21 Ağustos 2018 Salı

KÖPEK

I
Yılını anımsamıyorum ama beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaşmışlardı, deniz sandalın küpeştesine ılık ılık vuruyor ve dingin görünüyordu. Aralarında ne konuştuklarını bile anlayamadım, kıyıya kadar geldiler, iner gibi yapıp benim atladığımı görünce, önce yavaşça, sonra birden hızlanarak uzaklaştılar. Bu olayın nedenini, beni neden bıraktıklarını hiç bir zaman anlayamadım. Arkalarından huysuzlanarak, kısık sesle, bir iki kere havlamaktan başka bir şey yapmış değilim. O gün kesin olarak şunu anladım, ne kadar derin bağlarınız olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacağım, adadaki günlerimi anlatacağım, burası boş bir ada, tümüyle kayalık, beni bir öğle vakti bırakıp gittiklerinde başıma neler geleceğini bilemezdim. İlk şaşkınlığım geçip, bayağı bir kuşkuya düşünce, kıyılardaki pörsük dalgaların içlerine kadar girerek uzun uzun havladım ama sonuçta bakakalmaktan başka bir şey yapamadım. Bir kez bile dönüp bakmadan, sırtlarını dönmüş gidiyorlardı... Ben de ıssız adada yalnız kalmanın verdiği özgürlükle ilk gün ay çıkana dek, delicesine koşup oynadım, özgürdüm, kayalardan sekiyor, tepelere çıkıyor, rüzgâra eşlik edip uluyarak sonsuz denize soneler söylüyordum. Ay çıkınca ön ayaklarımı uzatıp, karanlığın içinde dalıp giderek, uyumuş kalmışım. Sabah serinliğinde uyandım, güneş henüz doğmamıştı. Yaşamımda ilk kez güneşin görkemle doğuşunu, yaşamı, yalnızlığı görkünç biçimde izleyip algılayarak şaşırdım. Güneş çok uzaklarda denizin içinden, Argonotların altın postu gibi yükselerek, ortalığı öyle bir aydınlattı ki, gece kaplumbağaya benzeyen ada, güneşle tüm girinti ve çıkıntılarını, eğriliğini, büğrülüğünü, taşını toprağını, otunu, etini ortaya koyup, bir değişti ki, sanki mavi suyun ortasında, kutsal bir kabarcıkta yaşadığımı düşünmekten kendimi alamadım. Bu göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatıcı ışık oyunlarının, gerçekte ne korkunç bir gücün varlığında saklı olduğunu da böylece görüp algılamış oldum.
Sonra sabah gezintisine çıktım, adanın arka kıyılarına, oradaki terk edilmiş bir sandala doğru yolculuk yaptım, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarını düşündüm bir süre, buraya bırakılmamın ne anlamı olabilir ki dedim. Öğleye doğru adanın ortasına yürüdüm, doğal bir patikadan, adanın burcu sayılabilecek, tepedeki harabeye geldim. Taş yığınlarından bir döküntü, duvarlarını ilginç betimlerin süslediği bir yıkıktı. Orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aşağıya inerken, küçük, yeşil bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaş buldum derken, kaçmasın mı, ardından koştum, koşup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruğu kopuverdi; bu yarısı mı kertenkele, öbür yarısı mı derken otların arasına karışıverdi. Kuyruğu ise hâlâ oynuyordu, uzun süre onunla oynadımsa da, sonra birden durdu, bir iğde çöğürü gibi yol ortasında kalakaldı, üzülerek bırakmak zorunda kaldım. Aşağılara indiğimde, dünden bu yana ilk kez acıktığımı duyumsadım, bu kayalık adada yiyecek hiç bir şeyin olmamasına şaşarak, yukarıya ölü kuyruk parçasına doğru yollandım...
Tepeye yaklaşırken, garip bir gölgenin, sanki benden önce kuyruğa ulaşıp onu yediğini ve o eskil taşların ardından, aşağıya doğru süzülüverdiğini, görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeği andırır garip şey, acaba ne olabilirdi, belki ben öyle düşünüyorumdur sanısıyla üstünde durmadımsa da, kopuk kuyruğu yerinde bulamayınca ürkülerimi dağıtamadım ve aç bilâç aşağılara doğru yürüdüm. Hava oldukça sıcaktı, deniz kıyısında ayaklarımı ıslatıp zaman zaman göğsümü, sırtımı dalgalara vererek uyudum, uyandığımda gece olmuştu, sessizlik ne çok uyuturmuş meğer. Açlık ve susuzlukla duramayacağımı bilerek gene uyuklamaya çalıştım, yarı uykulu, bir tür sarhoşlukla sabahı ettim, susuzluğumu gidermek için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha çok susadığımı anlayarak bir daha yaklaşmadım. Su içeyim derken tuz yalıyordum ki çok kötücül bir durumdu. Hırsla tepelere, köşe bucak her yere uğrayarak, sararmış otların aralarına dek baktım ve sonunda yaprakların gizlediği bir yağmur birikintisinden susuzluğumu gidermeyi başarabildim...
II
Kopuk kertenkele kuyruğunu yiyen öbür köpeği göremeden ölecek miyim?.. Ben neden buradayım, beni buraya kim bıraktı!.. Adım olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algısıyla çağrıldığımı anımsar gibiyim. İlk günün buruk mutluluğundan sonra tepede birikmiş yağmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruğunu günlerce aradım, bulamadım. O harabenin bir zamanlar yapılan taştan oyma bir ‘Odeon’ olduğunu düşünüyorum. Sıraları kırık, mermerleri parçalanmış olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki önünde ‘Masalı Adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci bir kesim yaratmaya çabalamışlardır!..
Aşağıda, küf ve alglerden oluşmuş süngerimsi bir şeyi, saatlerce ağzımda geveleyerek açlığımı gidermeye çalıştım, karnımın doyduğu sanısıyla, saatlerce kendi tükürüğümü yalayıp yuttuğum için bir süre sonra dayanılmaz ağrılarla midem kazınmaya başladı ve korkunç karabasanlarla kıvrandım durdum. Mindanao yarığı gibi içimde görkünç bir yarık açıldı, saydam, ışıksı balıklar, sülfürle beslenen bakterileri, denizden getirip önüme atsalar paramparça ederim diye haykıracağım!..
Öleceğimi anlıyor ve şunu söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen yapraklar gibi, tüm yaratılmışlarda artarda düşüp yok oluyorlar. Bu doğanın değişmez bir kuralı. Neden tasalanmalı, şu dünyada erilebilen başka ne var.” İyi de, neden böylesi bir ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz yumuyoruz, dünya yurdumuz değil mi?.. Yüz kollu ırmak tanrısı, boynuzlarıyla yardım etse bana diyorum, ama bir yaratılmışın serzenişi, zaman içinde ki bir zamanı, ne ölçüde değiştirebilir ki...
‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatırım için, sözcüksüz olsun.
Deli divaneyim sana mektupsuzda,
Bak batıya, bak dağlara gör
Bak denizin maviliğine ioa aoi.
Bir an birlikte mekan ve zaman
Yalnızca kanatlardır, şaşkın düşü tutuşturan
Ve -şimdi tut soluğunu- öyle taşısınlar seni
Arasından dağların ioa aoi...’ (*)
Bu bir haykırış ama, artık yaşamak bulantıdan ibaret, baygınlık geçiriyorum, güneş, koca bir kervanı aydınlatacak ışık çanı gibi doğuyor, içinde milyonlarca öglena, kaynaşan petek kovanı, dalıp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayın yarı gölge konisinden geçmesi, bir penumbral gibi titrek kıpırdaşıyorlar. Gözlerin görmeyip, kulakların duymadığı, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadığı, sızılamayan, derinliği olmadığı için, kaçış noktasına doğru uzanan bakışa bile olur vermeyen, amansız bir sis çöküyor çevreye...
Hiç bir göze gözükmeyen, söylencelerin gölgeli mırıltılarının dolaştığı, düşsel zamanlardayım. Ne zaman denildiğinde Kral Uzziah’ın öldüğü yıl denirdi!.. Takvim yoktu. Asur kralı Asurbanibal ama belki Nabukadnezar, öyle güçlü ve kendini beğenmişti ki adına dikilen taşa şöyle yazdırmıştı: ‘Yaptıklarıma bir bak da ey kudretli umudun kırılsın.’
Uyuyan dev bir hayvanın soluk alışına benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da yazılanlar, kızılderili avcılar ve dağlardaki Yunanlılar ya da soyut bir alanı öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeşil bir çizgiyi geçen kırmızı çizgi gibi görüp değerlendirebilirim artık yaşamı. ‘Sonsuzluk dediğimiz açık uçlu bir sınırlılık, uzaysa; gerçekliğe sonsuz bir bölünme fırsatı veren şey’ Bu sanrılı halimde, sanki salt gerçeği anlıyor ve zaman unuttuğumuzdur, unutulanı zaman doldurur diye belki de boş yere kederleniyorum. Zamanda zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boşuna, belki ölüm korkusu beni böyle konuşturuyor diyorum. Fenilketonüri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrı sanan bir ağaçla ilgili şiir gibi, Sarvamangalam, doğrusu açıkça amin diyorum, çünkü yok dediğiniz şeyde; geri dönüşsüz bir yerdeyim. Beyaz; Çinliler için kedinin ve yasın rengiymiş. Şimdi her şey sonsuzca beyaz ve yalnızca akıyor, akıyorum...
III
Açlıktan ölecek gibiyim. Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsızca açık kalmış ağzımda, saldırır biçimde dişleri sırıtan, vahşi bir şeyin kafatasını bulacaklar. Bir törende ölmüşçesine, ayakları uysallıkla toprağa uzanmış, kuyruksuz, belki ilk bakışta bir çocuğa benzeyen, yapayalnız bir iskeletle karşılaşacaklar... Kaburgaların böyle dizi dizi olması, neyin düşünülerek gerçekleştiği bir evrim ki?..
Köpeğim ve ölüyorum!.. Güneş, denizden yavaş yavaş doğuyor. Ben, pörsük, uyuşmuş, yarı kapalı gözlerle güneşe bakıyorum. Yaklaşıyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarı, kızgın, çılgın ateş okyanusları... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik, ışık hızında bir akışla yuvarlanıyorum. Başka evrenler, başka canlılar, başka yurtluklar...
Bir noktaya varıyorum, yanıp sönen, altın bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum; birden patlıyor, yine sonsuz alevler, yine ateş yayılımları… Niçin? Eski güneşi içine alıp yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluş. Nasıl bir gereklilik bu... Magma denizleri içinde yüzüyorum. Ateşler içinde. Yanmadan. Bende bir ateşim…
Ateş incisi, denize atılan bir taş gibi dalga dalga büyüyüp yayılıyor, helezonlar içinde genişleyip büzülüyor; böceksi evrenler, göz biçiminde açılıp kapanan vulvalar, yıldızsı son konaklar, son yabani otlaklar, barbarlığın yuvası gökadalar, tırtıl biçiminde iç içe geçmiş tünellerden oluşan varlık konileri, şeysi, yuvarımsı, küçücük, soğuk yıldızların açılan karınlarından içeri girdiğimizde, bir başak, küremsi bir yıldız, onun içinde bir başka, onun içinde bir başka, onun içinde bir başka, sonsuz büyüğün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde açılan sonsuz büyükler, yalnız köpeklerin yaşadığı adalar, yalnız köpek krallar, köpek kraliçeler, köpek halkları...
Sayrı bir köpeğin sanrısı ne olabilirdi ki!.. Saltanat yarışları, erk kavgaları, bulldog lobileri, kedi savaşları, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler, pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaşamla alay eden kangal birlikleri, sayrı eniklerin rehabilitasyon merkezleri...
Köpekler için daha uyumlu bir yaşam biçimi tasarlanamaz mıydı diyorum! Hiç önemli değildi diyor; yaşıyor olabilmemiz, algılıyor olabilmemizden korkunç, ondan öte; ne bir şey olacak, ne de görülecek diyor. Yaşamın üstünde bir şey yok, ölüm yaşamın algılanamaz, düşünsü bir türevi, her şey yaşıyor, bütün bir evren yaşayan plazma, bütün evren düşünüyor, taşıllar, boşluk, ölüm; düşüncenin yaşayan en çılgın biçimleri, ışık; varlığın en soyut en görünür varyantı, her şeyin atası, ama onun da üstünde bir şey var ki ışığa bile yurtluktur. Boşluk, yani hiçlik, varlığın anası; en görünmez biçimidir. O olmasaydı, yani biz köpeklerin boşluk-yokluk dediği şey olmasaydı, hiç birimiz olmayacaktık. Boşluk varlığın beşiği ve gerçekten olması gereken türel bir biçimi, bir zorunluluğu; kavranılmaz, inanılmaz dememek gerekir. Düşünün ki, ‘Kuzey kutbunun kuzeyinde ne var!’ Güneşin içinde, bir köpek adaya varıyorum, köpek biçiminde bir ada, acıkıyor, susuyor, yiyor, içiyor, çiftleşiyor, doğuruyor, sonunda başka nesneler, başka adalara dönüşüyor.
Dünyada çektiği acılar, umarsızlıklar, köpek olmanın getirdiği işkenceler, insanların zulmü ve sonunda öteki köpeği göremeden, güneşe bakarken, ölüp gidiş. Duymayanlar! Sağırlar yurtluğu!.. Her şey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler! Değirmendekiler!.. İşte onların gözleri yok; kulakları yok!.. Ama her şeyi görüyor, duyuyor ve anlıyorlar...
IV
Adaya atılmış bir köpek olarak şunu düşünüyorum. Canlıların, beni buraya atan insanların, bir tanrısı yok, biz sıradanız, tanrı, sığınma duygusunun dışa vurumu!.. Tanrı kavramına ulaşmamız bir aşama belki, ama kimilerinin dediği gibi tanrı gereksiz. ‘Mercanın dallarını suya çarpışı gibi / an kendisini sarı bir uyumla gerçekleştiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüğünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kızı, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptırdığı Camiî Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiş; yalnız gerçek inananların tapınması için... Grieg’in, ‘Güz Sonatı’nda da köpek havlamalarından esinlenen bir bölüm varmış. Ravel’in, Gaspard de la Nuit adlı yapıtı bestelemesine gece kendisine saldıran bir köpek nedenmiş. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce Çeşmesi’nden gelen gürültü, su içen köpeklermiş.
Phaiaklar, masal aleminde yaşar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi bekler, müzikle sakinleşir. Golf oyunu, bir köpeğin, bir soyluyu kovalarken, çocuğuna oyuncak diye verdiği, bez topun düşmesiyle; köpeğin soyluyu bırakıp topa yönelmesi sonucu, (ve artık topa özel bir ilgi duymasından ötürü) keşfedilmiş…
1600’de bu tüylü top yerini tahta topa bıraktı. 1848’de plastik top kullanılmaya başladı. 1898’de Sumatra zamkı ile kaplı Haskell topları piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanıldı.1903’te Balat’a (plastik) sıvama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spalding, oyuklu topu golf dünyasına tanıttı. Epeyce sonrası, 1963’de sıkıştırılmış butadienden yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firması dış yüzeyi surlyn katmanlı üç parçalı topu üretti.1989’da kancasız ve dilimsiz Dolara topu kural dışı ilân edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine bilgisayarla biçim verilmiş aerodinamiği kattı. Aynı yıl, ölümsüz Spalding’den Magna topu sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nın kullanıma girmesiyle yeni bir vizyon kazandı...
Bunların yazıldığı süre içinde bir köpek acaba kaç kez havlayabilirdi… Havlayan bir köpek mutlu mu ki...
Köpek, doğan güneşi izlerken artık ölmek üzereydi ve yaşamla uzam arasında sanrılar görüyordu. Yatay uzamda, dikley duran köpek yaşıyor ve zamanı simgeliyordu. Gözleri, güneşin içine süzülmüş, güneşte yitip gittiğini düşlüyordu. Bakışları zayıflamış ve bozuk görüyle, güneş sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmişti. Güneşin sarı kızıllığı içinde başı dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino, sonsuz küçük bir algıya dönüştüğünü duyumsuyordu. Pek çok güneşler, bambaşka dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu... Yüzlerce yıl sonra; düşler içinde bir köpeğin, engin, dingin bir adada, altın bir hale içinde, ‘Kutsal Bir Güneşi’ izlediğini gördü. Bu sakin, hayranlıkla güneşi izleyen, yalnız köpeğin, tam arkasında durdu. Yakından bakınca, köpeğin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taş kesilmiş, yarı ölü, yarı diri bir bunaltıda titreyen, kendisi olduğunu anladı!..
Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaştı, tüyleri tiftikleşmiş, ölümcül durumdaki köpek, bu anı duyumsayarak, bir an geriye dönüp; sağlıklı, diri ve coşkulu biçimde kendisine yaklaşan, öteki köpeğe bakmak istedi; ama o denli halsizdi ki, uyuşmuş, canı çekilmişlikten ötürü, bir türlü başını çevirip ona bakamıyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleşip tekilleşmesi gerçeğine, olanak tanınmıyordu!..
Deniz bir canavar gibi vahşice dalgalanıyor, güneş yavaşça, dev bir küre gibi yükselip, parlıyor, öç duygusuyla kıvranan, alev yüklü bulutlar ona doğru yaklaşıyordu…
Kuduruyordu artık, belki de güneş batıyordu, uyuduğunu ve bir daha uyanamayacağını düşündü. Güneş yeniden doğdu, sabah gene oldu, değişik bir dünya, köpeklere özgü bambaşka bir cennet ‘düşlediğini’ düşledi!.. Bir sürü çocukları olmuştu, tüm familya neşeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu olabilme istenciyle düşlüyordu bunları, çoğalma arzusuyla...
Resim çizen bir köpek olamaz mıydı, kumsala bir doğru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu oluşturacaktı, ön ayağıyla kumları hafifçe kazdı ve bir doğru çizerek kumlarda oluşan hayaline baktı, çocuklarını özlediğini düşünüyordu. Köpeksi bir imge bu benimki deyip güldü.
...
Bir Flaman göğünde, bir çınar ormanının içinde, bir yaban kedisi, bir av köpeğiyle karşılaşır. Karanlığın yırtıcıları çığlıklarla eşlik ederken, vahşice boğuşurlar. Öyle ki boğuşmanın şiddetinden uzak kasabalarda, kutsal kitaplar, yüksek raflardan yerlere düşer, aynalar kırılır, duvar saatlerinin yeri değişir, masalar devrilirken; yaban kedisi yaşamı için; av köpeği ise, efendisi için dövüştüğünden, kedi kazanır, tazı kaybeder!.. Perikles’in kılıcının kabzası, o dönemde cesaret sembolü olan dağ kedisi dövmesiyle süslüydü.
‘Şimdi içine girdiğim bulut kümesi kesinlikle fırtına (oraj) bulutu değildi. Peki ya şimdi, beni elektrik yüklü bir pençeyle gırtlağımdan kavrayıp, gökyüzünün arka kapısından, hiçlik okyanusunun karanlık sonsuzluğuna fırlatmak isteyen kim ve işte ifrit geri düşerek güldü ve ben ifritle birlikte gülemedim. Ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi ve sürgit mezarın içinde yaşayan nekrofil hayvan oradan çıkıp, ifritin ayakları dibine kıvrılarak uzandı ve ısrarla, suratına baktı durdu.’
Bu ensestik öykü, okuyanla benim aramdaki trajik bir yolculuğu simülize etmektedir. Bu ‘Nonalegorik’ anlatım tarzı okuyan kişinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastırı görüntüsüyle, Eski Mısırlılar’ın kedi tanrılarına, köpek tanrısı Anubis’e; ve otobüs geldi binmek zorundayım, çünkü bir konuda kesin bir görüşümüzün olması kadar saçma bir şey yoktur...
Küçüklüğümde, Lortop diye bir köpeğimiz vardı, küçüğün büyüğü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklı, kırmızı gözlü, kısa kuyruklu, ayaklarını yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi bekler, bağlara gider gelirdi. Onunla oynadığımı anımsayamıyorum. Geceleri ona köy ekmeği (bezime) verirdim, hırsla soluklanarak yemesini düşünebiliyorum. Taş basamakların bitiminde, kapının yanındaki tahta sedirde yatardı. Bir gece gene ekmek verirken, onun şimdiye dek hiç duymadığım biçimde, hırıldadığını gördüm, durumu evdekilere aktardım, hiç unutmam; ‘Kuduracak o!’ dediler. İnsan olmayı özleyen köpeğimizi, ne sabah, ne de başka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi üzmeyen, yalnız davetsizleri uyaran, uyumlu köpeğimizdi ki, adı Lortop’du, elveda bile demeden gitti. Duyduğuma göre bazı sadık köpekler, sayrılanınca, utancından ötürü hane halkına görünmez olur, yitip giderlermiş. Bazen de ölüsü bulunurmuş, uzak dağ dönemeçlerinde, bungun ovada, bir çukurun içinde... Belki de bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde...
Köpeğimizi çok severdim, insanın sevmeye, nasıl da gereksinimi vardır. Hoşçakal bile demeden yiten köpeğin ardından, kırk yıl sonra şimdi, için için gözyaşı döküyorum. Onun ne ölüsünü bulabildik, ne de dirisini, bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde başına neler geldi, nelerle karşılaştı. Canım yavrucuğum, nasıl bir alışkanlıktır ki bu, yanımızda yaşayıp ölseydi, böyle bir özlemi belki de duymayacaktım. Ondan bir daha haber alamayışımız mutsuz edendir bizi. Erinç içinde öldüğünü bilseydim bu denli üzülmezdim. Ne ki artık, yanına bir gün bende gideceğim demekten başka, elden bir şey gelmiyor.
V
Bazen başıma gelenleri yeniden tasarlıyor ve abartısızca şöyle olduğunu düşünüyorum.
1. Gün
Buraya nasıl geldiğimi anımsamıyorum. Kumsalda epeyce baygın kaldıktan sonra uyandığımda, güneş doğuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altın tekeri, tunçtan tanrı başının savrulan yeleleri gibi yükseliyordu güneş. Bu ıssız adadaki ilk günümde adayı keşfe çıktım. Gece sandalımız battığı için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlıkta son bir çabayla karaya çıktığımı anımsıyorum. Adada yalnızca kayalar var. Benden başka canlı yok. Merakımı yendim, meğer yapayalnız bir adaya düşmüşüm. Birden içimi bir üzünç kapladı.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm, acıktığımı ve susadığımı anladım birden, yeme içme diye bir sorun var. Can havliyle yemek arıyorum. Bir akrep yakaladım ama Hamza’yı öldüren, ‘Vahşi’ kadar, vahşi olmadığım için taşların arasında kaybettim onu. Korkmaya başladım. Güneşin doğuşu ve batışı ne kadar güzel, güneşi yaşamınızda hiç izlediniz mi?.. Güneşe ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir şey yemiyorum. Ölüm, dirim salınımı. Açlığın her duyguyu yok edişi...
4.Gün
Bunaltılar, karabasanlar, kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düşler, cennet, cehennem, mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, şakadan ısırmalar, sıcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygınlık, ölüme gidip gelmeler, sonsuz boşluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler; kollarında soluk alıp vermeler, son iç çekiş köyleri, yıldızlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaşma, acı, ağlama, inilti, duyarsızlık, üzünç, her şeyden geçme, ölüm özlemi ve belki de, güneş doğarken ölüm, ölüm sanısı!.. Hep birlikte Songün’ü göremeden ölmenin acısı.
8.Gün
Sanırım öldüm. Düşümde bir Kabe devesi gözlerimde geziniyor, onu kovamıyorum, gözlerimin akını ısırıyor, yiyip bitiriyor, güçlükle bakıyorum, meğer bir çeçe sineğiymiş. Kabe devesi başını tam arkaya çevirebilen tek böcekmiş. Uzandığım yerde hareketsizim…
Meleklerin salyası, şeytanın balgamı gibi ağzım akıyor. Uzaktan karpit lambasıyla bir balıkçı yaklaşıyor, belki merakından benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü gibiyim!.. Bilemiyorum, mavi salyangozlar bana doğru yaklaşıyor, kutup yıldızından, bir flüt sesi geliyor, çocuklar tepelerde koşuyor, ıslık çalıp bağırıyorlar bana, geçmiş zamanlardaki gibi, kuzey tacından bir rüzgâr, haberci üç yıldız, üçgen, arp ve lavtalarla, çılgın kalabalıklar, oradan oraya müziği sızdırıyorlar.
Sonra üçüncü yıldızdan birinciye doğru, kırmızı başlıklı bir kız koşuyor, işte o günlerde hepimiz mutluyuz, buluttan ak bir yıldız ışığı düşüyor üzerimize, taşa ve tiz flüte...
Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karışık bu müzikte ‘Bekleyin, bir gün mutlaka geleceğim’ diye mırıldanıyorum. İşte bu benim ölüm şarkım... Artık, anıt, tabut, Transilvanya, defitizm, titanik, Galiçya ve leğen kemiğiyim. Acem zarifleri, ‘Eşter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan demişlerdi zürafa için. Karanlıkta, ovadaki tarlalarda koşan, çevik bir kerberos ki;
‘Gölgesini tutayım dedim
Bir dehlize girdi’
Fiziksel dünyada, iki eşya aynı anda aynı yeri kapsayamaz... Artık ölmüş olmam gerekiyor. Kimi zaman esinti çıkıyor, yumuşak bir hışırtı bütün bahçeyi dolaşıyor. Yaşlı bir Yunan çobanı mazurka çalıyor ve av boruları Dante ve danteladan çığlıklarla, köşe bucak geziyor. Fundalıklar arasına gizlenmiş bir orman cücesi, evrenin sonu ya da sonsuzluğu düşüncesi, usun soru sormaktaki becerisi...
Uzaysıl doğanın, evrenin sonu, başlangıcı ya da sonsuzluk adı altında öyle tufeyli bir kaygısı yoktur. Sonsuzluk; bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açı, bir ölçüt ve bir tür belirlenim ve kestirim olup dilenirse değiştirilebilir...
Köyün saracı üç gün önce Zaccar dağında bir parsla (dağ köpeği) boğuşmuş meğer. Onun için köpeklerden uzak duruyor ve ikinci kez yaşadığı içinde, artık o, ölümden korkmuyor!..
Bütün bunlar ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeğim!.. Diyesim, tüylerini yalayan, postu ağarmış bir köpek olarak, gücenmezseniz; Kaos diyecektim!..
...
(Yüzyıllardır, doğan, yaşayan ve ölen köpeklerin, bir tarihlerinin olmaması ne kötü, bu durumda, şimdiye dek tek bir köpek yaşadı denilebilir. İşte insanları, diğer yaratıklardan ayıran şey bu. Benzer şeylere üzülüp, sevinebilen canlıların, bir tarihleri olmasa da, zamanın sarmalında, insanlara koşut yaşayabilmeleri, ürkütücü ve garip!..
Bunun büyük bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. Gecenin sessizliğinde; tüm canlıların, sözgelimi köpeklerin bir tarihi, geçmişi, geleceği olduğunda, sanki sonsuz barış yeryüzüne gelecekmiş gibi bir duyguyla avunuyorum...)

(*) 1942 Arseni Tarkovski

DENİZ







Güneş Halki'den batar...
Yapraklar dökülünce deniz ortaya çıkar dedi. Evin balkonundan ta uzaklara, dünyanın öbür ucuna bakar gibi. Ağaçların arasından deniz zorlukla seçiliyordu. Ağaç denizi de iyidir dedim, ben dağlarda, kırlarda büyüdüm, denizi bilmem.
Deniz sonsuzluk duygusu verir, dalgaların hırçınlığı, yaşamın zorluklarına işaret eder, yenilgilerin geçiciliğine, çünkü deniz varsa, dalga her zaman olacaktır.
Yenilgi sözcüğü itici ama dedim, neden böyle algılıyoruz yaşamı... Uygarlığımız böyle dedi, henüz o zamanlara varmış değiliz, sözlüklerimiz de ne yazıyorsa biz oyuz. Güldüm biraz, o da güldü...
Gaspar David'in resimlerinde sis dağılınca ay ortaya çıkar dedim. Dağ ortaya çıkar, deniz belki de diyerek bu kez kahkahayla güldü. Ay için Delvaux gibi düşünmeliyiz, o sonsuza dek vardır ve ay kozmik dünyamızın kanıtlarından biridir, o varsa evrenimiz de vardır kuşkusuz!.. Delvaux'da ay, yaşadığımızın kanıtıdır ilginçlikle, ona yaslanır böyle şeyler için o...
Adım dedi Deniz benim, sevgi der gibi, yumuşak ve kadife gibi bir tınıyla söyledi bunu. 1999 depreminde tüm yakınlarımı yitirdim ve bu adaya geldim. Panik atağın pençesinde, yarı şizofrenik bir ömür benim ki...
Birden sarıldım ona, insanlar gerçekte tüm bir yaşam boyunca ağlıyorlar, üzülme dedim. Nasıl der gibi gözleri, gözlerime baktı... İçin için ağlıyorlar dedim, gerçek bir ruh şu yaşamda mutlulukla oyalanacak kadar pervasız olabilir mi, gazeteler, televizyonlar, yaşam kavgası, sanatsal, bilimsel tüm gelişmeler, zamanın, dünyamızın damarlarından fışkıran tüm fonksiyon ve atraksiyonlar ruhlarımızı tahrip etmek için ateşlenen birer rokete benzemiyor mu...
Ağlamaya başladı. Bir kez daha sarıldım, seni üzmek değil amacım, dingin bir ruhla dünyayı dinleyebilmemiz, izleyebilmemiz içindi dedim... Ayrıca dedim, yaşadıklarımız kadar, hiç bir neden yokken bile, sonsuz bir melankolinin içine düşebilir insan benim gibi dedim!..
Neden dedi değişen yüzü, hafifçe gülümseyerek...
Freudyen şeylerdir belki dedim, çocukluğumdan kalan bir aşk kırgınlığının bir türlü geçmeyişi, görünmez travmalar, yaşamın gerçekte bizi yaşıyor olması gibi; tüm benliğimizi ele geçiren, harap eden düşünceler...
Bir kaç saka kuşu, sabah serinliğinde, küçük bahçede ötüşüyor, çiçekleri gagalayıp, tepetaklak dönerek, uçuşuyorlardı.
Ada dedi bir dinlenme değil, tüm bir yaşamı sorgulama, bir hesaplaşma yeri sanıyorum ben, katlanmak çok zor, insan bir an önce uzaklaşmalı buradan dedi...
Burada dedim, yaşadığımı duyumsuyorum ben, sorgulamak fırsatını bulduğum için tüm bir geçmişi, cehennem azabı içindeyim belki de, ama gidecek yer de yok, kendi içimizden başka...
Ada, yeryüzü gibi, kalabalıklar, fütursuzca konuşmaların yinelendiği kahveler, pahalı yerlerde, yaşamını satın alınabilirliğin keyfiyle, bir gücün hegemonyasına teslim etmiş, görünmeyen acımasız bir kavgaya rehin bırakmış, ruhunu bir türlü geçip gitmek bilmeyen zamana ipotekle, geçip giden, gitmekte olan kimseler.
Son derece sakinler, son derece özgüven içindeler, ta ki Demokles'in kılıcını kullanmak gereği duyana dek!.. İşte o zaman gerçek yüzleri ortaya çıkıyor, kitleleri bir sürü gibi algılıyor ve güçlerini sergilemeye kalkıyorlar, rezidanslarda, amfilerde, konferans salonlarında, VIP salonlarındaki selamlaşmalarda bu vahşi içgüdünün izlerini görebiliyorsunuz.
İyi ama, herkes kendisi dışındaki dünyayı suçluyor. Suç kimin, suç kimin diye yineliyor şairler sürekli diye araya girdi.
Suç tanrının demek bile bir klişeye dönüşüyor artık dünyada... Suç yaşıyor olmak demekte yetmiyor diye sürdürdüm.
Adadan uzaklaşırsak yaşama karışırız ve suç suç olmaktan çıkar!..
Solaris'te dedim yaşadığımız gezegen, düşünen bir okyanus biçiminde, beynimiz gibi. Düşünce evimiz evrilmedikçe biz yok edici ve cehennemi varlıklar olmayı sürdüreceğiz sanırım.
Bir çözüm olmalı ama dedi.
Şu durumda zor inan ki, depremler, savaşı kışkırtan ruh, acımasız bellek ve uygarlığın anomalileri, vb. vb. vb. dedim.
Buldum diye bağırdım, biz kendimizden kurtulmalıyız!..
Bir kahkaha attı, tüm konuşmalarımızı anımsatır gibi...
Çaylarımızı yeniledik ve ağaçların arasından gözlerimiz bir kez daha denizi aradı.
Deniz sakinleştirir insanı dedi. Fırtınalar, dalgalar ve karanlıklar olsa bile...
Öyle tatlı gülümsedi ki, öptüm onu...
Gözleri doldu birden...
Belki de dedi yaşam dediğimiz şey, yalnızca bir öpücüğün verebileceği dinginlik ve doğallıkla yayılabilecek bir mutlulukta duyumsanan sonsuzluk arayışıdır.
Belki de yaşam sonsuzluk kadar uzun, sonsuzlukta yaşam kadar kısadır dedim!..
Gülümsedi...
Kuşkuyla bakar gibi, sen dedi bütün bunlardan bir öykü çıkarmaya kalkışırsın artık!..
Küçümsedi mi veya bir alışkanlığı mı ima etti;
Yoksa insanlığa, yaşama ilişkin, ürkütücü, korkunç bir gizi mi paylaşmak istedi; evrenin ağırlığının yaşama yansımasının bu denli hafif ve bir yineleme, bir kopya olduğu sürece, hiç bir şeyi değiştiremeyiz mi demek istedi anlayamadım!..

FANTOM AĞRISI




 

Seni çok seviyorum!.. Sonsuza dek benim olmalısın!..

Simaycığına söylüyordu bunu adem!.. Simay... Ada'da yaşayan bir Azeri kızıydı. İşini bilen, gün görmüş ve konuşmazdan önce olabileceklerin önlemini alan biriydi; nazik, sınırlarını bilen, ataklığın handikaplarını sezen... Saat Kulesi'nin karşısında bir apart hotel işletiyordu ve 'İşçi Patron'uydu oranın. İş dünyası sonsuz açılımlar, alabildiğine geniş olanaklar ve öngörülemez olasılıklara sahip olmakla; güzel sanatların dallarından biridir!..

Herkesin güvenini kazanmış becerikli biriydi Simay...

Ama bir yazgı değilse de, olmazsa olmaz bir halleri vardır Simayların ve ne yazık ki diyerek, günahlarına ortak olmadığımız bilinsin ister söz sahipleri. Bu türden çoğun gibi bir belalısı vardı onun. Zahir!..

Her başarılı erkeğin ardında bir kadın, her başarılı kadının ardında da bir köstek; erkek vardır mottosunca, bütün dertlerinin buzdağı olan bir Zahir'i vardı onun. Her işine burnunu sokan, hiç bir getirisi, pozitif hiç bir dünyalığa vesile olmayan, olamayan, ama her şeyin içinde olan, yer alabilen bir ur, bir kanserojen, çağdaş sayrılıkların artık habis bir tümör diye adlandırdığı, demode, modası geçmiş dünyaların antik bir incisi gibi sırıtan bir ademoğlu. Bir mahalle kabadayısı artığı.

Simay bir kraliçeydi işinde ama, erkeksiz bir hiçti, onun bir göçmen oluşu, zamanla bunun kendi ruhunda bir sürgünlüğe dönüşmesi, onun sosyopsikolojik dünyasını, dış dünyalara kapatmış, çoktan bir set çekerek görünmez kılmıştı. İnsan yaşanabilecek, deneyimlenebilecek her dünya işinde başarılı olamaz, para denizinde yüzersin, bir tek candan arkadaşın yoktur, güzeller güzelisindir ama tanrı güzelliğin acılarıyla boğuşmayı nasip eyler sana, her sınavı kazanırsın ama işinde öylesine bir seviyede ömrün geçip gider, daha nice şeyler. Bu yüzden Simay, az sayıdaki çalışanlarına buyruklar yağdırıyordu ama Zahir'in kayıtsız koşulsuz kölesi olmakla; çelişkilerin armağanı bir dünyamızın, ilginç yaratılmışlarından biri olmanın önüne geçemiyordu. Bunu ona söylediğimde, anında demişti ki; Hepimiz gibi!.. Gülümsedim tabi...

Simaycık, yaşamında mutlu ve başarılı duyumsuyordu elbette kendini, başka bir yurtluktan, beş parasız gel ve bir apart hotelin kraliçesi ol, o bir yana her şey senden sorulsun. Muhasebe, vergi, çalışanların ücreti, eli nurlu; her soruna çözüm bulabilen, onların özel sorunlarının büyücülükten gelmiş peygamberi, ne yapalım sizce sorularının, duraksaya duraksaya dile gelen özdeyişleri ve taçsız kraliçe Simayımızın bitip tükenmez kehanetleri. Şu yalan dünyada, bu doğrumlar herkese kısmet oluyor mu ki, işte Simay iç dünyasında geldiği noktanın ne olduğunu, adı gibi biliyordu, daha ne olsun!..

Zahir, adının ne anlama geldiği hiç bir zaman çözülememiş bir adamotuydu, belki hiç soranda olmamıştı, ama merak ederdim ben, sormayı düşünemezdim ama, Zahir için böyle bir sorunun; yaşadığı dünyayla en ufak bir ilgisi olmayan bir zıp çıktılığın tezahürü olduğunu bildiğim için.

Modası geçmiş bir dünyanın kabadayısı, hala İspanyol paçalı bir meczubuna bu tür sorular sormak; onu yaşadığı mağarasında dürtüp, uyandırmak anlamına bile gelebilirdi. Onunla lafa tutuşmak, dalgalı bir denizde, artık sahilin hiç bir zaman görünmeyeceğine dair bahse tutuşmaya benziyordu. Kabadayı geçinirdi o, bu yüzden konuşmanın sonu, bıçakların altın gibi parıldayışı, yazgılarımızın yarışı, durup dururken gammazlanmak, yok yere geçip giden bir insanın boğazına sarılmak, iş uzamak gibi bir talihsizliğe varırsa, gırtlağının tadına bakmak... Bu olasılıkların varlığı bağlıyordu Simaycığa onu.

Zahir'in görünmez varlığı, Simay'ın sorumluluklarına karşın, nasılsa, bu tür tehlikelerden uzak modern bir dünyanın içinde yaşadığını duyumsatıyordu ona, ama İngiliz Uluslar Topluluğu'nun olmazsa olmazı, ponponlu muhafızlar, kırmızı topuklu kunduralar, mücevherle süslü, gümüş rengi taçlar ve sanki ölmüş de, mumyalanarak balkona çıkartılmış, yüz kasları dondurularak, sonsuzca gülümser gibi katılaşmış bir kraliçenin, sıradan insanlarca ne işe yaradığı, egzotik bahçelerin bir tavusu gibi, tropik kuşları andıran bir orijin yaymaktan öteye geçemeyip, komik bulunmaktan kurtulamadığı gibi, Zahir'de, bize göre, bu kendi çapında efsaneler yaratmış Simayımız için bir anlamı olmaktan uzak, fi tarihinden kalma ürkütücü dürtülerin, kadük ve de utanç verici olmak bir yana, dünyamızı tehdit eden alışkanlıkların fütursuz ve göz dağı gibi duran ve gerçekte gözbağcı, hiç bir işe yaramaz bir görseli gibi geliyordu bize ve gizil bir nefret uyandırıyordu hepimizde, hiç bir zaman dile getirilmeyen!..

Zahir'in özelliği yaşamı boyunca çalışıp çabalamamış olmasıydı, tıpkı kral ve kraliçelerin; çalışanların, kolu bacağı kırılanların veya düşüncenin teriyle çarpmayan elektriği bulanların seremonisinde boy göstermek gibi hazıra konmak ve tebaasına bu mutlu günü adabınca duyurmak gibi bir acayipliğin cinperileri olmaktan başka bir -forslarının- olmayışı gibi!..

Estağfurullah diyorum ama kadınlar cellatlarından çok hoşlanır!.. Stockholm Sendromu denir psikolojide bu ahvale, birebir gerçektir bu aganigi naganigi!.. Diyesim Zahir ömrünce kadınlardan geçinmiş bir adamdı, kolunu bile kaldırmamıştır bir iş olsun diye, -Dur- diye bir soytarılığın kendinden menkul, ucuz meşalesi gibi -arada bir- yukarıya kaldırmaktan başka!..

O dehşet provalarının, koma terapilerinin sahte kabadayısı gibi geçinerek namını yürütür, böylelikle kadınların beğenisini kazanır, gözdesi olurdu.

İşi buydu, kimsenin başaramayacağı ve gizlerini bilip anlayamayacağı, şeytansı bir tansığın; şaşırtıcı biçimde meleklerin sunduğu, gösterişli ve dokunulmazlıkla süslü bir tanrı bağışı!...

Onun görkemi her insanın zulmette, kadın-erkek böyle bir dünyanın kahramanı olmanın özlemiyle yanıp tutuştuğu, bu özlemin yürekte ve bilincin derinlerinde açıkça duyumsanıyor olmasıydı.

Belki kırk yıla yaklaşan yaşamı boyunca en az kırk kadının, deyim yerindeyse sırtından geçinmiş bu adam, kadınlar sancağı düşürse bile, Zahir'in cesedi bir türlü katafalka konulamadığı, tüm bir dünyaca bu tür bir insiyak gösterilemediği için, hiç bir zaman ondan kurtulamamış, bağımsızlık ve 'oh be' çığlığıyla karışık, gerçekte Zahirliğe özenmenin nişanesi 'doydun mu' narası bir türlü sergilenememişti!..

'Yaşam sonsuza dek, her şey vardır ama hiç bir şey tam değildir dünyamızda' mottosundan başka bir şey olamazdır belki de...

Çünkü bayrağı dalgalanmıyorsa artık Zahir'in, onun sırada bekleyen bir aftosu, bir hayranı, bir kurbanı veya ağa takılan bir sazanı her daim bulunurdu bu dünyada... Onu bırakın, gizli uğraşılar boyunca, eni sonu, onu elinden kaçıran kadınların gözyaşları, Atlantik'in dalgaları gibi acı verir, buhur gibi ürkütücü bir pişmanlık yayardı. Gizemle dökülen, tükenmez gözyaşları sel olur akar, önüne gelen her engeli aşarak -Kanossa Kapısı'na- ulaşır ama ne feryatlar, ne dualar bir daha Zahir'i geri getirmez, getiremezdi ne yazık ki...

Zahir denen, bu kadınların celladı olmakla nam salıp; ömrünü onun tam zıddı olarak, -efemine namı yakıştırılmış berber Nazmi'ye göre- beyhude yaşayan, bu mahalle haramisinin, ahir ömrü böylece geçip gidiyordu işte...

Zahir'le onarılmaz semptomlar, irsi olmayan sara alışkanlıkları ve gizem dolu cinsi törenlerle süslenmiş ilişkisi, belki yıllarca yıllar kadar yıl sürdü Simaycığın... Gelip geçen dünya gaileleriyle haşır neşir olurken, insanlarla ilişkim en çok bir ya da bir kaç yıl sürebildiğine göre, ne kadar acı verici, ürkütücü veya şaşırtıcı bir şey olsa da gene de hayranı olmaktan kurtulamıyordum Simay'ın...

Bir gün Simay'a, dünyamızın melankolik hüznünü, değil sen, belki kraliçe ya da inan bir tanrı bile değiştiremiyor femme fatalem, evin barkın kundaklansaydı da keşke kurtulsaydın bu dertten, böylesi yaşamaktan dedim. Aynı şeyi yineledi tabi, hepimiz anlamına gelen o sihirli sözcüğü; 'Cümlemize' dedi!..

Bu dünya, polyglot varyantlar, yalan rüzgarıyla dolu topraklar ve envaı çeşit olaylar, insanlarla dolup taşan bir canlı denizidir sanırım...

Olayların sonu şöyle geldi diyebilirim.

Bir gün Simay'ı madden ve ruhen öldürmeye ant içmiş ve bayrağı devralmaya yemin etmiş, hayatın ve ölümün amansız baskılarına yenik düşmüş, yeni bir karadul araya girince, Zahir'le ölümüne birbirine girdiler... Görünmez bir bıçak ışıldıyor, Simayımız her şeye karşın kaçacak delik arıyor, Zahir efsaneyle doyurulmuş yeteneklerini, bu acayip ve saralı ilişkinin ulaşılacak hedefi kalmamış doruklarında, usta bir silahşor gibi kullanıyordu.

Şöyle bitti masal, buradaki gibi birden ve kısık, duyulmaz bir ıslık ve o bildik -son iç çekişi- andırır gibi...

...

Zahir'den kaçarken, bir odaya kilitlemiş kendini Simay, kurtarın diye çığlıklar atmış, çok uzaklardaki yakınlarına yardım edin diye mesajlar çekmiş, az sonra kapısının kırılacağı aşikar olan, karanlığın odasından. Kırılmış kapı ve ilk bıçak darbesi, Simaycığın kanserli göğsünün -bu kanser kederli dünyasının acıları, düş kırıklıkları ve pişmanlıklarıyla dolup taşan yaşamının toplamından başka bir şey değildir- tam ortasından aşkla doldurduğu yüreğine saplanmış ve bir ıslık çıkmış ağzından, bir kuş yavrusunun, henüz ötüşe benzemeyen, yalnızca çaresizlik ve açlık dürtülerini imleyen, o minicik haykırışı gibi.

Ama Simay'da bu korkunç ve acımasız dünyada nice deneyimler edinmişti, yere düşerken, o da bir şey saplamayı başarmış Zahir'in sol bacağına...

Kaval kemiği bayram etmişti Zahir'in...

Yaşam biçimimiz neyse bünyeniz onun açlığını duyarmış!..

Ve ama böylece ölüp gitmişti Simay...

Derin bir yarık, kırmızı bir uçurum açılmıştı Zahir'in bacağında, sanki ölüm sakaratında, yaşamı boyunca hastaneye, postaneye uğramadığı için, krallığını ilan etmiş gibi duran bu adam, müdahalede bile isteye gecikmeye yol açtığını bildiğimden sanırım, ayağından olacağını bilemezdi elbette!..

Zahir'in bacağı kesildi ve Ada da bir efsane böylece bitti. Yaşamdan çekildi. Öyle ya da böyle o da çok sevmişti Simay'ı, ama seçtiği yaşam düsturunun görünmeyen kuralları onu bu yola itmiş ve Simay'ın gerçekte; nasıl sona ereceği öngörülebilen yaşamı da Ada mezarlığının -Hiçkimse- denilen, belki de kimi kimsesi olmayanlara ayrılan, süssüz ve bir tümsekten ibaret bölümünde sona ermişti.

Doğrusu budur belki de...

Ama Simay'ın karşılıksız, hep bağışlayan, hep özveride bulunan taraf olması, onun ölürken bile Zahir'in kurtulmasına yol açabilecek, iyilikler iyisi bir davranış göstermesine yol açmıştı.

'Ölümünü gördüğü an!', içgüdüsel tepkiden kaynaklanabilecek hareketi, Zahir'in, bir anlamda meşru savunma addedilebilecek nedenlerle, indirime giden bir cezayla kurtulmasına yol açmış, kısa süre sonra Zahir yine Ada sokaklarında arzı endam eylemişti. Üstelik 'eril egemenliğin dünyasında', artık kabadayılığıyla değil, bir başka açıdan; kader kurbanı olmak sıfatıyla!..

Garip bir bileşim bu. Dünya, gerekçesi ne olursa olsun, ölmüşten yana tavır koyamıyor!.. O, yaşam nasıl sürerse sürsün der gibi, şiddetten yana, savaştan yana ve belki tümüyle haksızlıktan yana bir dünya!..

Saf paradoks diye buna derler işte!..

Zahir yine de, çok sevmişti belki de Simay'ı, öyle ki kesik bacağında, zamanla Fantom Ağrıları başlamış ve bu dinmeyen ağrılarını; Hiç bir ilaç, antibiyotik, penisilin, emar, aşı, terapi yahut kemoterapi gibi cin işleri bile dindiremez hale gelmişti.

Ama Zahir'in böylelikle, boş zaman sektörü ve işsizmin desteğiyle geliştirdiği krallığı bitmiş, şayiası tükenmiş ve dünyadan elini ayağını çekmişti.

Fantom Ağrıları'yla geçirmişti kalan ömrünü, -hayalet ağrı- deniyordu buna halk arasında...

Ada halkına göre; bu ağrı kesinlikle, ölmüş Simay'ın ruhunun, artık -kendisi gibi yaşamayan- bir bacakta konaklayıp, hâlâ bu dünyaya dönmenin özlemiyle tutuşan ve kahırlarla dolu bir sığınma çabasının göstergesiydi. Düşünüldüğünde, içler acısı derecede üzücü ve ürkütücü bir şey. Ama bu gerçekte bir kinden mi kaynaklanıyor, bir öç duygusundan mı, yoksa dayanılmaz bir özlemin çalkantısından mı hiç belli değil.

Ağrı, Simaycığın öbür dünyadan, bu dünyaya kadar uzanan çığlıklarının göstergesiydi gerçekte, kesin olan bu... Evet Simay ölmüştü ama, onun kıymetini bilmeyen Zahir; onun özlemiyle bütünleşen; olmayan bacağının -varmış gibi- duyumsadığı ağrılarıyla geçirmek zorunda kalmıştı kalan ömrünü...

Düalistik yaklaşımlar bunlar ama her iki açıdan baktıkça da; oldukça tuhaf ve bayağı dehşet verici!..

Son pişmanlık acıları gerçekte bunun adı...

Ve gerçekte Simay'da, Zahir'i çok sevmiştir belki de...

Son anım şu bu trajedi de, Simay'ı bir gün avucunda, hiç görmediğim bir kuşu tutarken gördüm, yazık ama, sal gitsin onu dedim. Hayır dedi, 'İnsan Tarihi'nin bir parçası yaptım ben onu diyerek, üst perdeden yanıtlamıştı her zamanki gibi.

Şimdi gözlerim yaşarıyor ve 'Cinayetler Tarihi'nin bir parçası oldun Simay diyemiyorum, bir anının parçası olmak, üzücü bile olsa, o anının sahiplerinden biri olmaktır ne yazık ki...

...

Gerçekte onun yaşamının özeti şuydu...

'Seni seviyorum Simay, bildiğin gibi değil! İçimden öldürmek geçiyor ama olsun!..

Sonsuza dek sahip olmak, başkaca nasıl olabilir ki...

Ruhlarda olup biten şeylerin, bir tanımının olamayışı gibi...

Güzel sanatların tümü, şiir, resim, müzik ve yaşamda ki bütün soyutlamalar gibi...

Aşk belki de; böyle bir şeydi işte!..

&

BİR ÖYKÜNÜN ANATOMİSİ

(Fantom Ağrısı)

Ada'da bir cinayet olmuş gibi öykü yazmak sempatiyle karşılanacak bir şey değil. Bu öyküyü bir kaç günde tasarladım, öyküleri ya da metinleri bir günde yazarım. Yazma hevesi, hırsı bazen, düşünsemenin önüne geçer, hatalar olur. Ada'da gerçekten Saat Kulesi'nin karşısında apart hotel işleten, Azeri bir kadın var, beni sever, arada oraya gider sohbet ederim. Tebrik ederim hep onu, başarılı kadınsın kendine acımasız davranma derim!.. Dedi ki geçenlerde, ben de bir gün öykülerinde yer alırım, beni de yaz dedi. Kesinlikle dedim ama bu öykü onun öyküsü değil, o daha sonra belki...

Ada'da engelli yurttaşımız çok, bu tip insanlar çok değerlidir gözümde, çok şey öğrenirim onlardan, çünkü az hareket bilgiyi artırır, zamanı çoğaltır ve bir özü olan şeylere yönelme olanağı artar. Biri var ki içlerinde kütüphane gibi, onunla sohbet ederken duyduklarımı kayda alırım!..

Geçenlerde içlerinden biri kaybettiği uzvu için Fantom Ağrısı oluyor bende hiç geçmiyor dedi. Hayalet Ağrı derler ona diye bilgiçlik tasladım, bilmezmiş gibi. Ama bir şimşek çakmıştı bende, bu ilginç bir konuydu ve kesinlikle bir öykü yazmalıydım bu sözcüğün anısına!..

Ertesi gün, Gratis adlı parfümeri mağazasında, yanımda iri yarı bir bayanla dolaşıyordum. Oldukça ağırsak, arkadaşımdan eksik kalmayan görevli bir kızla sohbete daldılar. Bu iri yarı bayanlarla çok iyi anlaşırım ben, onların bende her zaman yeri ayrıdır. Çok safiyane ve açık sözlüdürler, sevecen ve art niyetten uzaktırlar. Platonik aşkımdır onlar ve ama işte o görevli kıza hemen laf attım, okulun yok mu senin burada ne arıyorsun dedim, tınmadı bile, liseyi bitirdim ben dedi. Onları onurlandırmak görevlerim arasındadır. Dedim ki ona, hiç kaygılanma sakın, şaka yapıyorum ben, liseyi Aristoteles, akademi, yani yüksek okulu Platon kurmuş. Aristocular liseyi tercih edermiş, Platoncularsa akademiyi... Sen Aristotelesçisin demek ki, ne mutlu sana... Gülümsedi doyasıya!..

Sonra adını sordum, Simay demez mi, bir şimşek daha çaktı bende, dedim ki Serçin diye bir kız tanımıştım senin gibi, sırf adının hatırına bir 'Ada' öyküsü yazdım ama henüz okumadı bile, bu güzel ismin için öykü yazmam zorunludur artık benim için dedim. İsimler benim başlı başına esin kaynağım olabilir.

Peki Zahir kim, akşam lisesini bitirdim, o kadar sıradan bir öğrenciydim ki okulun ilk dönem mezunlarından yalnızca ben kazandım üniversiteyi, o zaman okulun öğrencisi olduğumun farkına vardılar, Emin, Halit ve Zahir Zakir Alpaslan vardı, ismi hoşuma giderdi Zahir'in, yaşlı öğrencilerdi ve birbiriyle yarışırlardı, mahşerin dört atlısı gibi, dördüncüsü geride kalan tüm öğrenciler. Zahir ve Zakir'in ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım ama yıllar ve yıllar sonra o ismi bir yerlerde anımsayacağım kesindi, Fantom Ağrısı'nın kabadayısı olmak varmış serde, dediğim gibi sırf isimler için elime kalem alabilirim. İsimler beni düşlere sürükleyebilir. Pek çok öyküyü bu nedenle yazdım, örneğin Mahzun adındaki öyküyü, adı Mahzun olduğu için dramatize etme gücünü gösterdim, bu komik gelebilir ama değil, insanın içinde edindiği bilgiler bir köşede durur ama onun öykü veya bir motto içeren görüntüye kavuşması için bir roket atara gereksinim var, bir rakete diyeyim daha doğrusu... Bu tür konularda parola işlevini; öykünün adı, konusunun orijinal, el değmedik bir çağrışıma yol açan bir imgelemi anıştırması görebilir. Parola öykü dünyasına geçişi sağlar düşünsel dünyamızda...

Kassandra'nın trajedisi demek bu isim düşünüldüğünde anlağımıza yağan, yığılan kahredici olaylar zinciri demek, o isim söylenir söylenmez çektiği tüm acılar yaşadığı talihsizlik veya kaderin oyunları üşüşür -edebi nitelemedir bunlar- düşün evimize... Kassandra denildiğinde yazabiliriz ona ilişkin bir trajik şarkıyı, yoksa hiç bir çağrışımın olmadığı, trajik bir öykü yazmak bizi daha çok zorlar. Simgeler, çağrışımlar, isim, resim ve ele aldığımız olayın dayanılmaz bilitleri, o konuda edindiğimiz objelerin varlığıdır bizim için yazmayı kolaylaştıran. Soyadım demirci örneğin, köyde bu konuyla ilgili çok anım var, yaz bir demirci öyküsü deseler, demirci sözcüğünün çağrışımları hazırdır artık ve kolaylıkla yazabilirim. Sözcük burada motor işlevi görür deyim yerindeyse... Elma ya da Havva da öyledir, söylenir söylenmez düş gücümüz harekete geçebilir.

Fantom Ağrısı, apart hoteli çalıştıran ve hayatla boğuşan Azeri dostum bayan, Zahir ve Simay... Artık öyküyü yazma zamanı gelmişti. Akşam bilgisayarın başında omurgasını kurdum öykünün. Cinayet nereden çıktı diyeceksiniz, bu kesinlikle sırf öykü orijinalite kazansın, ilgi çeksin diye baş vurulmuş bir yöntem. Çünkü bu kaygı düşünülmediğinde, öykü olmayan çok şey yazıyor insan. Yazmak kolay olduğu kadar, oldukça zordur da....

Süleyman rüzgara emir verdi ve Belkıs'ı tahtıyla yanı başına getirdi ve onunla evlendi.

Sanat güneşin ayetidir, kusurlardan arınmış ve tanrısal bir estete kavuşmuş olmalıdır, bizi gösteren salt bir ayna olsaydı eğer o; hiç bir anlam taşıyamazdı.

Kâbuslar ruhumuzun, Fantom Ağrısı bedenimizin halüsinasyonlarıdır. Ruh kadar, bedenimizde tanrısal ve şeytani yetenekler gösterebilir, bedenimizi de sevmeli hatta ona aşık olmalıyız diyemedikçe, sanatla iç içe olmak şöyle dursun, estetin evrenimizin yaratılmasında ki ilkinsil amaç olduğunu ne kavrayabiliriz ne de sanatın bu yolda tanrısal ve eşsiz bir yöntem olabileceğini ileri sürebiliriz...

Sanat, yaratmak ve yaratılmaktan korkunç bir haz duyabilmenin biricik yoludur.

                 BÜYÜKADA MON AMOUR         BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ               *           ETHEL (Bir Büyükada Öykü...