlıkta omuzuma biri dokunur gibi oldu, döndüğümde, kapkara, dev gibi bir gölge karşımda duruyordu... Bu dünyada ölülere salıncak kurulamayacağına göre, yaşananlar bir düş müydü, gerçek miydi o günden beri anlayabilmiş değilim!..

 

 

 

                    

                   

      *    

 

 

ADA / MİMOZA

 

Bahar geliyor...

Haiku kokuları sardı ortalığı...

  'Daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı'

'Tan ağardı / ikimizi esir aldı / ötüşen çayır kuşu...'

Basho mudur bilinmez, onun tankası hüzünler saçmış...

  'Elveda deyip, buralardan gidince ben, ey evime komşu erik ağacı, her bahar çiçek açmayı unutma...'

Ah, o yürümeye başladığında adanın manzarası değişirdi. Ada'dan söz ediyorum, adıydı Ada, baharın sevdalısı... Ne yürüyüşler yapardık onunla, Aya Yorgi, Eskibağ, ıssız koylar, terkedilmiş kiliseler, uçurumlar, öyle giz dolu yerler vardı ki, denizler ve martılar aşağılarda kalırdı, bir uzay yolcusu gibi kalakalırdık dorukta ve öylece izlerdik dünyayı... Süzülen kuşlar, yeşil yamaçlar, aşağıda koyun içinde, çırpınan, yüzen, birbirine sarılan insanlar... Aya Yorgi'ye çıkardık sık sık, neden bıkmazdık oraya gitmekten diye düşünürdüm hep, kimselerin karışmadığı özgür bir yer miydi, ruhani havası inançsız kulları bile sarıp sarmalar mıydı, her mevsim çiçekler mi vardı...


Çıkarken, hiç konuşmayalım bir araya gelemeyiz sonra derdim (hiç konuşmadan çıkılırsa dilekler kabul olurmuş), gülerdi, kiliseye girer, resimlere bakar, yazıları okur, orada eski küçük saatlerden oluşmuş, mekanik tabloya göz gezdirir, imgelemde, bu garip enstalasyonun, antik görünümlü sanatsal işin amacını arardık hep. Benim için orijinal saatlerin oluşturduğu bir gizemdi o, ama Ada, sanat derdi, amaçsız bir eylemin dışa vurumu olmamalı, zamanı simgeliyor bu, ondan öte, yaşama bağlanmanın, onu değerlendirerek yaşamanın buyruğu var. Saatler geçiyor bakın, siz durduğunuzda zamanınız kalmayacak, öyleyse inanın, kendinize inanın, çiçek koklayın, şiirler yazın, yürüyün, sevin, sevilin, arayın, bulun, sunun, çabalayın... Ve olmazsa olmazımız işte; Yaşayın!.. Biraz mutlaklaştırmasak derdim Ada'ya, oda hayır derdi mutlaklaştıracağız, yaşam kendini saklamamalıdır!.. Oradaki küçük bahçeyi dolaşırdık, büyük kayayı saran yaban gülü, minicik, mavi renkleriyle bizi büyüleyen sarmaşık, köşe bucağı dolduran, permalı bir kadın başını andıran coşkusuyla fesleğenler, kadife çiçekleri ve aşağıda çam ormanlarının ötesinde uzanan dingin, sonsuz mavilik... Kilisenin taşlı yolundan her inip çıktığımızda, renkli iplikler yol gösterirdi bize, tepeye kadar uzanan ve yaşam yoldaşınızı bulacağınıza işaret eden büyü... Bir dilek dna'sı... Faytonların bizi beklediği büyük alana gelirdik, bir kerecik binmiştik onlara, ayağı yaralıydı atın ve inmiştik görür görmez, yetimhaneye gidiyorduk, terk edilmiş kilise, görkemli ahşap yapı, artık avlusunda, başka dünyalardan gelmiş gibi, bir kaç tavukla horozun dolaştığı, sessizlik içindeki yıkıntı, ölümü haykıran anıt... Ada bir Rum çocuğu olduğunu söylerdi gülümseyerek, bende gülümser, yürüğüm ben, dağ köylüsü derdim, bir kahkaha atardı... Bir gün adaların tarihini anlattı bana, evvel zaman içinde adı Cin adalarıymış buraların, yerleşim olmadığından sanırım, gece mehtapta önünüze karanlık, kocaman tepeler çıksa ve içinde ellerinde meşaleyle, dolaşıp duran Tarzanlar olsa ne dersiniz, Bizans prenslerinin sürgün yeriymiş gerçekte, Prens adaları demeleri bundan, Christmas çağları başladığında Keşiş Adaları'da demişler, sizler, toprağı kızıl renkte olduğu için Kızıl Adalar adını vermişsiniz... Küçük adalarda akarsu ve göl bulunmaz ama derdi, yalnız çiçekler vardır, mimozalar dedim ona, saçların gibi, mimozalar vardır... Vordonos adasından bakınca, yanıp sönermiş mimozalar, gülerdi, düşlemek güzel şeydir derdi. Bir gün yetimhaneden yukarı, adsız manastıra çıktık, orası her iki tarafa bakan ve sürekli güneş alır bir yerdeydi, arı kovanları vardı az ilerde, vızıltılardan geçilmiyordu. Ada kovanlara yaklaştı ve balları biz üretiyoruz, zaman zaman gelir bal sağarız burada dedi, ilerde bin bir çeşit çiçekler, küpeler, aslan ağzı, kedi tırnağı bile vardı, kır masalları...


 Ne güzel bir yerdi yarabbim bu ada, çiçeklerinden taç yapardım Ada'ya, uzanırdık Sedef'e doğru, o tuhaf, ıssız adada hayat var mı diye, bir kıpırtı arardık. Yollarda faytonlar eşlik ederdi herkese, tüm kuşlar vardır adada, arı kuşu, keklik, martılar, karabatak, kargalar, ada kınalısı, ispinoz, serçe, nar bülbülü, güvercinler, saksağan, sığırcık, ağaçkakan, saka, bıldırcın, çulluk... Yabani kazlar bile görülür. Aya Yorgi'ye yakın, tamda kuş gözetleme kulesinin tepesinde bir leylek yuvası vardır. Bir gün, bir sığırcık korosunun yukarda ada biçiminde uçuşarak, çığlıklar attığını ve aşağıdakileri selamladığını görenler var, bir daha olmaz mı dediğinizde o günler geride kaldı diyorlar!.. Kayalara oturmuş, gün batımını izliyorduk Ada'yla, tanrı tandan gelir bizim dilimizde, gün doğuran demek dedim, sizde ne anlama gelir, hiç unutmam, tanrı bizde unutmak anlamına gelir dedi, her şeyi, şaka yapıyor sandım, hiç sesimi çıkarmadım... Ama bahar geldi işte...

'Yokuşlarda, / Bahar çılgını koku. / Çiçekler içindeki yolcu!..'

'Ruhum darmadağın oldu, / Leylakların kokusu, / Yola sarkınca'

diyebilmek için can atıyor insan, Ada'yı arayayım dedim, yarım kalmış gezilerimizin ruhunu tamamlamak, bir nebze özgürlük tatmak için, telefonu kapalıydı, açılmıyordu nedense, geçenlerde, ortak tanıdığımız Niko'yla karşılaştım, kadim adalı, gitti o dedi, eski günlerin özlemine dayanamadığı, yalnızlığa katlanamadığı için, çekip gitti sanırım, nereye diyemedim, oysa bana, artık bütün yalnızlıklar benimdir diyordu. Yalnızlıklar bizim olsun, mimozalar bizde kalsın diye bağırıyordum bende, tepelerden aşağıya, denize... Şimdi, bir ağa dolanmış yosun gibiyim. Hep gülümsüyordu... Dostluğumuz, anılarımız kadar -kısacık- sürecekmiş, bilemedim... Bu dünyada özlem zincirleri neden böylesine kopar, ayrılıklar neden bu denli kolayca gerçekleşir tanrım...

Gözyaşlarımla, dolaştığımız yerlere, o tepelere gittim, oturdum ve uzaklardakine sessizce, sitemle, yalvarıyla o şiiri okudum...

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin, "bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet''. Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya; -bir ceset gibi- gömülü kalbim. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. -başka bir şey umma- Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de''.

 

 

                                       *

 

FREELAND

Kuşluk vakti kalkar ve çayır köpeğiyle adayı dolaşırız. Bir rutin bu. Bir kadeh örümcek şarabını yudumlamadan sokağa adım atmayız, bir kuyruk sallayan eşlik eder bize, ötücü kuş, hiç gördünüz mü, uzun çatal kuyruğu, salıncak gibi sallanır durur, pek ürkek değildir, aradaki sınırı, yaklaşma aralığını geçmedikçe havalanmaz, güzel ötüşlü ve siyah beyaz görünümde, belki serçegillerdendir, simetrik bir kuştur, siyahı beyazı ayrık ve mimarisi belirgin biçimdedir, yalı çapkını gibi, adada bir Kaknus kuşu varmış, rengârenk, Hint güzeli, henüz kimselerin gördüm diyemediği, kuyruk sallayan ben ona aşığım dedi, çayır köpeği, işaret feneri gibi salınman boşluğa bir serenat o zaman demez mi!.. Hasetlikle dostluk kurmaya kalkışma, imalarla kalp kırma, yol alma; bir alışkanlıktır bu, canlılara özgü... Kuş yanıt verdi, konuşurken titreyişin, hiçliğe duyduğun bir kin olmasın dedi, söyleşiler kutuplaşmalarla kıvamını buluyor dedim, neyse ki güldüler!..

Geçenlerde ormanda bir Horus atmacası çıktı karşımıza, imparatoriçemin bahçesinden kaçtım, sizinle geleyim dedi, çalılıktan doğru bir kobra yaklaşıyordu, benimle gelmelisin dedi, onunla kol kola yitip gitti, kuyruk sallayan dedi ki, iyi ki gelmedi, çağcıl, modern yaşama uyum sağlayamazdı!.. Orman cinleri göz kırptı, Dülger balığı başını salladı. Komşumuz İspati Bey dedi ki, ıhlamur ağacında yaşar kendisi, Maden tarafına gidelim bugün, neden dedim, orada ne var, maden kuyusu mu?.. Yok dedi göz alan ağaçlarla dolu, mimozalar, akasyalar, manolyalar... Küçük yalanlarla yaşamak senin içinde sevince olmuş, manolya göremedim adada... İnan ki dedi, doğru, bir şeyin kendini tanıtlamasının yolu, o tanıttan yoksun olmasıymış günümüzde, biricik mottomuz bu, ada var ama manolyası yok, ada böyle olur mu...

Anlıyorum da şiir için ne diyorlar biliyor musun, sözcüklerle yazılır, Mallarme diye bir su kelebeği söylemiş, oysa şiir sözcüklerin neredeyse hiç olmadığı, bir tür hiçliğe, Nirvana'ya ulaşmakmış gerçekte... Hani şiir sözcüklerle yazılırdı, demek ki sözün en aza indirgendiği, belki sıfırlandığı sanat dalına şiir deniyor, tanıtından yoksun olmayan şey, çağımızda bir biriciklik olarak kendisi olamıyor artık. Kızdı herhalde yeşil kurbağa, şiir matematiktir diye bağırdı, peygamber devesi, matematik dedi, yoksulları sömürmenin bilimsel yolu, bir açın ama, kesinleme değil, ah dedi kurbağa şairler müşriktir, lanetlidir zaten, araya karıştım, Cibranlar ya hep konuşmalı ya da sonsuzca susmalıdır!.. Susmak bir tür konuşmadır kimi zaman ama konuşmak susmak değildir, çünkü bir devini, bir eylemdir, yeryüzü giderek eskinleşir, dağlar düzleşir, ırmaklar kurur, denizler çekilir, ovalar çölleşir ama yalnızca söz, tanrı kelamı zamanın akışında yükselir, ululanır ve göklerin yüceliğine bürünür, çevreni sarar ve yeni yalvaçlar, yeni tanrılar sarar dört yanı, yeni exoduslarla, türeyen kutsanmış canlılarla yeryüzü yeniden kurulur...

Bir kişinin yarattığı bir imge kimseyi ilgilendirmeyen, anlamsızlık denizinde yüzen bir imgedir. Dünya bir imgedir, onu anlasın diye yaratıldı insanlar. Önce söz vardı onun için, anlam... Bir söz söylemek için o olmak gerekirdi, o olmak için bir söz söylemek gerekirdi... Epeyce uzattın, sen frambuaz mı yedin, ne derdin var dedi uzaktan bir gambot, denizin ortasında duruyordu, belki manolya vardır adada, bir gizencin tutsağı olmak, manolyadan daha çekici, Sinbad'ım ben dedi sonra oda ne demek, dinlemedim dedim ki, bir meselde yazdığı şiiri, hep bir öze -arınma- indirgeyen ozan, sonunda tek bir sözcüğe kalır ve çıldırmanın eşiğinde onu da yitirir, beklenen olur ve canına kıyar artık, ıssızlık ve sonsuzluğun sesi, bu yaşamdan alır götürür insanı, bazen öğle sıcağında kovuklarda, tepelerde duyarım onu, korkuyla aşağılara iner kalabalıklara karışırım, gene de şu yaşamda, ölüp gidenlerin sayısına bakıldığında anlaşılır bir durum...

Yollarda bizim gibi yürüyüş yapma saplantısı olan Arap tavşanıyla karşılaştık, sabah çıkarız ama zaman sanki geriye döner adada, şimdi yarı karanlıktayız, ama az sonra güneş açabilir, zaman sarhoş sanıyorum burada, nasılsın dedik doğallıkla, dedi ki, çölü özlüyorum, buraya taşındım, sonsuzca temiz hava, kum fırtınası yakmıyor, yeşilin sevdası sular, enginlik her yerde ama varlık öncelikle kendi doğasında yaşayabilmeli, hiç benzerim yok, daracık dünyamız, kısıtlı çevre, evet birbirimizi tanıyoruz ama derinliğimiz yok, bir kaç kanguru, Peru'dan jaguar, Kalküta'dan bir piton filan olsaydı daha mutlu olurdum inanın, iyi dedik, iyi de, piton senin düşmanın değil mi, evet boynuzlu engerek, kobra hepsi düşmanım ama, aynı habitatın sürüngenleri onlar, toynaklılar, firavun faresi veya bir zıplayıcısı olması otomatların, daha mutlu ediyor bizi, yeni bir çevrenin azizliği ve olanlarla yetinmemenin aczi bizi nevroza sürüklüyordur belki de... Anlamak için yaşamak gerekir, ölüs şeyler bizim için ne yazık ki dedi İshak kuşu... Öteki sürdürdü, gerçekte dedi, mutluluk türleri var, beğencemiz biriyle buluşuyor, mutsuzluk ya da mutluluk bir oran ya da bir paydaşlık; oradan geçen bir su samuru, sen dedi faytona bin, atlar sana iyi gelir, tavşan, kişniyorlar mı bari dedi, çayır köpeği araya girdi, hiç duymadım!..

Olmadı dedi tavşan, olacak gibi de değil... Bir Ağaçkakan öttü dallardan, sanki çınladı; göçmen kuşlardan biri, ne kadar gezsem, denizler aşsam, yurtluklar dolaşsam, yine de mutlu olamıyorum diye yaşlı bir akbabaya yakınırmış, akbaba ne dese iyi, her yere uçabilirsin ama kendini götürme demiş!.. Biliyorum bu meseli dedi tavşan, ah dedi yukardan ağaçkakan, bilmek yetmiyor artık, işte bütün sorunda bu!.. El salladık tavşana, ara sokaklarda kayboldu, çayır köpeğinin gözünden bir damla yaş süzüldü, kıyılara geldik, su akrebi bizi bekliyordu, masasında bir tabak yosun ve iyot kokteyli vardı, almaz mısınız dedi, sağ olasın diyebilirsek en güzeli dedik, bağdaş kurmuş, incecik, çoban aldatan gibi kuyruğu, köpeğe bayağı yakın duruyordu, toplar mısın dedi, akrep güldü, dostta olsak önlemi elden bırakmıyorsun utan, köpeğim şakadan anladığın gün dost olduğumuza inanacağım dedi. Ötelerden bir kaplumbağa geldi, kıyıda durdu, her gün iki çift laf etmeden gitmezdi, denizin hükümeti artarda patlamalar olunca düştü, yeni kabine kurulacak dedi, mercan balığı yeni önderimiz olacakmış, akrep, çok süslü püslü biridir o, göz boyamasın ötekiler gibi dedi, masamıza doğru gelen bir ağaç kertenkelesi, dışsatım düştü, ekonomik darboğazdayız, yeni hükümet bir an önce kurulmalı dedi... Bir ağustos böceği öttü ama sesin nerden geldiğini bilemedik, nisan yağmuru çiseliyordu!..

Öğleye devrilmişti gün, Yorgi tepesindeydik, Samuray örümceği diye acayip, sekiz ayaklı biri geldi, çok çalımlı yürüyor, Yorgi tepe demek dedi, tepe tepesindesiniz siz, araştırmadan inanmamak gerekir dedi çağıldayan suların tek Ornitorenk'i, ördek gagası gibi ağzıyla gülerek, tepede en çok kuş ve yılan görülür, biri uçarak, diğeri sürünerek gelir oraya, günün dilemması bu mu dedi ayak altında dolaşan Opossum, şişe burunlu Yunus, inanın bunun adını çok seviyorum opsiyon dercesine, ilgi duyacağımız şeyleri Opossum olmadan tartışmak istemiyorum ben dedi, sırf adı yüzünden, saçmalama dedi toprak kenesi, felsefe için en olgun ortam, su canlısı, şişe burunlu Yunus gibi birinin aramızda bulunmasıdır dedi, Yunus dik dik baktı, haftalık olağan tartışmamız için burada bulunuyoruz, felsefe, gerçekliğin alabildiğine, usun sınırlarını aşan soyutlaması, kesin sesinizi dedi balon balığı varlığın başlıca konusu felsefe zaten. Yapayalnız çıtkırıldım bir ispinoz, ilk kez konuştu, biliyor musunuz Einstein valesi bir gün demiş ki, varsıllık hiç bir işe yaramaz, mülk bekçiliği, duvar dipçiliğidir, İsa, Musa ve Muhammet'i para çantasıyla düşleyebileniniz var mı, gelmiş geçmiş tüm alaverelerin toplamı, şu yusufçuğun uçuşundaki zarafeti aşacak gücü gösterememiştir. Ötelerden bir Sumru kuşu lafa katıldı, kutup martısı, Cermen dillerinde dedi, van, von gibi şeyler soyluların alabildiği eklermiş, şimdi van Gogh'un yoksulluk içinde ölüp gitmesine ne demeli; sultan tatlısı yemeli dedi muştu böceği; mimozalar açar açmaz görünürmüş, belki de yalan dedi çiçek satıcısı, bakın dedi her yineleme yeni bir imaya yol açıyor diye düşünmemeli, bulunduğumuz noktadan ayrılamıyoruz biz, hala ilkeliz ve törpülenmedi pençelerimiz henüz!.. Ne ki umutlu olmak klişeyse, buda bir klişe dedi tanrı, ilk kez söze karıştı, çıkışımız ne olmalı dedi adanın tek saksağanı, herkes birbirine baktı!..

Gezintimiz bitmedi, kerkenez, deniz gergedanı, hipopotam, elephant (bak buda aşık demekmiş!), Yağmurcuk kuşu, sülük ve Pekin ördeğinin düğününde olan biteni anlatacağız bir gün!.. Çayır köpeği bir şiir okuyacakmış, adada yaşayanlar adına, tavşan dinlese iyiydi, bir deniz Robenson'una yazılmış...

 ''O her zaman denizlerle kuşatılmıştı, onun bilgeleri, / Saksonlar, kimdi ki adı okyanustan doğanlar / Balina Yolu, böylece birleştirici iki şey / İki büyük şey görkemli ispermeçet / Ve sonsuz denizlerin çapası. / Denizler hep onunlaydı. Zamanla gözleri / Hep büyük sularda büyülü okyanuslarda kaldı / Zaten onun çılgınca özlemleri vardı / Denizleri sulamak cehennemi okyanusları tasarlamak, / Ve kimilerinin ilkinsil örneklerini sunmak. / Bir adam yeryüzünün sularına kendini verdi / Ve emeklerinin altın rengi dalgalarda eridi / Ve o kızıla bulanmış zıpkınlarla çekerek getirdiği / Ejderha'lar ve kımıldayan ürkütücü kumlarla geldi / Ve onun geceleri ve sabahlarının sevdası okyanus dolu / Ve ufukta bekleyen yazgısı pusuda ve yosun kokusuyla / Ve yürekli dev dalgaları aşmış olmanın mutluluğuyla / Ve Ithaka'ya ulaşmanın haz dolu ulaşılmazlığıyla. / Okyanuslar fatihiydi, hep göğsünü gererek yürüdü o / Yeryüzünün dışındaki hangi dağlar büyümeye / Ve hangi haritalar belirsizliğin kollarında / Uyumaktalar bir pusula gibi zamanın sessizliğinde. / Bahçelerin gölgelerinde gizlenerek bu mirasın / Melville kulaçlıyor Yeni İngiltere'nin akşamlarını, / Ama azgın deniz onu yine kollarına çekecektir. Onun / Yüz kızartan adını yerlilerden alan / Peguod'un bu uslanmaz gözü dönmüş kaptanı, / Kaosun tanrısı Okeanos'la, onun yeri göğü sarsan haykırışları / Ve dizginsiz beyazlıklar ki nasılda nefret üretir, kusturucudur. / Olağanüstü bir masaldır o. Deniz yaratıklarının çobanı Proteus'dur''.

 

*

 

DR. MORO’NUN ADASI

Gece yarısı yıldızlara bakıyordum, titrek sokak lambası puslu, ölümcül bir koku yayıyordu sanki, birden üç başlı bir kadın geçti sokaktan, hiç görmediğim kadar kara saçlarıyla, gölgelere gizlenerek ilerliyordu, uzakta bir çöp konteynırının yanında, kurt başlı bir boğanın onu beklediğini nerden bileyim, orada çiftleştiler ve sanki birden yok oldular...

Buna benzer söylentiler için ahali bana şunu anlatmıştı, yukarda en tepede bir 'Çiftlik' var, gündüzleri içerdeki görkemli taş binada bir ruhban okulu hizmet veriyor, geceleri ise duvarlarından, kılıç sularının sızdığı dehlizlerde tuhaf çalışmalar ve gövdesi bulutlara, kökleri yeraltına doğru uzanan kulelerin, penceresiz laboratuvarlarında dinmeyen iniltiler ve çığlıklar...

Başka bir gün gene balkondaydım, başsız ve kuyruksuz bir fil belirdi, geriden doğru ilerliyordu, kör bir gigant nasıl hareket edebilir ki, bu kez aşırı korkmuştum, korkmaz olaymışım, yerin altından sanki bir solucan, su akrebi geçti, sokak bir baloncuğun içindeymiş gibi yükseldi ve sonra yine eski halini aldı, zelzele olmuş gibiydi ama çevrede kimsecikler yoktu. Bir gece yine uyku tutmadı, neler göreceğim derken, ay kuzeyden doğru kızıl bir orak gibi yükseldi, hançer ağzı gibi parıldadı, delirdiğimi sandım, ama az sonra sokaktan dev bir atlı geçti, at ve adam birdi, ne inen vardı ne binen, peşlerinde yolu pençeleriyle kavrayıp, kar kristalleri gibi süzülen bir cüceler ordusu eksikti, başka kimse yok mu gören diye bir deli cesaretiyle sokağa fırladım, ne varsa yok olup gitmişti, uzaklarda balkondan bir kadın el salladı, karanlıkta bir gölge oyunu sandım ama gerçek mi diye el sallamayı düşünüyordum ki, oda yitti, buhar olup gitmişti...

Yalnızlığın oyunları bu diyordum artık, kahvehanelere gitmeye karar verdim, yalnızlık ancak ucuz kahvehanelere yenilir, daha kapıdan bile girmeden, merhaba bile demeden, hoş geldin demezler mi, geç saatlere kadar söyleştik, bu kez bir şey görmeyeceğim dedim, kurtlarımı dökmüştüm, geceleyin tatlı bir uykuya dalmıştım ki, 'Çiftlik'ten geldiler ve biz Gezegeni Kurtarma Cemiyeti'yiz dediler, kapı bile çalmadığı halde nasıl girdiler hala anlamış değilim. Bir masanın çevresinde toplandık, sana dediler mutluluk verelim, hemen anlamıştım ne demek istediklerini, altta kalmaktan hoşlanmam, bütün sorun bu mu peki dedim, evet ama sorunları algılama biçimin değişecek, madem ki öyle verin dedim, bir çip yerleştirdiler sırtıma, o günden sonra gülümseyen adam olmuştum, bir ay sonra çıkaracaklarını söylediler, doyma noktasına gelince volfram molekülü, kan dolaşımında yeterli seviyeye ulaşınca bir matriks gibi çipi çıkaracaklarmış. Gülümseyen adam olmuştum, dertliler kahvehanesine yine gittim, ne göreyim, kasada oturan, kahvenin sahibi olduğunu zannettiğim madam gözlerini dikmez mi bana, öyle olsa iyi, onun gözlerinde tuhaf bir geçitler alayıydı gördüğüm, parçacıklar ve dalgalar halinde yüzen evrenimiz ya da tilki suratlı insanlar, Siyabend taşını andırır Mutantlar, hatta konuşan, düşünen, her bir şeye karışan nebatatlar, adamotları, ağaçlar, yanlış yapanlara kamçı gibi de karışıp, her şeye bir düstur, düzen veriyorlar, mutluluğum uçup gitmişti işte...

Yazık ki günlerim aynı minval geçiyordu, bazılarına gördüklerimi aktarıyordum, onlarda 'Çiftlik'ten söz ediyor, belki sana görünüyorlardır, bir söylenti var ama henüz kesinlikle gördüm diyen yok diyorlardı, kendimden kuşkulanmam için bir neden kalmamıştı, herkes bir yerde düşüncelerimi paylaşıyor ama görme birliği veya kesinleme ya da bir eylem noktasında ayrılık gösteriyorlardı, gece sokağa atladım diyen biri yoktu örneğin, bir şey gördüğünü ileri sürende, çiftlikle ilgili bir araştırma ya da kovuşturmaya da yeltenmiyorlardı... Yine bir gün, koyu karanlıkta uzaktan denizi gözlüyordum, göz alıcı, kocaman bir şey bana doğru yüzüyor ama bir türlü ulaşıp, yaklaşamıyordu, sudan çıktı sonunda, dev adımlarla bana doğru geldi, bir Mutant gibiydi, evlerin arasından adım atıyor ama hiç ses çıkarmıyordu, saçaklara çarpıyor ama hiç gürültü olmuyordu, holograma benzer bir şeydi sanki, bir an kendim sandım ama bir dalga boyutuymuş gibi, üzerimden doğru süzülerek geçip gitti...

Bu canlının konglomerası denizler mi, dahası konuşmuyor mu, yoksa yalnız apokrif bir dille mi yazıyor, ne ki aniden, gökyüzünü baştanbaşa kaplayan bir yazı belirdi... Gezegeni Kurtarma Cemiyeti!.. Bu dizginsiz, devinip duran gölgeler, denize saklanır gibi amansız, us kırıcı düşlemler, o bildik, görkü veren siluetler aylar boyu sürüp gitti. İllüzyonlarla, onların paralelindeki, şu ya da bu türden ikizcil sanrılar, gerçelliğin yön değiştirebileceği savları ya da sanıları veya sakınımsızca ürettiğimiz düşüncelerle açıklayamayız bunu, o vargıları; tümüyle yüzeye indirgemek, aşırı yalın bir görümle değerlendirerek, yazık ki yaşamı küçümsemek olurdu, türün öteki bireyleri ilgiyle karşılıyor, yorumlar yapılıyor, açımlar, çıkarımlar sürüyordu.

Sonunda ne oldu diye soruyorsunuz değil mi, olmuşları, olacakları inanın o kadar merak ediyordum ki...

Geçenlerde telefonuma bir mesaj geldi!.. Tanrı dilinde yazılmış karmakarışık bir şey gibiydi, kurcalarken birden şarjı bitti aletin, sonra mesaj kutusunu büyük bir merakla yine açtım...

 ''Depresyonun geçti mi?..''

                                     *

 

ADA

Alo, 'Her Sey Satilik Com'dan ulaştık size, bağımsızlığına düşkün, tek katlı, deli dolu ve bayraklı, üç kuruş masrafı yok diye ilan ettiğiniz mezbeleyi görmek isterdik, neden olmasın beyefendi, siz nerede oturuyorsunuz, dikilitaş, darphane'de, epeydir her levazım için lüzum eden parayı basma yeteneğimizi geliştirdik biz, ah çok güzel, size de nasip olsun bu vesvese, vallahi inanın ki cenabı haktan niyaz ederim, nerede o günler beyefendi, öteden beri tepe taklağız, olsun, hangi emlakçıda çalışıyorsunuz siz, derin iş ofis, derinizi soyarız anlamına gelmiyor ama, estağfurullah biraz ürkütücü gibi, buyurun gelin ne zaman müsait sizin bedeniniz, ruhum bir duş aldığında gelebilirim, insanın neyle karşılaşacağı belli olmuyor, günahsız olmalıyım, tamam ben sizi iskelede beklerim, iskelet mi dediniz, hayır iskele, vapurun yanaştığı mavicil liman, biz her gece heybelide mehtaba çıkardık şarkısının söylendiği mekan, kantocu patron biz grand adadan gecekondu istiyoruz ama, ha ada sahillerinde dolaşıyorsunuz, şaka beyzadem, biz sizi canı gönülden bekliyoruz, siz bize üç kuruş komisyon vereceksiniz, biz size, karhane, meyhane, şadırvan, rıdvan, Kehkeşan, hayratı ve fıskiyesi içinde, dört cehar, kargır, gırgır ve su sızdırmaz bir sörf duvar vereceğiz, anladım yazları biz Bulgaristan'dan elektrik alacağız, kışları Bulgaristan bize elektrik verecek, aman tanrım ne kozmikomik, sonra borcumuz ebediyete kadar sürmesin size, hayır hayır, biz insanları yuva sahibi yapmayı ve başlarına çorap örmeyi hobi bildik beyefendi, geldiniz demek ki, evet cav cav kafenin önündeyiz, başımıza bir iş gelmesin, bu cav cavdan huylandım ben, cave canem der gibi, şimdi geliyorum, köpeği de, yaygaracı cadıyı da kovarım inan, işte o ev, vav ne güzel, kaça peki, üç yüz elli bin, dilek sence kaç, üç yüze olur, telli baba sana göre, rabbin ne verdiyse, üstüme iyilik sağlıkta, bizde iki yüz var, hiç fark etmez, ortadan böler ikiyle çarpar, sağlamasını yapar, bankomattan kredisini alır, telli duvaklı düğününüzü yaparız Borjiya bey, ay haco, sahibi nerde bu yere batanın, Errol Flyn bey geliyor işte, ah sizler, ne de ciciler, bu ev çok bereketli, alırsanız, cepleriniz elmasla, acunla, sikkeyle dolar, sikkeyle mi, evet ne var, yani çağrıştırdığı şeyler çok zengin diyebilirim, altın demek istediniz sanırım, evet aynen diyeyim altın, malın fazlası hayırlı değil diyende var, bu kaşaneyi alın siz, yarın ararız miyavcık kedilerimizi, evrakı metrukelerimizi, başka ev var mı Hannibal, yok yok Lecter, var şu yokuşun başında, Karın deşen Jack yaşıyor içinde, çevrede köpekler oynaşıyor, Beberuhi, görelim ama, girişi garden başka bir kutuda var, Mordi'nin, tahtası pahasından ağır, yüz yıldır ha satılır ha satılmaz diye rivayeti de var, viranesi de hazır yukarda biraz, vapur kaçmasın da biz kaçalım artık, biz sizi arayacağız, sizde bizi öpeceksiniz yakında, alo alo Anjelo tam sana göre bir ev var, motorla gel, vapur tekler, ev başkasına gider, herkes kuyrukta, denizi yarım çeyrek, güneşi tepeden, konu komşuyu delikten görüyor, daha önce röntgen mütehassısı biri oturmuş, oh serüveni severim, hemen geldim bak, buraya da bak bu Robert Hossein evin karşı emlakçısı, satıcıdan alacak parasını, anladım bu tepeli baykuş pek güzel, doğal gaz yok, yıkıntıdan ibaret, eşyalar dökülüyor, sahibi cennetten seslenir geceleri, son oturan medyatik biri, hepimizi zaman zaman gaffur ediyor, kırıp döküyor geceleri, reayadan bir uyur gezer gibi, alayım yahu bu evi, karakoncolosu var, Homongolos'u var, serencamı iyi, gurabahanei laklakanı bol, aldım gitti, başıma bir iş gelmese bari, sen iki yüz otuz beşe alacaksın bu kervansarayı, on bini benim harabenin, sonra alırken on bin daha ver, bu tarafın, tapu giderleri, bahşişler, şişhaneye geliş gidişler, viranköyden söğüşler, haramidere hissedarları, perili köşk tahsildarları, mecidiyeköy veznedarları, salaşhane aidatları, sana tam iki yüz altmış beş bine mal olur, dilerim, elliye yakında içine masraf etmezsin, maşalı tanrım, yok pahasına aldığın bu mujik villasını yakında üç yüze satarsın yani, anladım, üniversiteye filan gittim, sertifikalarım, beratlarım var ama öğreneceğim daha nice şey var, plasmanlar, balonlar, mezbahaya şişle girer şeytanlar filan, İzak, Lina, Avram, falan feşmekan hazır mı peki, avukatları Benares, yahu bu Anadolu fili mi, Hint güzeli mi, Güceratlı'ymış, ne alengirli işler desene, ama tapu külliyesi bu adilcevazlının veraseti intikal ettirmediğini söylüyor, bin kişi boşuna geldik desene, iki tarafın emlakçıları, muhafızları, alacaklı zavallı, satıcı kapkaççılar, borsacılar kulübü, yedeğinde avukat, ehli vukuat, kerrake ve banker, seyir ambülansları, tapunun sıçanları, çığırtkanlar, besleme kedicikler, sokak köpeği, alkışçı kurbağalar, kanalizasyon işçileri, şakaşukacılar, eksikçi etekçi, doğal gaz lejyonları, badanacı mübadiller, çatı mütehassısı, parkeciler, koltuk yüzü değiştirmecisi, züccaciye tümeni, kapı zili tamircisi, merdiven ve sahanlık birlikleri, trabzan doktoru, düşme kalkma müddei umumisi, balkon müstantiği, çamaşır ipi gözlemcisi, sandalyelerin eskiciye layık olup olmadığına bakan, göz mercekli antika dedektifi, komşu tosun bey ve yosma hanım, sakıt karım, kapıcı, bacacı, dubacı ve babacı pos bıyıklar hepsi hazır vallahi, Benaresli avukat, veraseti intikal ettirmemiş, tuhaf bir zat ama külliyen şaşırdı zevat, önünden tebessüm etsek de, ardından mütebessimiz, Yalova'dan gelecek kavaniniyi bekleyeceğiz, on beş gün sürer, rabbim nasip ederse on beş gün sonra buradayız, Lina'ya sen bir kaparo ver, vaz geçmesin, bir sürü alıcı höşmerim bekler... Yoruldum mola...

''Alarga gönül: / Demir al... / Kırmızı bir amiral / gibi kaptan köprüsüne çık... / Karşında deniz: / kaşı çatık / sana bakan / kocaman / mavi bir göz... / Alarga gönül, / palamarı çöz... / Amiral / demir al... / Gönül kaptan köprüsüne çık... / Çayır kokusu alan / bir tay gibi kokla açık denizleri... / Çevirmesin senin kafanı geri / geride kalanlara doğru giden / dümen suyunun köpüklü izleri... / Alarga gönül, / palamarı çöz... / Amiral / demir al... / Sür gemiyi dalgaların gözüne... / kulak asma Fikret'in sözüne... / Çocuğun anan olan: / denize inan... / Alarga gönül / daha alarga / daha alarga / daha / daha! / Alarga gönül / alarga...''

Üç hafta sonra bir gün süren koşturmaca ve binlerce lira dağıttıktan sonra ev senin dediler, pembe bir kağıt verdiler elime, asla inanmıyorum, bu kağıt sana değil vaftizci Yahya'ya verilecekmiş diyebilirler, şimdilik hortlakların köşküne korku dolu gözlerle girip çıkıyorum, ne zaman kovacaklar diye bekleyip duruyorum, pencereler açık yatarmış Adalılar, ben lavabonun pencerelerine bile kilit vurdum, beş tane yedek anahtarım, dış kapının kilidi, bisiklet zinciri ve boynumda kocaman bir muska dolaşıp duruyorum, nazar değmesin, bana değil ha, adaya!.. Üç aydır eve gireceğim, doğal gaz bitmedi, İshak kuşu onun bana borcu var, iki bin lira daha verecekti diye sıkıştırıyormuş, yoksa sana iş vermem, adamda ha bugün ha yarın, Ali baba ve kırk haramiler gibi bitti bitecek deyip duruyor, yanına geleceğimi duyunca mağarasına giriyor, ben gidince açıl susam açıl diyor. İki gözüm kör benim, sisli görüyor. Gündelikçiler kahvesi Sünnetli Mahagoniler Cehenneti'nde günlerim geçiyor, ben içeri girince bütün cemaat bağırıyor, geldi iyilikçi beyefendi... Kör!.. Bakın diyorum, vaki ki, bir ebu cehil ceylanı değilim, et içmem, su yemem, size bir şiir okuyabilirim, yaratılan aşkına kulunuzu sevin...

 ''Prince Island'da gün batımı / sanki Songün'ün akşamı. / Cadde'nin sonunda göklerde bir yara gibi açılıyor. / Uzaklarda güneş bir parıltı ruhların bir meleği gibi yanıyor? / Acımasız, bir kâbus gibi, tarazlanan uzaklıklar bana doğru ağıyor. / Sarı altın oklarıyla dur duraksız kederler veriyor ufuk. / Yeryüzü yararsız bir şey gibi küçülüyor, minicil bir nokta gibi. / Gündüz hâlâ gökyüzündedir, ama gece gözlüyor aldanışların saflıkların içinden. / Bu dehşetle maviye-doyurulmuş duvarlar ve cıvıldaşan kızlar ışıklar içinde yüzüyor. / Şimdi isteri dolu bir ağaç ya da bir tanrıyı, pas tutmuş kapıların aralığından gösterebilen var mı? / Göz alabildiğine uzanan arazilerde: ülkeler, engin denizler, solgun yamaçlar, düzlüklerde. / Bugün oralarda hazineler vardı: sokaklar, haritaları görkemle adımlayanlar, şaşkınlık verici akşamlar. / Geri dönmek istiyorum ben, / Buralardan uzakta kendi umarsızlığıma.''

                 BÜYÜKADA MON AMOUR         BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ               *           ETHEL (Bir Büyükada Öykü...