5 Nisan 2017 Çarşamba
PRİNKOPYA
PRİNKOPYA
'Tanrı insanları yarattı, insanlarda köleliği.'
Öğle sıcağı, kuytulara, kovuklara dek öyle bir bitkinlik yayıyordu ki, hiç bir şey hareket etmiyordu sanki, vadi sessizliğe bürünmüş ve salt günahsızların doldurduğu, devinimsiz bir dünyaya dönmüş ve sonsuz bir durgunluk vardı artık sahnede!.. Kelebekler dallarda öylece duruyor, karıncalar tümseklerde, yarıklarda uyumuş, kuşlar putlardan da sessiz olmuş, bal sinekleri de kanatlarını oynatmaksızın, hiç kıpırdamaksızın, bir ölü gibi bekleşiyorlardı. Doğanın kutsanması ve güneşin gökyüzünde asılı kalmışlığının, yüzyıllardır yinelenen tapılası alışkanlığı, her zaman süregelen bir egemenlik ve mühürlenmiş bir geleneğin, bir tansımanın, geçip gitmesi bekleniyordu belki de... Bir seremoni, bir saygı duruşu ya da tanrının kendini acımasızca duyumsattığı bir dışavurum veya yakıcı bir uyarı ya da göklerden süzülerek gelen ayetlerin sessizlikle inişiydi belki de gölgelerin dinginliği... Doğa yaşama ara veriyor ve bir süre ölmüşlüğe özenerek bir anma duruşu sergiliyordu sanki, başlangıca, sıfırın mutlaklığına dönüyor, hiçliğe öykünüyor ve tanrısını taklit ediyordu belki de!.. Çünkü başlangıçta böyleydik biz, hiç bir hareket yoktu, yaşamın değerini bilin, onu sevin, tapının ve sakın anmayı unutmayın gibi bir taziye anıydı ortadaki ve değil sala, kutuplardan bir ses bile duyulamazdı artık, o an bir yasağa bürünüyor ve bir sessizliğe gömülüyordu her şey...
Güneş yavaşça açı değiştirdi ve ağır ağır devinerek, gökte bir milim kadar devrildi, sıfır açıdan kurtularak, hafifçe evrildi ve sanki totemler dünyasının saygı duruşu bitmişçesine yaşam birden ve başladığı yerden, tüm kıpırtısı ve hızıyla yeniden başladı. İşte o an; Talina'yla sessizlikte ve çok derinlerden gelen, uykulu ve ancak yaşama kulak kesilen canlıların duyabileceği bir tıpırtı ya da küçük çıldırtılar, minicik yer değiştirmeler arasında adayı dolaşıyorduk ki, adanın o meşhur ve gizemli koruluğu sanki birden uyanıp, karşımıza çıkıverdi...
Yukarılardan inerek, ağaçların arasından, taşlık, daracık bir yolun sonun da, bir çukurun başına, çıkmaz sokağı andıran bir yere gelmiştik. Deli Dumrul'dan biri yolumuzu kesmişti sanki. Kara bir delik, derin bir kovuk ya da camsız bir pencere gibi, boşluğa doğru sırıtıyordu çukur... Ne ki önünde, bir çalılık ya da bodur ağaçlardan bir demet, onun arkasını görmemizi engelliyor ve bu ona gizil, tuhaf bir hava veriyordu. Talina, önleyemediği bir merakla çukura doğru atladı, dalları eliyle iteledi ve bana bakarak, gel içeri girelim dedi. Yoksa dedim her sapiens gibi, sevişmeyi mi tasımlıyor içerde!.. Gerçekte insanlar, olmayacak şeyleri, olmayacak zamanda ve olmayacak yerde düşledikleri için diğer canlılardan kuvvetle ayrılırlar. Mobius döngüsü ya da Escher labirentleri gibi bir şey olmasın bu kovuk diye geçirdim içimden. Çünkü insanlar abartırlar ve olmayacak şeyleri, olmayacak zamanda, olmayacak biçimde düşledikleri için, türün öbür bireylerinden daha korkak, daha cesur ya da kahramandırlar.
Kara delik, yere paralel, boyumuzu aşmayan garip bir boşluğa benziyordu, eğilerek, öylesine içeri girdik, şöyle bir kolaçan edip geri çıkmaktı amacımız, çünkü düşler çakıştığında genelde yol değiştirirler!.. Duyumsuyordum. Bir soyutlama olan düş, hiç bir zaman bütünüyle, bir başka düşle eşdeğer olamaz, somutluk ve sonsuzlukta yaşanan eylemler ve sanılardır yalnızca paylaştıklarımız...
Dört nala giden düşlerimizin yerini, ışık hızında yer değiştirebilen merak duygusu almıştı ansızın. Tanrıyı arayışın öylesine adlandırılması, yüceltilmiş tansıkla karşılaşmanın, bir özleyişe dönüşen, bayağılaşmış ve uyumla örgünleşen kitlelere bahşedilmiş, simetrik ve sakınımsız bir düşünsel kozmolojiyle örtüşen, kafeini alınmış süslerle, dalgalar ve parçacıklarla yayılan bir macera duygusuydu artık aramızdaki...
Öteden beri düşünürüm, tanrı aldatıcı bir duygudur, gerçeklikte bir düşüncenin ürünü değildir, zorluk, zorbalık dışında tasımlanıp, düşünülemeyen tek şeydir tanrı... O korkularımızın baş tacı, katıksız bir soyutlama ve tehlike savar asasıdır ne yazık ki... Tanrı yaşamla yüzleşmenin acımasız fenomenine dönüştüğünde vardır, ötesinde yoktur bu yüzden. Tanrı nerede ve nasıl bir şeydir, hiç bir zaman düşlenemez ve ne kadar insan, canlı varsa şu acunda, o kadar tanrı vardır gerçekte ve her birimizin mitosu birbirinden o denli ayrıdır ki, eğer tanrı var olsaydı bile, sonsuz sayıda yüzü olan bir varlık olabilirdi ancak. Bundan ötürü, var olsaydı bile tanrı, ne insanlar onu tanıyabilir, ne de insanları o tanıyabilirdi, sonsuz bir çeşitliliğin bir tanımı yapılamaz ki... O yine de vardır ama, çünkü; yok olduğu sürece varlığı düşünülebilen, öne sürülebilen, bir kesinleme, bir dayanca ve bir aşkınlıkla, tutkuyla, varoluş ve bir adanış ya da kendini onda bulma ve bir bütünleşmeyle sürüp giden bir varsayımın, gölgelerine sarıldığımız, olmazsa olmaz, biricik olasılığıdır o evrenimizin...
Bir duyu, bir algı ve bir düşünceye dönüşebilen, bu kozmik heyula ya da nen gerçekte nerede barınmaktadır acaba ve her şey bir tanrı parçacığıysa eğer ve o yarattığına göre, onun her yerde olduğu ve her şeye gücünün yettiği varsayımı, katıksız bir gerçekliktir artık. Çünkü gücün ve tüm yaratılmışlığın kendisidir o; öyle ki kaldıramayacağı kadar bir kaya yaratsa da, yaratamasa da, kayanın kendisidir o, var ya da yok olanın sonsuzluktan gelip sonsuzluğa giden, kozmolojik düşlemi, varlığın bilinmeyenlerini hiçleyen, katlanılır ve sakinleştirici bir düşlemi ve usun çılgınlıklarını dizginleyen, uçurum ve doruklarını görmezleştiren, olağanlaştırıcı bir düşlemi ve olabildiğince arındıran bir rüzgar ve ruhları sakinleştiren, ululanmış, göksel bir süpürgedir o. Bu yüzden böyle bir yaklaşım geçersiz bir argümandır ne yazık ki ve tanrı bu yüzden yoktur, çünkü yaratılan, yaratansa eğer, yaratanda yaratılandır artık ve birbirini yoksayıp, varsayabilen bir töze dönüşmektedir her ikisi de, varsayan olması da, birinin saltık, tekil varlığına bir açım olarak ileri sürülemez, çünkü o ikicil bir nendir, çift olan bir şeyin gerçekliği bir diğeri midir açınıma göre; varlığı ve yokluğu bir kesinleme olarak ve aynı anda ileri sürülebileceği için; tanrı hem vardır ve hem de -kesinlikle- yoktur artık. Bu yüzden mi bilemem, kovukta tanrı birden önümüzde belirdi ve durdu... El parmaklarımıza dokunuyor gibiydi ama yalnızca kemiklerimize yapılan baskıyı duyumsuyorduk, yanağımızı okşuyor ama; yalnızca etimizin üzerinde dolanan bir esintinin özlemini duyuyorduk. 'Geçin' diye buyurduğunda geçtik, tanrı buydu işte, iri bir sınır taşı gibi, korkunç ya da gülümser bir bekçi, ama ileride bir kalabalıkla karşılaşacağımızı anlamıştık ve adanın o dillere destan Prinkopya'sına, o kendine özgü yaşamına tanık olacağımızı sezinliyorduk artık. Söylentiler hep vardı ama, bir gören olmamıştı bugüne dek. Ah işte More ve Platon ilerde duruyordu, neden bilmem, bekçinin ürettikleri dedim içimden, bir tansıma ve esriklikle, tanrıdan sonra, kalabalıklardan önceydi bulundukları yer. Talina, hayır şeytandan önce onlar diyerek düzeltti beni nedense; nasıl bilebiliyordu ki içimden geçenleri!..
Prinkopya'nın üyeleri olarak, ölümsüz yaşamlarını sürdürüyordu her türden varlıklar, tanrıyı da birebir görmüşlerdi işte ama; birileri çıkıp da, onu gördük, işte burada diye açıklamaları bugünün dünyasına ve bilişsel kozmolojisine uygun bulunmuyor ve katlanılmaz bir korku veriyordu henüz, düşünce yapımızın ve tinsel sınırlarımızın kabullenip, kaldıramayacağı şeyler, çağlar boyunca var olmuştu ne yazık ki. Tanrının varlığının, onun belli belirsiz olmasından, çok daha kötü sonuçlara yol açabileceğini ileri sürüyorlardı tapılası anlağımızda, içsel dünyamızda kopacak fırtınalar, ölümlerden ölüm beğenmemize yol açabilecek bir düşkünlüğe sürükleyebilirdi bizi. Bizi asıl öldürebilecek tek şey, salt düş kırıklığıdır dedi Talina, güldüm... Belirgin ve kozmik boyutları bir gizem ve düşlenebilir olmaktan çıkan her şey sıradanlaşır ve giderek terk edilir dedim Talina'ya, gücü ve işlevi değişmese bile diye ekledi bana bakarak. Bu doğru bir postulatsa eğer, bundan ötürü, bir düşünceden söz edilemez henüz ademoğlunda biçimli, bir yankı oluştu uzayıp giden yarıkta, kendini yadsıma yolunda esin veriyor tanrı hala dedim, gücünü kaotik varlığıyla sürdürüyor zaten o, ikilemler, çatışkılar ve sonsuz varsayımların karmaşası, yapıyı içinden çıkılmaz kılıyor, berkitip sağlamlaştırıyor.
Yapılanımlarına uygun, sözel profiller üretmektedirler onlar bu çağlarda ve peygamberlerinin, söz büyücülerinin, buyrukçu yol göstericilerinin, söylenceye dönüşeceği zamanlar yakındır bu nedenle, tanrının da bir oyuncak, bir düşünce jimnastiği olduğunu ileri süreceklerdir yakın çağlarda, üstelik tanrı ortaya çıkarak... Gerçek süreğenimizin adı babamızdır olsa olsa, özellikle bugün için, bu çağlarda, bir periyodun adıdır tanrı!..
İşte bu gün, burada, onlar tanrıyı buldular da oysa, karşılaştıkları tanrı, onların yani maymunsuların algı sınırlarının dışında ve o kadar öylesine, sıradan bir şeydi ki, arayışın sonucuna değil, bu konudaki yorgunluklarına ve bitip tükenmeyen çabalarına öncülük eden enerjilerine hayran kaldılar ne yazık ki, sonraları; enerji kaybının işlendiği varoş dershanelerinde, yıkıcı hipoteze örnek olarak, yüzyıllarca kitaplarında boy göstermiş, bir çıkışı imlemişti yalnızca, boş yere tanrıyı arayışları!..
Bir çığlık attı Talina, kara ağaçların arasından ortak dostlarımız Niko ve Jessica geliyordu işte... Bir Protopya'ydı burası gerçekte, ilkel bir ütopya, sonra Prinkopya dediler, çok sonra basic sanrıyı gördüler ve Dreamopya adını verdiler yaratılarına, Talina gülerek 'Dramopya' gerçekte burası dedi... Adalılar kendi düşlerine bel bağlıyorlardı belki ama; çok sakin görünüyordu bu düş ülkesi, geçiş ekonomisi diye bir ders okutuluyordu örneğin, ilgisizce bedenin gereksinimleri ölçülüyor, kimileri salt sebze ve meyve yetiştiriyor, sıvı veya katı gıdaya dönüştürülebilen şeyler, otantik yaşamı savunan bireyler, karmakarışık bir yaşam düzünümü özleyen ve uygulamak isteyenler için bir laboratuvar ve deney alanıydı burası görünürde, olabilecek düşlerin en ötesi bir yerde olsa bile, sıradanlıktan kurtulamaz insanoğlu dedi Talina, düşlerin tanrısı sürüyle heykellerin içinden Diyojen'i okşayarak. Kendisi kim bilir neredeydi. Diyojen dedim gerçek bir kurtarıcı, varacağımız yerin, içimizde bir yer olacağını biliyordu o, bu yüzden suyu avuçlarıyla içti, çünkü tas, ikinci bir zahmete yol açmaktan başka bir şey değildi. Saçmalıyorsun dedi Talina, ayaklarımız merdiven değildir!..
Burada, bir keresinde, keten suyunu özleyen bir organele, kısa sürede bulup getirmişlerdi, balık yağını andıran keten suyu, genlerde mutluluk hormonunu artırıyormuş savlayanlara göre. Ne ki, zaten kavgasız ve hiç tartışmasız, sinik ve ölümsüz bir yaşam sürüyorlardı burada ve Zevkler Bahçesi'ydi kolhozlarının adı. Bosch'tan esinlenmiş, bir tür cennet veya cehennemin versiyonuydu katakompları. Stelik yaşamlarda denebilir, tek uğraşları tanrının ötesinde; ne varın aranışı ya da kozmosun ölümcül gizi nedir gibi bir sorunsal görünüyordu. İyi tarafları bu sıradan yaşamın, kavganın, çatışmanın ve savaşların bağımlılık yaratan, tümünü sürklase eden cinnetinden uzak ve varlığa kast eden bir düşünselliği benimsemekten ve saldırgan içgüdünün genetik eylemlerinden kurtulmuş, uzaklaşmış olmalarıydı. Bu bile tanrının gereksinirliğinden, yokluğuna evrilebilmek için yeterli bir ulaşım dedim. Talina gene karıştı düşlerime, tanrıyla oyalanmak seni moronlaştırıyor, öncelik sırasında, düşlenebilir kavramlara geçebilmiş olmaklığını kutlarım, zahmet sırasında bacaklarımızdan kurtulmayı denesek daha iyi olmaz mı!..
Onlar kan içmeyi arayan alışkanlıklardan uzaklaşmışlar, bilinçaltlarında yer eden ölüm ve öldürme içgüdüsünden de kesinkes kaçınabiliyorlardı artık, unutmuşlardı daha doğrusu; konuşabilen bir ejderha ve hatırı sayılır, tırnaklı birer yaratık olduklarını... Düşlenebilir ütopyanın en iyisi bu olacaksa dedim, bir tür neandertal hala bunlar!..
Yüz yıllar önce, adrenalin geni çıkarılmıştı bu dünyevi boylardan, genlerle oynayabiliyor ve can sıkıntısını tarihin karanlıklarına gömüyorlardı artık. Ölümsüzlük, barış ve güzellik yaşamın naturası olmuştu, kan dökmenin yerini almıştı, alternatif, sonsuz uğraşılarının güzelliği, örneğin ölümsüzlüğün, sınırlı sonsuzluğun kendisi olduğunu anladıklarında, bunu çoğaltmanın ya da ortadan kaldırmanın anlamı olamayacağını sezmişlerdi ve tam aksine sınırın parçalanması yollarını arıyorlardı artık. Gerçek ölümsüzlük ve sonsuzluğu aramaktı amaçları, bir özlemdi belki de bu ve geçmişin, eskil ölümsüzlük kavramları gülünç geliyordu artık onlara...
Prinkopya, denizlerin ve gökyüzünün bilinmeyenleriyle pek ilgilenmiyordu gerçekte, onlar bilginin sonsuz ve öğrendikçe bilinmeyenlerin çoğaldığı bir labirent olduğunu anlamışlardı. Bilgi aritmetik bir hızla artıyordu evet ve her yanıt yeni ve sonsuz sayıda bir soru doğuruyordu ve her sorunun bir yanıtı vardı ama her yanıt yeni ve bilinmeyen, sonsuz sayıda soru ağları demekti. Bilinmeyen, geometrik bir hızla artıyordu, açılan her kapının karşısında; bir domino oyunu ya da bir matruşka bebek gibiydi evren, gizine ulaştıkça, yeni ve sonsuz sayıda bilinmeyenlerin, karanlık dehlizleri görünüyordu bir bir, sonunda bunun bir oyun olduğunu anladılar, sanal bir karadeliğin içinde dönen sonsuz akışta, dairevi geçmişler ve gelecekler sahneleniyordu gerçekte ve ama durdukları yerden bir adım bile uzaklaşamadıklarını anladıklarında, oyunu sonlandırdılar, tanrının kendilerini bulması ya da gerçeğin ve sözü edilen ötekilerin yanlarına gelmesini beklemeye başladılar, işte o zaman garip bir şey oldu, ölümler yeniden başladı ve kavga ve savaşa yeniden tutuşan kabile ve klanlar oluşmaya başladı. Hayatın ve ölümün amansız baskılarında cana kıyım, yaralama, uçurumdan atma ve kendi varlıklarına kast edebilecek et yeme alışkanlıkları yeniden görülmeye başladı. Döngü bu dedi Talina, olamaz dedim, tanrı biziz!..
Kısacası, onlar Yeni Dünyalarında, pragmatizmden başka hiç bir şeye yüz vermeyen, bir ideolojik sorunsalın kurbanı ya da sevdalısıydılar. Korunma ve gereksinimler, sağlıklı yaşam ve disipliner düzen amaçlanıyordu çoğun, ölümsüzlük, sevi ve zaman gibi klişe kavramların yarattığı piramitler ve gizil bilinmeyenlerin bezdirici zorlukları, gerilerde kalmıştı sonunda ama geçmişin ve geleceğin türeviydi yine de tüm olan bitenler.
Prinkopya'da bir türevdi sonuçta, örneğin tek bir kompüter vardı burada, herkes bir çip taşıyor ve oradan bağlanarak, sanal dünyalarında sonsuz, uçsuz bucaksız bir gezintiye çıkabiliyorlardı. Ekranları bir hologramdı ve gökyüzünün her köşesinde, diledikleri yere konumlandırabiliyorlardı, elbette bu ekranı ortakta kullanabiliyorlardı, ne büyük bir kolaylık...
Eski dünyamızda; Cengiz Han saklanacak yer bulamadığı için bütün korkularını unutmuş derler. Prinkopyalılar korku kavramını bilmiyorlardı, pek çok şey, salt sanaldı çünkü, esin ve lav volkanları, kral Aaron, su yılanı, suların sürüklediği Musa ve oksijen konsantratörü gibi cihazlar onlar için tümüyle sanal birer bilgi ağıydı ve ta baştan beri solumayı bırakmışlardı, kurtulmuşlardı solumaktan daha doğrusu, ama birer robotta değillerdi. Çünkü Prinkopyalılar hiç bir iş yapmıyordu gerçekte... Uzaydaki ütopyaların tümü ve Neptünsü yaşamlar bile ilkel sayılabiliyordu artık onlar için, çünkü bir sürü gereksiz ayrıntıyla boğuşuyorlardı, yer altı, yerüstü ve kayalık gezegenlerin uydusu sayılan yerlerde görülen diğer ütopyalar bile, onlar için bir ilgi veya bilgi kaynağı sayılabilecek düzeyde değillerdi ve salt bir yinelemeydi, her zamanki gibi umutla beslenen kötücül bir yineleme. Talina ilk kez gülümsedi ama alay ettiğini düşünmekten kendimi alamadım...
***
Korulukta girdiğimiz çukurdan, Aya Yorgi'nin arkasında kalan, tuhaf kayanın altındaki, taş oyuktan dışarı çıkmıştık. Herkes kayanın arkasındaki, eğreti taşlık yoldan çıkıp geldiğimizi sanmıştı, orada oturduk ve 'mare nostrum' Mermerler Denizi'ni seyre dalmışken, adalı dostlardan birine dilim sürçerek, az önce Prinkopya'dan geldiğimizi söyledim!.. Güldü. İnsanoğlu olanaksız gördüğü şeylere, imgeleminde hiç bir zaman yer vermez ve bu yüzden dizginsiz alışkanlıklarını ölesiye sürdürür. Bu yüzden ilkeliz biz. Her daim. Bu yüzden insanlık, 'Gübrede debelenir durur Argos gibi' diye düşünmedim değil. Adama ısrar etseydim eğer, bana deli gözüyle bakacağı kesindi...
Talina içine girdiğimiz koruluktaki 'Marsias Boğazı'ndan, o kadar etkilenmişti ki, tüm inançların, dinler, totemler, tapınaklar, ikonlar, kuleler, kubbeler, bilim-ilim dünyası, Satürn ve Gorgonların, gerçekte bizi doğru yola sürükleyen imajlar, imgeler, manipülasyonlar ve ağlarla dolu bir dolambaçlar yığını olduğunu belirterek; düşlere ve ütopyalarımıza kavuşmak için, doğru yolda olduğumuzu söyledi. Karşı çıktım, jenerik boyutunda olan her şey, filmin tüm bütünlüğünü gizlemeye yöneliktir dedim, bütün bu görselin ve ritüellerin gerçekte bizleri olması, erişilmesi gerekenden uzaklaştırdığını ileri sürdüm. Jenerik bir tadımlık bal, gerçek nektarı hiç bir zaman bulamıyoruz, bir oyalama ve gecikmedir şu insanlık. Bir anomali ne yazık ki...
Talina gülerek, her zaman aynı şeyleri söylüyorsun, bir düşmanlığın mı var senin insanlığa dedi!.. Dişlerimi alabildiğine göstererek sırıttım. Belli dedi!..
Biz bir kandırmaca ve bir oyun içindeyiz, örneğin gerçeklik sandığımız tüm yaşam sistemi, tümelde sanaldır bizim, yinelemenin yinelemesiyiz biz, sanal kabul ettiğimiz tüm yaşananlar ise, özlediğimiz salt gerçekliğe bir yaklaşımdır. Örneğin bizim tanrımız sanal, meleklerimiz sanal, kitaplarımız sanal, ama gerçekmiş gibi davranıyor ve öyle algılamakta da dur duraksız yol almaktayız. Bir oyunun içindeyiz oysa -Talina sıkıldığını belli edercesine oflayıp, pufladı bu arada-, tanrı gerçekte var ve onu aramıyoruz bile, öyle bir düşünce ve çabamız olmadığı için, varsayılan ve onun buyruklarını dile getiren bir kavramsala boyun eğmekte hiç bir beis görmüyoruz biz.
Tanrı neden kitap yazsın ki, düşüncelerimizi değiştiremez mi, ormanları keserek yazılmış buyrultular komik sayılamaz mı, olmuş gibi davranıyoruz biz her şeyde. Biz antigerçekliğe sığınmakta ısrar eden cromagnonların süreğeniyiz bence, bir tür yalan, felsefi tütsülerle uydurulmuş masallarımız var bizim, güdük ve cılız bir yaratık olduğumuzu kabulden kaçınıyoruz, kendimizden korkuyoruz ve yüzleşmektense tanrıya sığınarak süblimasyonu tercih ediyoruz ne yazık ki. Tanrıyı aramaya gücümüz yetmediği için, onu varmış gibi kabul ediyoruz ve sözde onun öngörüleriyle deviniyoruz, yalancı, sahte ve sanal bir tanrıyla yetiniyoruz biz, aramızda olan biri gerçekte o tanrı, çünkü birbirimizi öldürmeyi, yok etmeyi, süründürmeyi, acılar ve işkenceler bahşetmeyi, kurtuluşlar vaat ederek, olan biteni süslemeyi; onun sınavları olduğunu ileri sürerek meşrulaştırıyoruz ve kesinlemelere dönüştürerek bağışlıyor ve sunuyor ve sürdürüyor görünüyoruz artık gerçeklikte ve kitlelerin tanrısı aramızda oysa...
İşte 'evamiri eşare' böyle ferman olur mu, nasıl bir tanrı bu, tanrının bizlerden hiç bir farkı yok ki, olmakta olanın, -olmamakla- yer değiştirmesini istiyor, karşıtların birliğini gizleyerek ilerliyor, bu otoriter ve kana susamış toplumların hezeyanlarıdır öteden beri, paralel zıtlıkların doğruyu değiştirdiği nerede görülmüş, pekiştirmiş yalnızca, yazık değil mi, gerçek tanrıyı aramaya başladığımız ve bulduğumuzda tinsel ölümsüzlüğü ve sonsuz barışı da belki bulmuş olacağız biz. Geçmişimizi cezalandıramayız bu yüzden belki. Çünkü ceza ilkel ve barbar tanrılarımızın yarattığı toplumların bir anomalisiydi...
Düşüncenin ve sözcüklerin sonunu getirmek için bir öykü yazdığımızı düşünelim, her ikisinin de bir sonun arayışında ve onun özlemini çektiğimizde, tam aksine çoğaldıklarını, ürediklerini göreceğiz, düşünce ve sözcükler bedenimizi yiyip bitiren tümöre dönüşmüşler ve dizginsizler, bu da bizi yoldan çıkarıyor, böyle bir şeye kalkışan insan türü sonunda canına kıyacaktır kederinden. Çünkü hiç bir şeyi sonlandıramayacak bir uygarlık biçimi ve bir yaşam 'sistemamız' var bizim, kutsallarımız ve kitaplarımız, keder ve acılarımızı çoğaltmaktan başka bir şeye yaramayacaktır bu yüzden, sözcükler, kendilerini çoğaltmaya yarar canavarlardır, onların eline tutsak düşmüşüz. Sürekli sözcük sızdıran ve gaz kaçağı olan bir silindir gibi dünyamız ve cehennem, sözcüklerin cehenneminde, yanıp kavrulan yalnızca bizleriz ne yazık ki...
İşte bizim tanrılarımız hep ulaşılmazlığı öngörmüş, erişilmezliği kutsamış, niçin, sonlu yaşam ve zorunlu bitişi kanıksamamız için, dikey limitin içinde, ölüm ve öldürmenin kanıksanışı ve birer kan kasabıdır yarattığımız tanrılar, uygarlık biçimimizi değiştirmeyi başardığımızda, bu tanrılar geçmişin putları ve Uranusları gibi tarihin karanlığına karışacaktır sanıyorum, uçurumlardan atılarak unutulacaklardır, son yortumuz ve ilkel dürtülerimiz bu ritüel olacaktır bizim, bilin ki, bir zaman sonranın mitolojisi, bugünün motor gümbürtüsüyle, roket böğürtüsüyle ayın karanlık yüzünü gören hemcinslerimiz olacaktır ne yazık ki...
CRSPRKHGNMQWRTYFDGÇJLVBXZ adını verdiğimiz gen düzenleme cihazını tam kapasiteyle çalıştırabildiğimizde, bütün barbar alışkanlıklarımızı yitireceğiz, etsevicilik bitecek, sıvılara olan tutkularımız sona erecek ve uygarlığımız bir nebze olsun ilerleyecektir, öncesi bir deneydi ve çok zamanımızı aldı, basic ama kötücül şeylerdi olan biten. Bir gün felsefe öğretmenimiz, eli cebinde derse gelmişti ve bilin bakalım avcumda ne var dedi, yaşamımız için çok önemli, bilene onu armağan edeceğim, hepimiz düşünce var diye bağırdık. Çünkü düşünemediğimiz de yaşayamayacağımızı sanıyorduk, hayır dedi. Kitap dedi biri, gene hayır dedi. En arka sıradan biri -hava- dedi, öğretmen bir kahkaha attı ve evet bildin dedi. Bu kadar basit, doğruydu bu. Çünkü hava olmasaydı yaşam olmayacaktı ki, solumak. Bir havayız biz!..
Japonlar konuşurken karşısındakinin gözlerine bakmayı saygısızlık sayarlarmış, çünkü suçlamak anlamına gelirmiş bakmak, karşıdaki kişiye. İlginç, yaşama hakkı gibisi yok, özgürce solumaktır yaşamak gerçeklikte... Presbit'eryeniz biz, her ikisi de. Palindromik aralıkların virüsü, metalik hidrojenin özlemcileri, sıvı yemekler, gaz kaçakları, azottan ekmekler, volfram nektarı ve Kenan ili kurbanları gibi... Biz belki de güneş sisteminde diğer gezegenlerin ya da güneşin uydusuyuzdur, onlarda kimlerin tutsağıdır bilebiliyor muyuz, ayrımında olmadığımız kim bilir neler var, bilisizliğimizdir bizim bildiklerimiz, güneşin içindeki bir uygarlığın ham maddesi; belki de bir düşünce deneyiyiz biz, kobaylarızdır belki de, nasıl bilebiliriz ki, ama görüntülerimiz tekin değil, fareler gibi tuzaklara atılmakla ömür geçirdiğimiz savlanabilir...
Süt yolunun Orion koluyla, yay yolunun arasında, gökadadaki en parlak yıldızlardan biri olan Eta Karina vardır, dıştaki ana kol olan Perseus ve Avcı'nın uzaklarındaki Beygir Bulutsusu gerçekte bir yıldız fabrikasıdır. Andromeda vardır, akkor gazlar ve bir alkol denizi olan uydular, dünyayı kaplayabilirler. Görünür ışık neyse, karanlıkta görünmeyen bir ışıktır gerçekte, disk yıldızlar, taç yıldızlar vardır, soğuk, turuncu yıldızlar ve öte gezegenler, birer su tacı olan, düşünüldüğünde kendimizi aştığımızı söyleyebiliriz ama evren bir kitapsa, bir virgül bile değiliz biz, bunu anlayabilmeliyiz.
'Bir gün, paramparça organları, deşilmiş bağırsaklarıyla son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takım yıldızların altında bir başına dolanıp dururken; bir deri bir kemik kalmış, çılgınlaşmış son insan... Uçsuz bucaksız mezarların, dev beton blokların, soğuk putların ve ıssız kentlerin arasında yalnız başına bir küfr gibi dolanırken, şu korkunç soruyu soracaktır; Neden?..'
Bu tür apokaliptik metinlerin senare ediliyor olmasının yararlı olduğunu söylerler, çünkü özgürlüğümüz için önlem alınmasını salık veren manifestolar gibidir onlar, sanat ya da yaşam bir delilikse eğer binip gideceğimiz şey, ütopyalardaki gibi güneş gemileri olmalıdır diye düşünebiliyorum artık... Şu anda okumakta olduğunuz bu dizimlerin, siz onları okumadan önce yazılmış olması gerekmez mi ama onlar yazılmadan önce çoktan okunmuştu. Sonuçlar nedenlerden öncedir, çünkü nedenleri biz uyduruyoruz. Big bang sonrasında insan ortaya çıktı ve nedenini buldu evrenin; Tanrı!.. Oysa sonuç nedenden çok önce gerçekleşmişti!.. Neden bir yinelemeydi. Tüm gerçeklikler bir sonuçtur. Evren hakkında bildiklerimizin, nedenin (bu dizimlerin yazılması) bir sonuçtan (bu dizimlerin okunması) daha önce geldiğini ileri sürdüğümüzde, yapılması gerekenler açıkça anlaşılır ve güvenli bir varsayım gibi görünebilirlerdi bizim dünyamızda, oysa bu korkularımızın ve güvensizliğimizin dışavurumudur, evren nedenselliğini sonuçta görüyor ancak, elementer dünyamızda olan, olması gerekenden, yani düşünülenden ve nedensellikten önceliklidir hep... Çünkü nedensellik aransaydı evren yapılanabilir miydi, sonuç nedenin kendisidir evrende...
Son yıllarda, atom altı parçacıkların krallığında, neler olduğuna ilişkin bilgilerimiz genişliyor, araştırmacılar doğru gibi görünen şeylerin ve bazı durumlarda daha çok sezgisel olarak, doğru olarak kabullendiğimiz şeylerin, daima öyle olmadığı gerçeğiyle yüzleştiler. Örneğin, süperpozisyon denen kavramı ele alalım. Schrödinger’in Kedisi örneğinde betimlendiği üzere, kuantum süperpozisyon, parçacıkların eşzamanlı olarak, iki veya daha fazla durumda bulunabildiği veya aynı anda iki farklı konumda olabildiği olgusudur. Bu neden ve sonuç kavramının parçalanmasıdır. Tuhaflık burada bitmiyor. Geçtiğimiz yıllarda, fizikçiler, süperpozisyonun nedenselliğe aykırılık taşıdığını da buldular; olayların nedensel sıraları da süperpozisyon halinde olabiliyor, diğer bir deyişle, tıpkı parçacıkların konumları gibi, olayların sıraları da “belirsiz” olabiliyor, sonuç nedenselliğin önüne geçebiliyor. Çünkü bir kötülük halinde nöronlar ne yapacağına çoktan karar vermiştir ve o kötülük olmadan gerçekleşmektedir durmaksızın. Küçük, büyükten daha büyüktür, çünkü göktaşı veya tozsu evren onu yaratan parçacıktan doğallıkla daha küçük ya da daha küçük olmak zorunluğunu taşımaktadır. Yaratılan, kendi asal varlığının üstüne çıkabilir mi, bir türevdir o ve kavramsallıkta bir parçadır ne yazık ki ve her şey bir inakla, değişkesiz bir kavramsallık ve batıl bir sonsuzlukla sarıp sarmalanacaktır sonuçta, bilgi bilisizliktir. Bir inaksın sen dedi Talina, gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde sarıldı bana...
Talina; alın yazısının gerçekliğine vardın dedi sonunda. Alın yazısı nedensellik işlevidir dedim bizim yargılarımızda, son başlangıçtan öncedir oysa, ama ondan önce bir şey daha olması gerekiyor ve ondan önce de bir şey daha. İşte onu bilemiyoruz, öyleyse uvertür, ara geçişler, gerçeğin müziğine yaklaşırken çalan şeylerdir.
Prinkopya gerçek olduğunda onu anlayacağız!..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
BÜYÜKADA MON AMOUR BÜYÜKADA ÖYKÜLERİ * ETHEL (Bir Büyükada Öykü...
-
I Yılını anımsamıyorum ama beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaşmışlardı, deniz sandalın ...
-
Alo, 'Her Sey Satilik Com'dan ulaştık size, bağımsızlığına düşkün, tek katlı, deli dolu ve bayraklı, üç kuruş masrafı yok diye...
-
'Dünyada her şey günün birinde bir kitap olmak için vardır' diyor Mallarme, öykü sanatı dünyamızın gayri resmi tarihi ve onu...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder