1 Haziran 2017 Perşembe

ADA'M OTU DİYALEKTLERİ






İoa, aoi Ahsen Hanım!..

Oo Merhaba, beraber yürüyebiliriz.

Ahsen Hanım, üniter bir yapıda olsa da adı, adanın gönüllü yerlilerindendir. Her şeye koşturur, her derde deva bir enerjiyle, kendisiyle yarışır ve adanın otantik güzelliği yitip gitmesin diye, bir özgürlük savaşçısı gibi çalışır.

Özgürlük savaşarak kazanılmaz ama...

Çünkü savaşarak kazanılan her şey yitirilen bir şeydir, özgürlük bir ulaşım, bir liman olmalıdır ve tüm insanlık adına söz konusu olabilecek bir şeydir o, savaşarak kazanılan her şey, bir gün buharlaşabilen bir şeydir.  Yenilenler bir gün onu sizin elinizden alabilir.

''Sen esirliğim ve hürriyetimsin, Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, Sen memleketimsin. Ela gözlerinde yeşil hareler, Sen  güzel, büyük ve muzaffer, Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin... Ben sende, kutba giden bir geminin sergüzeştini,  ben sende kumarbaz macerasını keşişlerin, ben sende uzaklığı, ben sende imkansızlığı seviyorum, ama asla ümitsizliği değil...''

Özgürlük şiir gibi olmalıdır, su gibi, ölümü anımsatmamalıdır.

Ada da sabah, kokularla açılır, akşam kokularla kapanır, ıhlamur, akasya, mor salkım, ak gerdanlık, manolya, güller, sümbüller ve leylaklar birbirine karışır, öyle tuhaf ve derin bir kokusu vardır ki sabahın ve gecenin, ruhlar öyle dinginleşir ve öyle güller açar ki benliğimizde, adanın kışı taş kesilse, yazı alev alev yanan bir yürek yangınına da benzese, baharda ve güzde adanın bir hac yeri, yaşamın bir tavaf yeri ve benliğimizin sönmeyecek, özlemle dolu bir Kâbe'si olduğunu anlarsınız artık.

İşte sabah çıkıyoruz, sahilden içe doğru kıvrılacağız ve Aya Yorgi'ye çıkan hac yolunun başına kadar yürüyeceğiz, orada Lunapark Kafe'de bir çay içecek, dilersek kahvaltı edecek ve dönüş güzergahından evlere döneceğiz, ayrılırken öpücükler atarak!..

Bakın güneş yavaşça doğuyor, güneş tepede küçücük bir madalyon gibidir, sabah gün doğumunda ve akşam gün batımında ise bir Likya kursu gibi görkemlidir... Büyür, irileşir,  alev alev yanar ve tuhaf, erişilmez bir serinlik verir, sanki soğuk bir volkanın lavları gibi üşütürcesine bir ısı yayar.

Garip...

Yolda Ahsen'le lafa tutuşuruz, ben gemi azıya almış, dizginsiz bir gevezeyimdir, çoğu dinler gibi yapar ama bunu bildiğim için hem konuşmayı kesmem, hem de içimdekileri bir petrol tankeri gibi bitene kadar dökerim. Bir lav yığını, bir cüruf ya da alüvyon akıntısı gibi her yeri kaplayan bir balçığa dönene kadar kusarım. Bu benim makus talihim, ıstırap veren alın yazımdır.

Bakın, uygun adım yürürken, tırıs mı rahvan mı olduğunu bilmeden, araya Ahsen'in serzenişlerinin karıştığı inleyişlerim nelerdi o gün...

Hanımefendi, ben kader denen postulata inanırım. Örneğin büyükbabamın, akciğerine sıçrayan kanserden öleceği, Kristof Kolomb'un 1492'de, tütünü Bahamalar'dan Avrupa'ya getirmesiyle alnına yazılmıştı!..

Bir gün Guadalkivir ırmağının kıyısında şu tartışma yaşanmış; Meyvesi yeşil kuş olan bir ağacın, doğal dünyanın parçası olduğu için kabul görebileceği ama bir gülün taç yapraklarında, 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazması halinde, yazının doğanın bir parçası değil, bir sanat krili, dolayısıyla doğa dışı olduğuna  dayanarak, olanaksız sayılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Ama bu dünyada her şeyin bir çaresi vardır, bakın ne demişler bu görüşe karşı çıkanlar, Kur'an'ın yaratılıştan önceye dayandığı ve kablettarihte  cennette  gizlenmiş ilahiler olduğu anımsatılarak, yazının bir sanat türü sayılmasına  öfkeyle karşı çıkmışlar ve gerçeklikte kutsal kitap öncesiz ve sonrasızdır  diyerek, onun yaratılıştan öncede var olduğunu ve bundan ötürü, bir gülün taç yapraklarında pekala 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazısının belirebileceğini inançla ileri sürmüşlerdir.

İnsan cennetten kovulduğuna göre mantıklı bir olasılık.

Jüpiter biz görmesek de vardır diyorlar, öyleyse her varsayım ileri sürülebilir bu dünyada, cennet anaların ayakları altındadır -öyledir-, zaman hem  gerçek, hem de bir yalandır, ikiz yıldızlar vardır, tanrı galaksinin arka bahçesinde saklıdır, öteki gölgemiz paralel evrende yaşar, ölülerimiz sırtımızda dolaşır, kıyamet işporta fabrikasıdır ve fare en güçlü hayvandır gibi...

Çünkü fare dağı delik deşik eder ve insanlar gibi aritmetik değil, geometrik bir hızla çoğalır.

Bilim bu yüzden deneyle sınanan bir din, dinde düşlerle süslü bir bilimdir ve iki paralel doğru sonsuzda birleşir. Tomris Hanım geçen gün hayranlıkla katılmıştı buna...

Köle Spartaküs, kılıcının kabzasıyla vurarak, kolezyumun taş duvarlarından hangisini kırmıştı, kuşpalazı nedir, Hieronymus Fracastorius'un mitolojik Sifilis şiiri nerede yazıldı, Sezar, veni vidi,vici'yi  Zile'de mi söyledi, 'Como, -öbür dünya- Cumae midir...

Bilinmeyenlerin çokluğu, bu dünyada her şeyi olası kılar!..

Ahsen,  zincirleme bir kahkaha attı sözün burasında, senin bugün bir ayağın açıkta kalmış dedi!.. Kadınlar gülmeyi çok sever, ben Denizli'de akasya, gül ve inci bahçelerinde yankılanan kahkahalarla büyüdüm.

Dinliyormuş ki, bu yollardan gidersen, 'Sen yoksun bana kalırsa!' dedi. Bir mantık üretemedim ona yetişeyim derken, konuşan yürürken daima geride kalır. Sonra anladım ki, bir şeyin varlığını kanıtlamak, yokluğunu ileri sürmekten sürgit daha kolay... Diyesim ben varım demenin kanıtı çok, ama ben yokum demenin kanıtlarının da kanıtı yok, baştan aşağı asimptot, zorlama bir şey. Ahsen  kışkırttı beni, sezinledi yaptığım oyunları ve bunu kanıtla demek istedi sanırım.  Onun için nasıl yok olabilirim  diye düşünmedim değil, yani yok olduğumu nasıl ileri sürebilirim, kanıtlarıyla...

Negatif olanı, bir olumsuzluğu kanıtlamak zordur, pozitif varsayımlar, olanaklar evreninde kolaylıkla ileri sürülebiliyor. Jüpiter görmediğimiz halde var evet, öyleyse tanrıda var, şeytanda var, kitapları da var, insanda var, zamandan bir önce, bir zamanda var. Bambaşka bir evrende vardı, yarın bir eşi daha olacak, kıyamet bir gün kopacak -bir süreğenlik nedeniyle, negatif sayamayız onu- ve Mehdi gelecek demenin gerçekte hiç bir kanıtı olamayacağı için, olasılık olarak kolayca ileri sürebilirsiniz, tersini kanıtlamak daha zor artık... Uğursuzluklar şeytanın varlığına hükmediyorsa, yok demenin bir anlamı da yok. Bilinmeyenlerin hamuru içinde her şeyi yoğurabilirsiniz.

Size bir şey söyleyeyim mi, yarın başka dünyalardan biri gelse ve iyilikle gülümsese, Mehdi geldi diye tüm dünya ayağa kalkabilir!..

Bugün hem dünyayı kirletiyoruz, hem süpürge satıyoruz. Tüm yeşilseviciler, savaşkolik hunhar batı, doğunun madrabazlığı, bilimkurgu sihirbazlığı, hepsi böyle...

Kimin dili dönmüyor ki, bir Mehdi gelmezse, Songün'ümüz kapıda, bana hak vermiyorsunuz değil mi, hem ağlayıp, hem gidiyorsunuz ama biliyorum, işte  bu yüzden kahrediyorum ve neden terbiyesiz, ruhen mankurt biriyim ve terörize çan sesleriyle çınlıyor kafam, bumeranga benzer çaresizliğimdendir benim.
 
Öyleyse diyelim ki konuyu saptırmadan, şu dünyada cin var demenin  şaşkınlık verecek bir yanı da yok, insan kabule meyilli bir yaratık, her şeye yatkın, görkünç olanla, görkem arasında salınan bir yaratık o, olmayana ergi yöntemi, onu hiç huzursuz etmiyor. Yok, olmaz, inanmıyorum derseniz de çürüğe  çıkıyorsunuz, çünkü varlığı belirsiz olsa bile ileri sürülebiliyor bir töz ya da nesnenin somut cisimcilliği, tinsel cismaniyeti  ama yokluğu, kanıtlayacak kanıtın, kanıtı da yok neredeyse, çünkü somut bir varsayım yok, yokluğun yokluğunu nasıl kanıtlayacaksın, kavranılmaz diyerek kestirip atmak gerekiyor, o nedir düşleyemiyoruz ki, düşlenemeyen şeyin ne yokluğu ne varlığı ileri sürülemez, ama varlık göz önünde bir varsayım, var demek bir soyutlamaya dönüşebiliyor, arkanda ama sen göremiyorsun dersen, o şey var!..

Bir koşulu da söz konusu onun, varlığını ileri sürdüğümüz şeyler var olanların bir versiyonu ne yazık ki, tanrı sakallı baba, cin insansı duman, melek kanatlı kadın, şeytan çatallı çoban filan... Varlıklar aslında var olanlarla sınırlı, düş ve düşlemlerimizin varlıklarıyla!.. Dünya dışı canlılar hep ayaklı, bir başı var ve iyi yoldaşlar ya da kötü canavarlar!..

Yokluk tanımsız, anlak dışı...

Bir de, konakları, şatoları, kasırları yerle bir eden, ormanı çürüten ve yeşil kuştan meyveleri  öldüren zaman, sözcükleri, satırları ve  dizeleri alabildiğine varsıllaştırıyor. Gerçekten yazı ezeli ve ebedidir  ve gülde beliren hattın varlığı ileri sürülebilir bu yüzden, öyle değil mi...

Neyi tartışıyoruz biz, pek uzattın kapat bu konuyu dedi Ahsen, kadınlar olağanüstü varlıklar kapat diyorlar kapatıyoruz, aç diyorlar açıyoruz, bunun gizi, evrenin gizinde saklı gibi ama işte onu bulamıyoruz, sonunda olmayan, bulamadığımız bir şey var gibi sanki!..

Kadınların evrenin gizini taşıdığına inanıyorum. Dölyatağından bir 'evreni' çıkarabilen varlık, tüm soruların bileşeni bence ve yanıtta o soruların birinde gizli ve orada bir yerde...

Sonuç şu, her şeyin varlığını ileri sürebiliriz, hiç bir şeyin kesenkes yok olduğunu ileri süremeyiz, kuruyan ırmak yatağı, onun varlığını ileri sürmeye yarıyor, yokluk varlığa dönüşüyor.

Özde yokluk varlıkla aynı şey, her şey tam aksine yoktan var oluyor. Süreklilik yoklukla neden kardeş olmasın.

İlginç bir şey yaşamıştım, eve bir kurbağa almıştım, çocukta semender getirdi, zamanla ikisi birbirine alıştılar, çiftleştiler ve kumender adında çok sevimli yaratıklar sardı ortalığı, öyle sevimli şeylerdi ki aşık olmuştuk onlara, karşılıksız bırakmadılar ve solgun, duyulmaz sessizlikte sözcüklerle konuşmaya başladılar. Korkudan kimselere bir şey söyleyemedik, zamanla karşılıklı ilgimizi yitirdik, çünkü ayrı dünyaların varlıkları gibiydik. İnanmayacaksınız ama bir süre sonra kendilerini ölüme terk ettiler ve yeryüzünden  yok olup gittiler.

Dış görünüşüm ve göz halkalarımla sanki ağlıyor gibiymişim, öyle diyorlar, neden dersiniz!..

Ama  dedim Ahsen'e, biri senin için  canına kıyıyorsa, kendini seviyor demektir. Çünkü seni yalnız bırakabilecek kadar bencil biri o!..

Bende acımasızın biriyim. Sözü aşka getireceğimi düşündü ve gözüme baktı ilk kez Ahsen, kararsızlığın, kararlı çizgilerle gözünün ağ tabakasında gezindiğine gözlerimle tanık oldum o an. Çünkü sözü aşka getirmek bir sihir gibidir ve kimse o konularda bir çekince ileri süremez, kendisi yoksayıcı duruma düşemez!..

Psikolojik bir oyundur bu, görünmeyen çizitler...

Ama sözüme bir yankı bulamayınca, mental yorgunluktan  derbeder olan bedenim, konuyu sen de değiştir komutu verdi.

Gerçek, illüzyonal bir görüntüye bürünmeli sanat dediğimiz varyasyon cennetinde. Çağrışımlara açık olmalı bir resim, bir yapıt,  at nalı yengeci mi, bir boğa güreşi mi, güneş rüzgarı mı, bilinmeyen bambaşka bir ateşin harı mı belli olmamalı...

Ahsen'den havaya yayılan sessizliği  bu kez siyasi bir girdaba tutunarak bozmak istedim...

Bin dokuz yüz yirmi altılarda,  düzenlenen bir Cumhuriyet balosunda, Anadolu'dan eşi şehit olmuş bir kadıncağızı davet etmişler, kadın ürkerek, o güne dek görmediği, göz alıcı barok tavan süslemeleriyle bezeli salona girdiğinde, gözünde neredeyse yarı çıplak diyebileceği kadınlar ve siyah, kuyruklu redingotlar ve aynı renkte, silindir şapkalarıyla, başka dünyalardan gelmiş gibi bekleşen ''westmachine'' adamları görünce, şaşırmış ve ziyadesiyle ürkerek, birden merdivenlere yönelmiş ve daha önce böylesini görmediği, çinili basamaklardan kayıp düştüğünde, ayağı kırılmış...

İyi niyet bazen, geri tepebilir!

Ahsen ciddiyetle baktı o an ve gene  'Sen yoksun!' dedi.

Gülme sırası bendeydi...

Şakayla gerçek aynı şeydir bazen diyerek, gene başka konuya geçtim, bu dünyadan dedim, faşizmin asla yok olamayacağının kanıtı sınıfta kalmaktır.

Düşünün, adam koyun güdemiyor, mandolin çalamıyor, hızlı koşamıyor, uzağı göremiyor, tarihten anlamıyor, resim yapamıyor, notayı bilmiyor, dünya yuvarlak diyemiyor, bir fidan bile dikemiyor, tek bildiği orta okul matematiği... Gel gör ki o tek dersten, yaşamımı karartıyor!.. Şimdi ben adama mı kızayım, sisteme mi, devlete mi, babama mı, tanrıya mı, elçiye mi...

Beş yılım çalındı yaşamımdan böylelikle, üçü zorunlu eğitim döneminde... Bizi sınıfta bırakanlar faşizmin neferleri, ne olursa olsun, anarşist olmuş, komünist olmuş, dindar olmuş ya da sitüasyonist olmuş önemi yok, biliyorum ki,  zamanı gelince herkes yalnızca faşist olabiliyor, inanın bu deneyimle sabittir.

Ahsen, herkes okursa sokakları,  kim süpürecek dedi, evreni sarsan kuramların, dünyayı yerle bir edecek savların, bir kaşık suda boğulması ya da dev bir kaplanın bir avuç arıya yenilmesi gibi kalakaldım!..

Dedim ki ben edebiyatla uğraşıyorum, İngilizce de 'Author' yazar sözcüğü, otorite anlamına gelen 'Authority' sözcüğünden gelir, benimle çok uğraşma!..

Şakacı olduğumu bilir, kıkırdar gibi güldü, yenilmiş birine elini uzatan komutan gibiydi ve bende sakinleştim artık tabi...

İskenderiye kütüphanesini putperest Sezar, Efes Selsus kütüphanesini, putperestlikten, modernist  ritüele  geçen Hıristiyanlar yakmıştı dedim! Uygarlık dediğin nöbet değiştirmektir. İroniyi anlamış gibi gülümsedi bu kez, aslolan yakmaktır zaten dedi.

Edebiyatla mı uğraşıyorum dedin sen... Okuyan yok ki!..

Ama  insan öyle olsa bile neden yazar ki dedim ve sürdürdüm...

Okusunlar diye yazsaydı insanoğlu, dünyada yapılacak işlerin hiç birini yapmazdık, örneğin gölgede oturmazdık, süt sağmazdık, köpek beslemezdik, çocuk yapmazdık, masal anlatmazdık, koşmazdık, gezmezdik, ıslık çalmazdık, yerimizden bile kıpırdamazdık, hiç birimiz temel gereksinimler dışında elini bile sürmezdi viyolonsele!..

Ama yazıyorsunuz işte, kendi kendine şarkı söyler mi insan, bağda bahçede dolaşır mı... Olur mu, en çok yaptığımız şeyler bu!..

Öyleyse bu tür soruları kimler sorar! Akşama kadar hiç bir şeye yaramayacağını bildiği halde koşturup duranlar!.. Yazıyı, alın yazısıyla karıştıran  insanlar var,  abartıyorlar...

Okunmak, beğenilmek bile bazen, birinin diğerinin işine karışmasıyla sonuçlanır, oysa sanat tekil bir şeydir, ortak yanları olan şey zanaattır ne yazık ki, bunu düşünenler,  kendilerine bir kooperatif bulsunlar, orda tüm kararlar ortak!..

Kurtuluş Savaşı'nı kazandık hep birlikte, elimize ne geçti, bir kadeh viski, bir fettan Madonna, bir de pleymut  otomobili demek gibi bir şey okunmak. Bazen beklentiler öyle düşük kalır ki, olağanüstü olaylar bile aniden sıfırlanır, kasırga gider cüce bir bakiye kalır. Değer miydi, terzilerin savaşına dersiniz...

Tanrıyı bile eleştirebilmelisiniz özgürlükten söz ediyorsanız...

Yunus, Nazım dururken Frenk şiirini baş tacı yapmış Parizienciler, karagöz dururken, orta oyunu varken, Shakespeare'in hayali oyunları sarmış toprağı, Evliya Çelebi dururken, Agatha Christie, Bernard Shaw, 'Sherlock Holmes'u  beller olmuşuz, ne şair Nihal Hanım'ı tanımışlar ne Nazım'ın değerini bilmişler, ne Lifij'i, ne Asaf Halet'i  öğrenir olmuşlar.

Asaf Halet çapraz bakışa yönelmiştir hiç olmazsa, Turhan Selçuk'la, Yaşar Kemal'in dünyada olamayacağına inanırım ben.

Bizim bendirsiz sahnelenen  oyunumuz yok, hacıyatmaz olmuşuz, bir tür Şarlo'tanlık bu,  bu tür tiyatrolarla yürüyecekse iş,  eski yoğurtçulara üzülürüm inanın, onlarda kalmalıydı, sanat işportacılık mı,  Litvanyalı bir yönetmenin dört buçuk saatlik Faust'unu izledim ben, oyun gerekirse bir kişiye oynanır,  en büyük sorun ekonomik elbette ama idealizmde hala bir düştür, sanat bu değil, insanlar düğünlerde de eğlenir, sanat eğlendirici olmak zorunda değil, her şeyi dışardan getirmenin sonu gümrük bekçiliğidir!..

Peki edebiyat nedir... Her şeydir, ama değildir!..

Giovanni Scognomillo'ya, İstanbul'a geldiğimde üç yıl pardon diyemedim, yolda bir şey yiyemezdim, banliyö  treninden düşeyazdım ben dedim... Dinle Ahsenciğim, bunları yazsana dedi bana, haklı olabilir ama o an üzülmüştüm. Kendi zaaflarımı veya uyumsuzluklarımı yazmak topluma ne kazandıracak diye düşünmüştüm. Yazık ki hala öyle düşünürüm. Ama bu bir saplantı değil, yapılmayacak bir şey de değil, ama bir anlayışım var ki olabilir, o da şu, edebiyat, güzelleme, estetik barındırıyor içeriğinde; ben bu düşlere kapıldığımı düşünüyorum, benim için anılar değil satırlar önemlidir, ne yazdığım değil, nasıl yazdığım önemlidir.

Yoksa her şey şu dünyada edebiyat olabilir ve oluyor da zaten... Düşüncem sözcükleri seçmek, örgülerle bezemek ve olabilirse de ilginç kılmak. İnsan bu meçhul, başarmışlığımda bilinmezliklerle süslüdür...

Scognomillo için mi toplanmıştık bilmiyorum veya o da mı vardı, bir kitap koltuğumun altında, şiirdi sanıyorum. Scognomillo neredeyse hiç ilgilenmedi, gariptir, o da şöyle düşünüyordur belki, şiir gibi yaşamdan kopuk soyutlamalar, kişiye özgü sanrılar, toplumu gerçekte pek ilgilendirmeyen oluntu ve olguları kaleme almaktansa, yaşama ilişkin, yalnızlığın ve derin bir yoksunluğun gittiği yollardan, duraklarda bir ömür bekleme, trenlerden düşme olasılığını, niçin pardon diyememenin, kendi yurdunda sürgün olmanın üzüncünü veya yolda bir şey yiyememenin, taşrada yaşadığı yerlerde, 'göz hakkı', ona da ver, dürtüsünün bir uzantısı olmasının; toplumu sıkı sıkıya ilgilendiren ve hem de toplumun tabanında yeri olması, yayılması gereken düşünceler ve bir anlatılar dizisi olarak karşılığını bulması  gerektiğini düşünüyor ve imgeleminde bu tür yapıntı ve oluntulara değer veriyor ve anlağı onlarla yoğruluyordu sanırım.

Son sözüm şu olsun ama bunların her toplumda, her dönemde, bitmeyen sancılar olduğunu ve üzerinde durmanın insanlık yüzümleri, sözümleri açısından gelip geçici şeyler ve  önemsiz konular olduğunu düşünüyordum ben, kendi kusur ve utançlarını dile getirmenin ağırlığı veya açığa vurmanın zorunluğu da bir engel miydi acaba  diye serzenişte bulunduğum oluyor bugün.

İki ayrı görüş ve iki ayrı çatışma!..

Scognomillo bu dünyadan ayrıldı, değerli insandı ama ben hala  bildiğimi okumak istiyorum, anlaşılmaz olmak ya da saçma sapan, bilim kurgu arayışında şiirler yazmak, olmayana ergi yöneylemiyle, olmayanı olmuş gibi gösterip derinlikler aramaya kalkışmak, benim için yaşamı anlatıp durmaktan çok daha önemli ve bağlayıcı şeyler ne yazık ki...

Çocukluktan gelen söylenceleri, söz sihirbazı, laf cambazı, anakronik düşler dünyasının masalları, mesellerini dinlemiş olmaklığın etkisi vardır belki bunda, insanın doğrudan kendini yazmasının utanç verici olduğunu düşünecek kadar hala yüzüm kızarıyor benim, aşmaya çalışıyor ve ipin ucunu da kaçırıyorumdur belki, çünkü ötekileri öğrenmiş olmalıydım ama bu yöntemi kimse öğretmedi ki, Scognomillo'nun uyarısından başka...

Herkes haklıdır bu dünyada, her ikimizin de çok daha karmaşık ve üzünç verici nedenleri de olabilir, belki ben yaşanmış onca gelgite karşın dünyasıyla barışık biriyimdir, belki Scognomillo yaşadığı dünyayı yarı cehennem bir sanrılar dünyası gibi algılayıp, her aksilik ve yoksunluk gösterisinde gerilimle dolan biriydi.

Korku filmlerinin, vazgeçilmez tutkusunun derinliklerinde belki bilemediğimiz nice gizleri vardır, böyle bir algı dünyasının insanıdır ve sanrılarıyla baş etmeye çalışıyordur belki de, bense her şeyi katlanılabilir bir öykü, dünyayı ılık geçer bir iklimler dizisi, mesellerle gülüp geçilen ve insanın kendini düşlerin, düşüncelerin hazzına bırakmasını doğru bulan biriyimdir. O belki de -daha doğrusu şu yeryüzü yaşamında-, gerçek Scognomillo belki benimdir, içkin kimliğinde beni taşıyordur da; Ben de belki bir Scognomillo'nun tasımlanmış dünyasında yaşıyorumdur, onun kendisiyimdir, bilinmez...

Ahsenciğm, ne anlatmak istediğimi kendim bile anlayamadıkça sözüm sürüp gider benim  ve ama doğrusu da beni benimle, Scognomillo'yu da melekleriyle baş başa bırakmaktır sanırım.

Güneş yükselmiş, ağaçların, ahşap köşklerin arasından geçen ışık sızıntıları, yolları, evleri gölgelere boğuyor, doğanın serinleten kokuları, giderek  ısınan havanın ağırlığında buharlaşarak uçup gidiyordu. Tek tük faytonlar nal sesleri arasında uzaklaşırken, köpekler yol kenarlarında durup geçenlere bakarak, yine nereye gittiği belirsiz bir koşturmaca içinde, sokak aralarına dalıyor, duvarlara çitlimler gibi tozlu, neferneler gibi yapayalnız işaretler vuruyor ve güneş Romalı bir ilah gibi,  avadanlıklarıyla  adanın  burçlarına doğru yükseliyordu...

Evlerimize dönmek için yol ayrımına gelirken, Ahsen'e her zamanki gibi bir şiir okuyayım dedim.

Yaşam da bir yinelemedir ne de olsa...

''Sinüs bahçelerinde geçirdiğimiz günler. Elektromanyetik ray topları. Ve orada; Güz sonunun rengârenk yağmurları. Savoke Company cadıları. Origami robotlar... Ve sonsuz Heartbleed çağları. Kendibeslek Başak yıldızı. Lorentz gücü. Ve Gökkuşağı Savaşçıları. Konvansiyonel akımlar yurdu. Klunder ve Velocitas eradico. Ve Mesih'in çocuklarına; Hızlıyım kaç uyarıları. Onu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim yalvarışları... Işık savaşları, Jack'ın manyetik rezonansı. Gün boyunca ekranda göründüğümüz gün! Kulakları sağır eden gümbürtü; Frekanslar ve boyutlar. Lenf hacimleri. Ve oralarda; Usların dışında;  Yükselen faz diyagramları. Ve bizden sonrakilerin eyer ve derisi!.. Ve uzaklarda ışıldayıp duran; Sonsuzluğun gölgesi. Tanrının tahtı ve ötesi! Genetik kombinasyonlar; Risperidone fetişi. Ve cuvier gagalı balinalar. Geo dataları. Denis Villeneuve. Urban çağları. Delirium trans; Ve maniheizmin; Yosunlu atlas halatı, haritaları. Ve yukarda;
En yukarda; Bütün görkemiyle dikilen; Friedrich Barbarossa! Ve aşağılarda Göksu deresi. Ve tözler anlamakta zorlandığımız şeyler. Formatif tümceler söylenceler lejendler.  Ve Kolombiya ve Tuncalar. Ve bourgeois downland. Ve kıyı boyunca sarin depoları. Uzay formasyonları. Ve coşkuyla koşarak yürüyenler. Ve öylesine uçuşan sinek. Ve kendi halinde yüzen destroyer. Ve uzay dolmuşları yelkenliler. Kahkahalar, çılgınca dönen balerin, havada! Ve ayaklar altında ve yamaçlarda; Sessizce dolaşan karınca!..''


Ahsen hiç çekinmedi, bunu şiir diye  okuduysan, bana hakaret sayarım, şiir yazacağım diye Esperanto öğrenmek zorunda mısın, adam gibi bir şey oku dedi. Ne istediğini anlamıştım, okudum...

'''Zeliha, Senin güzelliğin Mardrus'u çıldırtıyor. Ruhun nazarı, ak uyluklarına uyum sağlıyor. Duru göğüslerin İrem bağlarının zümrüt salkımıdır. Seni gören kalpler, göğüs kafesinde raks ediyor! Yokluğun gecesinde; kuğuların birleştiği gibi birleşeceğiz!.. Kâbe'nin meliki üzerine yemin ederim ki, güzelliğinin eşi yoktur. Böğrü narin incilerle süslü kısrak gibisin. Karanlık suların ay ışığı sana nazire yapıyor. Hicaz udu; dilinin musikisi yanında hiç kalır. Ey sağ eliyle küpeşteyi; Sol eliyle feraceyi tutan. Masumların kalplerini titretip; Hilkatine boyunlar uzatılan!.. Meleklerin biçtiği mehr ellerimi yakıyor. Senin boynunu saran kalpler kırılsın. Mazlumların ahından, gözpınarı kurusun. Senin teninin lezzetini göklerde duydu! Taberiye'de bedeviler, ceylan avına çıktı!..

Baldan tatlı pelüzeler sensin. Sen Marahil'i seversin. Uduma ikinci telde bir seyrek koma. Sen Mesrur'un kusurlarını bağışladın. Gökte ki kız kardeşler, dolunaylar gibisin. Ey gecenin kanatlarını, tan atımında uçuran. Doğunun örtüleri arasından ay yükseliyor. Gelinlik gibi çölü aydınlatıp, yüzünü gösteriyor. Sen Isfahan topraklarının kızıl nar çiçeğiydin. Kader senin için udunu çalıyor. Sen Harar'da büyüyen, kum zambağı Habeşî'mdin! Ey galiz düşmanlarımın elde ettiği utkular!.. Ve orada hiç bir şey yokken aşk vardı.  Hiç bir şey kalmadığında, aşk olacaktır dediğim! Ey makus talihim!.. Bir gün adam öldürdüm; Tanrım izin verdi. Bir gün hırsızlık yaptım; Tanrım izin verdi. Bir gün aşık oldum; İzin vermedi! dediğim. Ey Icaza'da; Kör bir dilenci gibi sevdiğim...''

Ahsen gözleri parlayarak, sen hiç böyle şeyler yaşadın mı dedi... Genelde dedim, insanlar yaşanmamışlıklara  duyduğu özlemi yazar.

Ama dedi hiç yaşanmamış bir şey nasıl özlenebilir ki...

Çok haklısın dedim, konuya ilişkin bir Yahova Menkıbesi anlatayım sana...

İki kadın, minicik  süt çocuğunu paylaşamamışlar, yalvaç kral Davut'a gelmişler haklıyı bilsin diye, ne var ki Davut'ta bir umar olamamış ve sonunda demiş ki, çocuğu ortadan ayıralım, ki yarısı senin, yarısı onun olsun. Kadınlardan biri, bir çığlık koparıp istemem demiş, çocuğu ona ver!.. Davut bunun üzerine çocuğu, çığlık atana vermiş. Çünkü hiç bir anne çocuğu bölünsün istemezmiş...

Bir bağlantı kuramadım dedi Ahsen!..

Ben de dedim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                 BÜYÜKADA MON AMOUR         BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ               *           ETHEL (Bir Büyükada Öykü...